Mekke’nin Fethi

Hicretin 8. senesi, Ramazan ayı, Cuma günü. (Milâdî, Ocak 630.) Mekke, yeryüzünde Tevhidin timsali ilk Mâbed olan Kâbe’nin bulunduğu şehir. O Kâbe ki, “… Çok mübarek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yolu gösteren Kâbe’dir.”1 Mübârekiyeti ve hidayete vesile oluşu Tevhid-i İlâhînin mücessem bir delili olmasından ileri gelmekte. İlk bânisi, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.), onu bu gaye için inşa etmişti. Zamanla bina gözden kaybolacak vaziyete gelmiş, fakat temelleri sabit kalmıştı. Ebü’l-Enbiyâ (Peygamberlerin Babası) lâkabıyla anılan Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail ile birlikte, bu temel üzerine Allah’ın emir buyurmasıyla Kâbe’yi yeniden inşâ etmişler ve Kâbe “Tevhid” inancının yeniden mücessem bir sembolü olmuştu.

Ancak, yeryüzünün bu en şerefli ve en faziletli binâsı hâlâ Tevhid inancından uzak yaşayan, hattâ bu inancı var güçleriyle ortadan kaldırmaya, müntesiplerini yok etmeye çalışan Kureyş müşriklerinin elinde bulunuyordu. Binâ ediliş gayesinin tam aksine içi putlarla dolu duruyordu.

Tevhid inancının ve bu inancın mümessili Müslümanların can düşmanları olan müşrikler, burada her türlü rezaleti irtikâp ediyorlardı.

Gayretullaha dokunan, Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. İbrahim’in ruhaniyetlerini rencide eden, bütün Müslümanların da kalb ve vicdanlarını derinden sızlatan bu durumun bir an evvel ortadan kaldırılması lâzımdı. Bu mübârek mâbedin ve bu mâbedin içinde bulunduğu Mekke’nin bir an evvel müşriklerin kirli ellerinden kurtarılması gerekiyordu.

Hz. Fâhr-i Âlem Efendimiz (a.s.m.), bunu düşünüyor, bu maksadının tahakkuku için bir yol arıyordu.

Uzun zamanlar imkânlar ve şartlar buna el vermemişti. Çünkü, Müslümanlar henüz az ve zâif bir durumda bulunuyorlardı. Müslümanların mevcut gücüyle bunu elde etmek de oldukça zordu. Üstelik Medine’nin her an düşman taarruzuna uğraması da muhtemeldi.

Bu gayenin bilfiil gerçekleşmesi için İslâmın inkişaf etmesi, Müslümanların çoğalması, güç ve kuvvet kazanması gerekiyordu. Aksi takdirde bu yoldaki bir teşebbüs sonuçsuz kalabilirdi.

Bir işe teşebbüste zaman ve zemini değerlendirmeyi çok iyi bilen Peygamber Efendimiz, bu gâyesinin tahakkuku için Cenâb-ı Hakkın müsait şartlar ihsan etmesini sabırla bekliyordu.

Hicretin sekizinci yılında, İslâm, olanca haşmetiyle etrafa yayılmıştı. Bir taraftan İslâmın en amansız düşmanlarından biri olan Hayber ve civar Yahudileri tâbiiyet altına alınmış, diğer taraftan en büyük bir fetih ve zafer olan Hudeybiye Anlaşması yapılmış ve yine bir başka taraftan o zamanın kos kocaman Bizans İmparatorluğuna Müte Harbiyle gözdağı verilmişti.

Bütün bunlar, İslâmın ve Müslümanların önüne geçilmesi imkânsız büyük kuvvet halini almış olduğunu ortaya koyuyordu.

Artık bu ulvî ve mukaddes gayenin bilfiil tahakkuk zamanı gelmiş ve gerekli imkânları Cenâb-ı Hak ihsan etmişti.

Ancak, ortada bir mâni vardı. O da müşriklerle yapılmış olan Hudeybiye Anlaşması idi. Bu anlaşmaya göre Müslümanlarla müşrikler on sene birbirleriyle harp etmeyecek ve anlaşmayı bozmayacaklardı.

Ahde vefâda zirve noktasında bulunan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu kudsî gayesi için de olsa, ahdini bozup müşrikler üzerine yürümeyi düşünmüyordu.

