18 Ekim Çarşamba 2017 / 28 Muharrem 1439

İslam’da İyilik Tasavvuru

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 5)
Loading...
iyilik5.jpg

Varlığı anlamlı kılan değerler sisteminin nadide halkalarından biri olan iyilik, insanın benliğini süsleyen, ruhunu arındıran ve davranışlarını güzelleştiren niteliğiyle önce onu yaratılmışların en seçkini hâline getirir, sonra da toplumların insan onurunu merkeze alan erdemli bir hayat inşa edebilmelerini sağlar. Bu anlamda iyilik, zihin, inanç, duygu ve davranışların tamamını kuşatan bir bütün olarak insan ve toplum hayatının katmanlarını şekillendiren özdür, mayadır.

“Hayır”, “ihsan” ve “ikram” gibi ifadelerle dilimizde yer bulan iyilik, insanın iyiye, güzele ve doğruya öncelik veren yönünü ifade eden fıtratıyla ilişkilidir. Kur’an-ı Kerim, inancı, değerleri, ahlaki yapısı ve manevi varlığıyla iyilik sahibi insanları “salih”, “muhsin”, “sadık” gibi isimlerle zikrederken, Allah’ın verdiği maddi imkânları ihtiyaç sahipleriyle paylaşanları “infakta bulunan”, “sadaka veren” gibi vasıflarla anmıştır.

İyilik denildiğinde akla ilk gelen kavramlardan birisi olan “sadaka” ise sıklıkla maddi bir alana hapsedilerek anlaşıldığına şahit olduğumuz engin bir mefhumdur. Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in en sık kullandığı kavramlardan biri olan sadaka, “sıdk” kökünden gelir ve doğruluğumuzun, dürüstlüğümüzün, samimiyetimizin ve Yaratan’a karşı sadakatimizin davranışlarımıza aksetmesi anlamını taşır. Dolayısıyla iyilik, bir yönüyle Allah’a sadakatin belirtisi, diğer yönüyle ona güçlü bir şekilde bağlanmanın gereği, bir başka yönüyle de birbirine bağlı, birlik ve dirlik içindeki sadıklardan oluşan ümmetin ihtiyacıdır.

İslam dininin iyilik anlayışı, insanın her türlü niyet, istek, söz ve davranışında kendini bulabilen, maddi imkânlarla yahut bedensel güç ve kabiliyetlerle sınırlanamayan, geniş bir evrene sahiptir. En özlü anlamıyla dinin varlık nedeni, insanlığı iyiye ve iyiliğe davettir. Müslüman’ın temel görevi ise hayatın tamamını bir iyilik alanı olarak görmek ve insanları iyilik yolculuğuna seferber etmektir. Hz. Peygamber’in “Her iyilik sadakadır.” hadis-i şerifini ve Kur’an-ı Kerim’in “Aranızda insanları iyiliğe davet eden, onlara iyiliği emreden ve onları çirkinliklerden uzaklaştıran bir topluluk bulunsun.” emrini bu doğrultuda yorumlamak yerinde olacaktır. Dolayısıyla iyilik, farklı şekil ve renklerde de olsa Müslüman’ın hayatında daima var olması beklenen bir olgudur. Şimdi iyiliğin anlam dünyasına dair farklı açılımlara kısaca değinelim.

İYİLİK HAYIRDA YARIŞMAKTIR

Varlık dünyasına geldiğinden beri insanoğlunun hikâyesi, iki yoldan birinde olmakla ilgilidir: Şükredenlerin yolunda ya da kadir kıymet bilmezlerin yolunda. Cenab-ı Hak buyurur ki, “İnsanı (ömür boyu yürüyeceği) bir yola koyduk. O, bu yolu şükrederek veya nankörlük ederek yürür.” Kendisine iyilik ve erdem yolunu seçenler, “iyilik yarışına girip bu konuda öncülük ederler.”

Allah (c.c.) iyilik için yola revan olanları bir yandan, “Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın!” diye teşvik ederken, diğer yandan da daima dua makamında kalıp; “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Senin kudretin her şeyden yücedir.” yakarışıyla iyiliği tevazu içinde arzulamayı onlara öğretir.