Zahirî sebep

Kalblerimizin en ince noktasına nüfuz eden, gönlümüzden geçen her arzuyu bilip cevap veren Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün de kalbinden geçen bu ulvî arzuyu biliyordu. Zaten ona bu gayesini tahakkuk ettireceğini daha iki sene evvelinden de haber vermiş, müjdelemişti.

Çok geçmeden, Cenâb-ı Hak bir sebep yarattı. Hudeybiye Anlaşmasının bir maddesi, Kureyş’in dışında kalan kabilelere istediği tarafın himâyesine girebilme hakkını tanıyordu.1 Bu haktan istifade ile muâhede yapıldığı sırada Huzâa Kabilesi Hz. Resûlullahın ahd ve emânına girerek Müslümanlar tarafında yer almış, Benî Bekir Kabilesi ise müşriklerin himayesini kabul ederek onların tarafını tutmuştu.2

Bu iki kabile arasında uzun zaman devam edip gelen bir düşmanlık, bir husumet vardı. İhtimâl bu düşmanlık neticesidir ki, eskiden beri Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalip ile anlaşmalı ve müttefik bulunan Huzâalılar Hz. Resûl-i Ekremin safında yer alınca Benî Bekirler de müşriklerin himâyesine girmişlerdi.

Nübüvvet nurunun Mekke’de parlamasına kadar birbirleriyle kanlı bıçaklı olan bu iki kabile, bu nur sayesinde az da olsa birbirlerinden kanlı ellerini çekiyor ve bu çekiliş Hudeybiye Sulhuna kadar devam ediyordu. Ancak bu sulh devresinde tekrar birbirlerini rahatsız etmeye başlıyorlardı. Bahaneler arayarak hadise çıkarma yoluna gidiyorlardı.

Benî Bekirlerin Huzâalılara saldırması

Bir gün Benî Bekir Kabilesinden biri bir şiirle Hz. Resûlullahı hicv ve tahkire yeltenir. Huzâalılardan bir genç buna tahammül edemez ve adamın başını yaralar. Durumu öğrenen Bekiroğulları bunu Huzâalılara saldırmak için bir sebep sayarlar.1 Kureyş müşriklerinden de yardım alan Benî Bekirler, her şeyden habersiz Vetir denilen suyun başında ikâmet eden ve böyle bir saldırıdan Hudeybiye Anlaşması gereğince emin bulunan Huzâalıların üzerine ansızın saldırırlar. Hazırlıklı bulunmayan Huzâalıları tâ Mekke’nin içine kadar kovalarlar. Harem’de bile adamlarını öldürmekten çekinmezler. Neticede çarpışma Huzâalılardan yirmi üç kişinin öldürülmesiyle son bulur.2

Çarpışmada müşrikler, Benî Bekirlilere at, silah gibi yardımlarla kalmamış, ileri gelenlerinden bir çokları da bilfiil çarpışmaya katılmıştı. Fakat, bunu Peygamber Efendimizden korkarak gizli yapmışlardı.3 Ancak Huzâalılar bunları tanımışlardı.

Kureyş müşrikleri, bu hareketleriyle Hudeybiye Anlaşmasını resmen ihlâl etmiş oluyorlardı. Fakat, bunun Peygamberimiz tarafından bilinmesinden son derece endişe duyuyor, hattâ korkuyorlardı.

Aradan sadece üç gün geçmişti.

Huzâalı Amr bin Sâlim, beraberinde kabilesinden kırk kişi ile Medine’ye gelerek durumu olduğu gibi Peygamber Efendimize arzetti ve yardım talebinde bulundu.4

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hadiseden fazlasıyla rahatsız oldu ve Huzâalılardan gelen heyeti, kendilerine mutlaka yardım edecekleri va’di ile yurtlarına tekrar geri gönderdi.5

Kureyş müşrikleri, Benî Bekirlilere yardım etmekle kendileri için son derece tehlikeli bir pozisyon meydana getirmişlerdi. Giriştikleri hareketin vahim neticeler doğuracağını sonradan fark ettiler, ama artık iş işten geçmişti.