İyilik yolcusu, Allah’a ait olup da emaneten kendisine teslim edilen mülkü, fakirin, yetimin, dulun ve yoksulun tebessümüne vesile kılmakla, mülkün gerçek sahibine şükrünü eda etmenin huzurunu yaşar. İhtiyaç duyduğu hâlde yardım isteyemediği için ezilen, incinen, horlanan gariplerin sofrasına aş sunmak, onun için sadece varlığın sahibine hamd etmektir. Çünkü iyilik yolcusu, “yaptığı her iyiliği Allah’ın en güzel şekilde bildiğini” idrak eder, bu idrakle umut ve huzur bulur.

Hayırda yarışmaya, iyilikte öncü olmaya niyetlenen yolcu bilir ki, kalb-i selim ile ortaya konan her amel, hatta fiiliyata geçirilememiş iyi niyet dahi sevaba medardır. Yeter ki yüreği iyilik için çarpsın! Darlık ya da bolluk, azlık ya da çokluk, açlık ya da tokluk… Her hâlükârda hayat onun için hayır pınarıdır. Bu durumu Efendimiz (s.a.s.) şöyle anlatır: “Müminin işi ne hoş! Onun bütün işleri hayırlı ve kazançlıdır. Bu duruma müminden başka hiç kimsede rastlanmaz. Mümin bir nimete nail olduğunda şükrederse, bu onun için hayır olur. Darlık ve sıkıntıya düştüğünde sabrederse, bu da onu için hayır olur.”

İYİLİK SINANMAKTIR

Allah, sahip olduğu erdemleri fark edebilmesi için insana okumayı emretmiş, ilk Kur’an ayetinde ona yaratılışını hatırlatmış, ardından da mutlak anlamda ikram ve kerem sahibinin kendisi olduğunu vurgulamıştır. Okumayı ve anlamayı öğrendikten sonra insan, hayatı boyunca Allah’ın kendisine en büyük ikramı olan aklını ve kalbini iyi ya da kötü olma yolunda kullanır. Bu zihinsel ve duygusal çabanın insan ve toplum hayatına yansıyan tarafı ise insanın kerem sahibi Allah (c.c.) tarafından bahşedilen maddi imkânları ve bedensel yeterlikleri iyilik yolunca kullanmak ya da bencilce tüketmek konusunda sınanmasıdır. “Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak iyi ameller ise Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.” “Mallarınız ve çocuklarınız imtihandır. Allah katında ise büyük mükâfat vardır.”

İmtihan; arınmak, durulmak, kirlerinden kurtulmak, şeffaf ve berrak hâle gelmektir. Altın veya gümüş gibi kıymetli madenleri tortularından ayırmak için yapılan arıtma işlemine “fitne/imtihan” denir. Allah (c.c.) sergiledikleri iyilik örnekleri aracılığıyla mümin kullarını arındırır, temizler, hakikati ve varlığı idrak etmelerine engel olan kir ve tortuları kalplerinden uzaklaştırır. İyilik yolcuları, “Allah’ın, gönüllerini takvaya elverişli hâle getirdiği” kimselerdir. Benzer bir hâli en önemli iyilik araçlarından olan zekât ve sadakanın mallarımızı ve benliğimizi arındırmasıyla ilgili ayette de görmek mümkündür: “Ey Peygamber, onların mallarından onları temizleyen ve arındıran sadakayı al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için rahmet ve vakar vesilesidir.”
Kendisini tanrılaştıran insan için iyilik bir hayati bir önem taşımadığı gibi “imtihan”ın karşılığı da yoktur. Kendini her şeyin maliki ve sahibi kabul eden bu karakter, sadece çağımız insanında somutlaşmış da değildir. Kur’an’ın bizlere aktardığı geçmiş toplum olaylarına bakıldığında, insanın kendisini merkeze aldığı, başkalarının mahrumiyetlerini giderme çabasını lüzumsuz gördüğü ve kendi refahını hayatın odağı hâline getirdiği zamanların daima yaşandığı görülecektir. Kur’an, insanın iyilik imtihanını kaybettiği ve paylaşma duygusu yerine bencilliği koyduğu dönemlerin nasıl felaketlerle anıldığını çarpıcı şekilde bizlere anlatırken, çağımızın içinde boğulmaya yüz tuttuğu vurdumduymazlık ve iyilik yoksunluğuna karşı da bizleri uyarmaktadır: “Örttüğünde geceye, aydınlattığında gündüze, Allah’ın erkeği ve kadını yaratmasına yemin olsun ki, davranışlarınız farklı farklıdır. Kim iyilikte bulunur, takva sahibi olur ve iyiliğe sadık kalırsa, ona iyiliği ve cenneti kolaylaştırırız. Kim de cimrilik yapar, kendini üstün görür ve iyi olanı inkar ederse, ona da zorluğu ve cehennemi kolaylaştırırız.”