Ve Allah, bu hadiseyi Mekke kapılarının Müslümanlara açılmasına, Kâbe-i Muazzamada tekrar Tevhid bayrağının dalgalanmasına zahirî sebeb kıldı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) durumun biraz daha açıklığa kavuşmasını istiyordu. Bunun için müşriklere ültimatom mahiyetinde bir yazı göndererek şöyle dedi:

“Ya Huzâalılardan öldürülenlerin kan bedellerini ödeyiniz! Yahut Benî Bekir Kabilesi ile olan ittifakınızdan vazgeçiniz! Bunlardan birini yapmazsanız, Hudeybiye Anlaşmasını bozduğunuz ve bunun neticesi olarak da sizinle harbetmek mecburiyetinde kalacağımı biliniz.”1

Kibirden bir heykel kesilmiş müşrik ileri gelenleri âkıbeti düşünmeyen kör hislerine kapılarak önce Peygamberimizin ilk teklifini kabul etmediler ve harbe hazırlanacaklarını bildirdiler. Böylece muâhedeyi fiilen ihlâl etmiş olduklarını sözleriyle teyid etmiş oldular. Ancak, hislerinden uzak kalıp meseleyi akıl plânına getirdiklerinde içlerini bir telâş, bir korku kaplamaya başladı. Yaptıkları hareketin doğuracağı vahim neticeyi düşündükçe îmândan mahrum kalblerini bir korku sardı. Hz. Resûlullahın elçisine bu tarz cevap verdiklerine pişman oldular. Meselenin tashihi için Ebû Süfyan’ı Medine’ye gönderdiler. “Git muâhedeyi yenile, mütareke müddetini de uzat” dediler.2

Ebû Süfyan Medine’de

Müşrik ileri gelenlerinin verdiği direktife göre Ebû Süfyan, Peygamberimizle görüşüp, eski fikirlerinden vazgeçtiklerini bildirecek ve Hudeybiye Anlaşmasının yenilenmesini, hattâ müddetin uzatılmasını temine çalışacaktı. Ancak son pişmanlık fayda vermeyecek ve müşrikler bu isteklerinde muvaffak olamayacaklardı. Çünkü, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), daha henüz Ebû Süfyan Medine’ye gelmeden Ashabına işin neticesini haber verip şöyle buyuruyordu:

“Ebû Süfyan Hudeybiye Anlaşmasını takviye etmek ve mütâreke müddetini uzatmak için yanımıza gelmek üzeredir. Fakat bu arzusuna nâil olamadan öfke ile geri dönecektir.”1

Ebû Süfyan Medine’ye gelince, Peygamber Efendimizin huzuruna çıkmadan önce Ezvâc-ı Tahirattan kızı Hz. Ümmü Habîbe’nin evine gitti.

Baba, henüz îmân etmemiş ve müşriklerin lideri, kızı ise Hz. Resûl-i Ekremin pâk zevcesi. Ebû Süfyan, Hz. Resûlullahın minderine oturmak istedi. Hz. Ümmü Habîbe buna müsaade etmedi.

Ebû Süfyan, “Kızım” dedi, “anlayamadım, sen minderi mi benden, beni mi minderden esirgiyorsun?”

Hz. Ümmü Habîbe, “Bu, Resûlullahın (a.s.m.) minderidir. Sen ise şirk içindesin? Senin gibi birisinin Resûlullahın minderine oturmasına gönlüm asla razı olmaz”2 diye cevap verdi.

Evet, Allah ve Resûlünün hatır ve muhabbeti her hatır ve muhabbetin üstündedir. Onların hatırları anne babanın, hele hele müşrik bir babanın hatırı ile değiştirilemez. Onlara muhabbet, sâir muhabbetler için terk edilemez. Çünkü, insana ebedî saadeti kazandıran, Allah ve Resûlüne olan samimi muhabbettir ve emir ve nehiylerine ciddi hürmettir.

Ebû Süfyan kerimesinin bu hareketi üzerine, “Vallahi kızım, sen yanımdan ayrıldıktan sonra çok değişmişsin. Sana kötülük gelmiş” diyerek kızgınlığını ifâde etti.

“Hz. Ümmü Habîbe, “Hayır! Allah, bana kötülüğü değil, İslâmiyeti nasib kıldı. Sen ise, işitmez görmez, taştan yontulmuş puta tapmakta devam ediyorsun” dedikten sonra şunları ilâve etti:

“Babacığım! Senin gibi Kureyşlilerin büyüğü, ulusu bir kimse nasıl olur da İslâmiyete uzak kalır?”