İYİLİK SAMİMİYETTİR

İyilikle imtihan veya iyiliğin imtihanı aynı zamanda iyilik yapmış olma hâlinin getirdiği mutluluğu kontrol altında tutmayı gerekli kılar. Riya, üstünlük taslama, ihtiyaç sahibini hor görme, başa kakma, bilinsin ve duyulsun diye iyilikte bulunma gibi hâlleri iyilik ahlakı kabul etmez. Veren elin alan elden üstünlüğü, muhtaca yardımcı olan kişinin aynı zamanda tevazu ve şükür ile kuşanmasındadır. O, iyilikte bulunduğu insanı kendisi için bir rahmet vesilesi olarak görür; hayır ve ikramın ardından sözle bile karşılık beklemenin infak ahlakına aykırı olduğunu bilir.

İyilik yaptığı kişiyi kendi canı gibi bilmelidir gerçek iyilik sahibi. Kendini onun yerine koyabilmeli, ona samimi davranmalı, hoşa giden, güzel ve kıymetli varlıklarını iyilik yolunda kullanmalıdır. “Sevdiğiniz şeylerden paylaşmadıkça iyiliğe eremezsiniz.”, “Onlar, sevdikleri yiyeceklerden yoksullara, yetimlere ve esirlere ikram eder, bizler sadece Allah’ın rızası için sizlere ikramda bulunuyoruz, kesinlikle bir karşılık yahut teşekkür beklentisi içinde değiliz derler.” âyet-i kerimeleri, iyiliğin gönülsüz yapılan bir davranıştan ziyade muhabbet ve samimiyetle güzelleşen bir tutum ve anlayış biçimi olması gerektiğini hatırlatır.

İçtenlikle yapılan iyilik sadece iyilik göreni değil, aynı zamanda iyilikte bulunanı da samimiyetin huzur, rahmet ve eman iklimine erdirir. Gösteriş ve riyanın kirlerine boğulmuş iyilikler ise maddi ve manevi anlamda hiçlik, korku, yokluk ve derin bir pişmanlıktır. “Mallarını Allah yolunda paylaştıktan sonra başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Güzel söz ve bağışlama, peşi sıra gönül kırgınlığı olan sadakadan daha hayırlıdır. Allah kimseye ihtiyaç duymaz, halimdir. Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Bu tür kimseler kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.”

İYİLİK, KARDEŞLİK VE PAYLAŞMADIR

Sahip olduğu mal ve imkânları hiç durmadan artırmak, çok daha fazlasını elde etmek için çabalamak, elde ettikleriyle övünmek ve paylaşmaksızın biriktirmek insanı bencilleştirerek toplumun dışına iten hastalıklardandır. İnsanoğlu, Peygamber Efendimizin ifadesiyle, “tevazu gösterdikçe yücelir, verdikçe berekete erişir.” Bencilliği ve cimriliği toplumun birbiriyle kurması gereken sıcak ilişkilere engel olarak gören Kerîm Kitabımız da ensârın muhacirlere sunduğu, paylaşarak iyiliğe erme ahlakını bizlere örnek vermektedir: “Onlar, kendi ihtiyaçları bulunmasına karşın, muhtaç kimseleri kendilerine tercih ederler. Her kim bencillik ve cimrilikten kaçınırsa, işte onlardır kurtulanlar.”

İyilik ve paylaşmak kardeşliği ve samimiyeti inşa ederken; bencillik ve cimrilik zulmü, adaletsizliği, çatışma ve savaşı besler. Hazzını hayatın odağı haline getiren insan, esasen sadece bulunduğu toplumu imha edip parçalamakla kalmaz, aynı zamanda kendi fıtratını da bencilliğin karanlığında zulme uğratır. Sevgili Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurur: “Zulümden sakının. Çünkü zulüm, kıyamet gününde karanlık üstüne karanlıktır. Cimrilikten sakının. Çünkü bencilik ve cimrilik sizden öncelileri helak etti, birbirlerinin kanlarını dökmeye sevk etti, birbirlerinin hukukunu ihlal ettiler.”

Peygamberimiz (s.a.s.) ve onun sevgili arkadaşları, birbirini katleden, hukuk tanımayan, zulmü sıradanlaştıran, ekmeğin ve aşın sadece varlıklı kimselerin arasında dönüp durduğu, kısacası her karesine kötülüğün damgasını vurduğu cahiliye çağını, birbirine muhabbet ve merhamet duygularıyla davranan, öldürmek yerine yaşatmayı tercih eden, adaleti ve hakkaniyeti yaymak için mücadele eden, ekmeği ve aşı komşusu için önceleyen bir iyilik çağına, saadet asrına dönüştürdüler. Ashab-ı kiramın her biri, iyilikte, ikramda ve paylaşmada insanlara öncü oldular. Sahabe hayatına dair eserler onların kardeşlik, cömertlik, fedakârlık ve iyilik hikâyeleriyle süslendi.

İYİLİK YAŞAMAK VE YAŞATMAKTIR

Belirli bir zamana ve mekâna sığdırılmış insan hayatı, belirlenen vaktin gelmesiyle sona erer. İyilik, insanı ölümün yokluk olduğu duygusundan kurtaran ve bedenin ölmesinden sonra bile feyzin ve bereketin yaşamasını sağlayan muazzam bir imkândır. İslam medeniyetinin yapı taşlarından biri olan vakıf kültürünü, kalıcı iyilik anlayışına ve insanın ölümünden sonra da iyilikleriyle yaşamasına en iyi örnek olarak göstermek mümkündür. Sevgili Peygamberimiz bu kalıcılığı anlatırken; “İnsan öldüğü zaman amel defteri kapanır ancak şu üç durumda (kişinin) defteri kapanmaz: Hayrı devam eden kalıcı bir sadaka (vakıf), kendisinden istifade edilen ilim ve kendisine dua eden salih bir evlat.” buyurmuşlardır.

İslam âlimleri iyiliğe öncülük edenlerin, hayır ve sıdk yolunda attıkları adımların levh-i mahfuzda kalıcı şekilde kaydedileceğini ve iyilik öncülerinin, açtıkları yolda yürüyen başka insanların sevabından da nasip alacaklarını düşünürler. “Ölüleri biz diriltiriz. İnsanların (yaşamları sırasında) yaptıklarını ve geride bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta kaydettik.” ayetini yorumlayan Kur’an âlimleri; insanın yaşadığı hayat boyunca iyilik ve güzellik yolunda attığı adımların geride iz bırakacağını ve bu izlerin yazılacağını ifade etmişlerdir.

Medine’de Mescid-i Nebevi’den uzak bir mahallede yaşayan Seleme oğulları, evlerini mescide yakın bir yere taşımak isteyince Sevgili Peygamberimiz, “Bulunduğunuz yerden taşınmayın. Oradan mescide gelinceye kadar attığınız adımları hesaba katmaz mısınız ey Seleme oğulları!” buyurmuşlardır. Müfessir İbn Kesîr, bu ayeti izah ederken, Sevgili Peygamberimizin şu hadis-i şeriflerini ayetin anlamını bütünleyici olarak rivayet etmiştir: “Her kim, İslâm dini içerisinde güzel bir yol, gelenek başlatırsa, o kimseye yaptığı işin mükâfatı ve peşi sıra aynı iyiliği sürdürenlerin ecri vardır. Üstelik o yolu sürdürenlerin sevaplarından herhangi bir eksilme de olmaz.”.

İyilik yolunu seçenler, yaptıkları maddi ve manevi iyilik yatırımlarıyla hem kendi hayatlarını ve yaşadıkları toplumların düzenini inşa ve ihya eder hem de peşleri sıra yaşayan insanları ve toplumları hayata bağlarlar. İyiliği gelenekselleştirerek nesillere miras bırakanlar, insanlığın yarınına da hayat verirler. Her insan öldükten sonra da yaşamayı ve iyilikle insanlığı yaşatmayı hedeflemeli ve insan, “yarın için neler biriktirdiğine bakmalıdır.”

Sevgili Peygamberimiz ve onun seçkin arkadaşları, sahip oldukları kıt imkânlara rağmen iyilik yolculuğuna öncülük ettiler. Resûl-i Ekrem, Medine’deki bazı arazilerinden başka Fedek ve Hayber hisselerinin bir kısmını da kalıcı sadaka hâline getirmişti. Hz. Ömer, Hayber’deki değerli bir arazisini Resûl-i Ekrem’in, “aslını alıkoy, geliriyle iyilik yap” yolundaki tavsiyesine uyup ihtiyaç sahiplerine bağışlamış, Hz. Osman ve Hz. Ali satın aldıkları su kuyusu ve kaynağını ihtiyaç sahiplerine tahsis etmişti. Diğer sahâbîler de ev ve arsa gibi mülklerini vakıf hâline getirmişlerdi. Câbir b. Abdullah, muhacir ve ensardan mal sahibi olup da vakıf yapmamış bir kimseyi bilmediğini ifade etmiştir.

İYİLİK BEREKETTİR

İyilik yolculuğu, birbirinin yüzüne bakarken esenliği ve bereketi dileyenleri mübarek yolculuğudur. Mümin, tanıdığı yahut tanımadığı insanlarla karşılaştığında onlara selam ve bereket dilemekle her gün başlar iyilik yolculuğuna. İyiliğin etrafında oluşan atmosfer, bir yanıyla insanın gönül dünyasına sekinet, refah ve genişlik sunarken diğer yönüyle de insanın sıhhatini, maddi imkânlarını, elde ettiklerini, paylaştıklarını ve iyilik uğrunda harcadıklarını artırır, değerli kılar.

İnsanlığın vazgeçilmez değerlerinden olan hak ve adalet yerine maddiyat ve menfaati koyan, haklı olanın üstünlüğü yerine üstünlerin haklılığı temelinde şekillenen çağımız insanı, paylaşmanın ve infakın meydana getireceği bereketi hayatından ne kadar da uzaklaştırmıştır! Oysa iyi insan olmak ve iyilikte yarışmak üzerine kurulu İslam medeniyeti, iyilik uğruna elden çıkarılanları eksilme olarak kabul etmez. İnfak etmek matematiksel olarak elden bir şeylerin çıkması anlamına gelse de hakikatte gönle, kalbe, aileye, yuvaya ve topluma nice bereket tohumları saçar: “Mallarını Allah yolunda harcayanların, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” Resûl-i Ekrem (s.a.s.) ise iyiliğin bereket kapılarını açtığını şöyle anlatır: “Kim helal kazancından bir hurma miktarı sadaka verirse -ki Allah sadece helal olanı kabul eder- Allah o sadakayı büyük bir hoşnutlukla kabul eder. Sonra onu sahibi için, sizden birinizin tayını yetiştirdiği gibi (özenle) dağ gibi olana kadar büyütür, bereketlendirir. Öyle ki lokma büyüklüğündeki bir sadakanın sevabı Uhut Dağı kadar oluverir.”

İyilik aynı zamanda Allah’a derinden şükretmenin yollarından biridir demiştik. Allah’ın bizlere emanet ettiklerine şükrettikçe O da bereketini bollaştırır. Şükrettikçe çoğalan nimet, paylaştıkça ve bölüştükçe insana yaşama sevinci aşılar. Her günün sabahında melekler, iyiliği paylaşanlar için hayır ve bereket duasında bulunur. Şüphesiz Allah hiç kimseye zerre kadar zulmetmez. Çok küçük de olsa yapılan iyiliğin sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük mükâfatlar bahşeder.

İYİLİK ARINMADIR

Günlük hayatın meşgaleleriyle bedensel olarak tükenen, zihinsel ve duygusal olarak keşmekeş yaşayan insan, vaktin duraklarında durmaya, dinlenmeye, arınmaya, kendisini yeniden inşa etmeye ihtiyaç duyar. İyilik, anın ve mekânın içinde kaybolmakla yüz yüze kalan benliklerimize dokunarak bizlere eşref-i mahlûkat olduğumuzu hatırlatır. Bizleri onarır, besler, maneviyatımızı güçlendirir. Kimi zaman abdest, namaz, oruç ve dua gibi ibadetler kimi zaman da güler yüz, emek ve tecrübe paylaşımı, yaşlıya, engelliye, dula, yetime destek gibi sosyal faaliyetler ruhumuzu beyaz bir tülbent gibi süzer. “İnsanları Allah’a davet eden, salih ameller işleyen ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle çirkinlik asla bir olamaz. Sen hep en iyi olanıyla karşılık ver. Bir de bakarsın ki aranızda düşmanlık bulunan kimse, âdeta akraban ve yakın dostun olmuştur.” “Şüphesiz ki iyilikler, günahları siler götürür.”

Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in iyiliğe dair vurguları, iyiliğin hem içe dönük, hem de dışa dönük boyutlarını gösterir. İyilik yapabilmek için salih kul olmak gerekirken, salih kulun manevi hayatını zenginleştirmek ve benliğini arındırmak için de iyilikle hemhâl olması lüzumludur. Kur’an’da yer verilen “Güzel sözler ancak Allah’a yükselir. Güzel sözü de, iyi davranışlar yükseltir.” ayet-i kerimesi, iyiliğin salih insanların söz ve davranışlarına değer katan yönüne işaret etmektedir.

Yeryüzünde hüzün ve elemi her gün tadan mazlum milletlerin acılarına bigâne kalanların gönül huzuruna ermeleri beklenemez. İnandığı değerler doğrultusunda her türlü ihtiyaç sahibinin elinden tutmayı bir erdem olarak benimseyenler ise yaşamanın ve yaşatmanın değerini fark ederek maneviyatlarını inşa ederler.

TÜRKİYE DİYANET VAKFI VE İYİLİK MEDENİYETİ

Mekke’de başlayıp Medine’de kurumsallaşan İslam Medeniyeti, hayır ve iyilik hareketini vakıf kültürü çerçevesinde asırlar boyu yaşatmış, hizmet ekseni ve hitap ettiği alan itibariyle vakıflar neredeyse toplumun tüm katmanlarını etkileyen faaliyetler üretmişlerdir.

Türkiye Diyanet Vakfı, yarım asrı bulan hikâyesiyle ülkemizde ve yedi kıtada insanları iyilik yolculuğuna davet ederken, bu hayır yarışına katılarak, iyilik ahlakına bürünenlerin oluşturduğu bereket atmosferi mazlum ve muhtaç milletlerin umuduna vesile olmaktadır. Vakıf, ortaya koyduğu faaliyetlerle İslam’ın iyilik ve yardımlaşma geleneğinin örneklerini insanlığın dikkatine sunarken, iyilik gönüllülerine de mağfiret ve esenlik yurduna koşabilmeleri için kapılar açmaktadır.

Türkiye Diyanet Vakfı, dünyayı kuşatan güncel sorunları ve sorunların sebep olduğu kırılmaları hafifletmek için iyilik eksenini yeniden gözden geçirerek kalıcı faaliyetlerle toplumsal sorunları etkili bir şekilde çözebilme anlayışını sahiplenmiştir. Olaylar yaşandıktan sonra acıları gidermekle meşgul olmanın geçici çözümlerin ötesine geçemediği, milletlerin tefrika ve çatışmalarına vesile olan sebeplerin önceden tespit ederek azaltmak ve gidermek gerektiği muhakkaktır. Bu anlamda; bir yandan muhtaçların yemek, aş, sağlık, ısınma ve barınak gibi acil ihtiyaç ve beklentilerini karşılamakla meşgul olan Diyanet Vakfı gönüllüleri, diğer yandan ilim, eğitim, kültür, sanat, dinî yapılar ve kurumlar konusunda dünyanın dört bir yanında hayata geçirdikleri yatırımlarla ve öncülük ettikleri sosyal sorumluluk projeleriyle insanlığın geleceğini iyilik ekseninde yeniden inşa etmek için emek vermektedir. Bu, TDV gönüllüleri tarafından dinî, vicdanî ve insanî bir sorumluluk olarak kabul edilmektedir.

Türkiye Diyanet Vakfının kuruluşundan itibaren, onu şefkatle sahiplenen, koruyan, kollayan Diyanet İşleri Başkanlığı personeli ve Vakıf görevlilerinin yanı sıra, sayıları her geçen gün artan vakıf gönüllülerinin el birliğiyle sahiplendikleri bu iyilik yolculuğunun, yeni ekseniyle rahmet ve berekete vesile olması, hem Diyanet İşleri Başkanlığının milletimiz ve insanlık nezdinde üstlendiği sorumluluğu daha değerli kılacak, hem de iyilik ve hayır tohumlarının geleceğimize taşıyacağı örnekler, vakıf ve iyilik medeniyetinin yaşamasına vesile olacaktır.

 

Haydar BEKİROĞLU
(DİB Daire Başkanı)

Kaynak: Uluslararasıiyiliködülleri

Bu yazıyı paylaşın.

PinIt

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

© 2005-2017 www.islamiyet.gen.tr All rights reserved.
Bu sitede yer alan bilgileri kaynak göstererek yayımlayabilirsiniz.
Yukarı