Ebû Süfyan’ın kızgınlığı daha da arttı, “Yazıklar olsun sana!” dedi, “Senden bu sözleri de mi işitecektim? Ben, atalarımın tapageldiklerini bırakıp, Muhammed’in dinine gireceğim, öyle mi?”

Sonra da, Hz. Ümmü Habîbe’nin yanından son derece öfkeli bir şekilde ayrıldı.1

Ebû Süfyan’ın Peygamberimize müracaatı

Kerimesi Hz. Ümmü Habîbe’nin yanından öfkeli olarak ayrılan Ebû Süfyan, doğruca, Hz. Resûlullahın yanına vardı, “Ey Muhammed!” dedi. “Hudeybiye Muâhedesini yenile ve mütâreke müddetini de uzat!”

Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Süfyan! Sen bunun için mi geldin?” diye sordu.

Ebû Süfyan, “Evet, bunun için geldim.”

Resûl-i Ekrem, “Biz, aramızdaki o ahid üzerinde duruyoruz. Yoksa siz, bir hâdise çıkarıp onu bozdunuz mu?” diye sordu.

Ebû Süfyan bir an durakladı. Ne diyeceğini o anda kestiremedi. Sonunda cesaretini topladı ve “Allah korusun! Öyle birşey yapmadık. Ama biz, her şeye rağmen muâhedenin yenilenmesini istiyoruz” diye hiçbir şey olmamış gibi konuştu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu teklifine bir cevap vermeden sustu.2

Ebû Süfyan, çıkmaz bir sokağa girdiğini anlamıştı. Bundan nasıl kurtulabileceğini de bir türlü kestiremiyordu.

Hz. Resûlullahtan herhangi bir cevap alamayınca gidip Hz. Ebû Bekir’e başvurdu. Aynı arzusunu ona da tekrarladı ve bu hususta Hz. Resûlullah ile kendisi arasında tavassut etmesini istedi.

Hz. Ebû Bekir, “Bu, benim değil, Resûlullahın bileceği, ona ait bir iştir. Ben, buna asla karışamam” diye cevap verdi.

Ebû Süfyan, “Öyle ise, beni himâyene al ve bunu halka bildir” dedi.

Hz. Ebû Bekir, Hz. Resûlullaha sadakâtını bir kere daha belgeledi:

“Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın himâyesinde bulunanlardır”1 dedi.

Ebû Süfyan, ümitsiz bir vaziyette bu sefer Hz. Ömer’e başvurdu, “Muâhedeyi yenilemeye çalış, halkın arasını bul” dedi.

Kâfirlere karşı hiddet ve şiddetiyle tanınan Hz. Ömer, öfkeyle, “Demek, siz muâhedeyi bozdunuz, öyle mi?” dedikten sonra ilâve etti:

“Eğer, ondan geride birşey kalmışsa, Allah onu da bir an evvel yok etsin! Ben, bu hususta, asla gidip Resûlullahtan şefaat dilemeyeceğim. Vallahi, ben küçük bir karıncadan başka birşey bulamazsam bile, o karıncadan faydalanır, yine sizinle savaşırım.”2

Kendi kendine “Vallahi, ben bugünden daha zor, daha çetin bir gün görmedim” diye mırıldanıp Hz. Ömer’in yanından ayrılan Ebû Süfyan, doğruca Hz. Osman’ın yanına gitti:

“Ey Osman,” dedi, “bu topluluk içinde akrabalıkta bana en yakın sensin. Ne olur şu mütârekeyi yenile ve müddetini uzat! Çünkü arkadaşın seni hiçbir zaman reddetmez.”

Hz. Osman, “Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın (a.s.m.) himâyesinde bulunanlardır”1 diyerek, bu hususta kendisine hiçbir yardımda bulunamayacağını ifâde etti.

Ebû Süfyan’ın içi, müracaatlarının neticesiz kalmasından için için yanıyordu. Son şansını denemek için Hz. Ali’ye gitti:

“Benim en yakın akrabamsın. Bu akrabalık hakkı için, gidip Resûlullaha bu muâhede işinin yenilenmesi ve müddetin uzatılması için şefaatçı ol,” dedi.

Hz. Ali’nin cevabı diğer Ashab-ı Kiramınkinden farklı olmadı:

“Allah senin iyiliğini versin, ey Ebû Süfyan!” dedi, “Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâm bir işte karar verdi mi, onu mutlaka yapar.

“Bu Resûlullahı ilgilendiren bir iştir. Ben onun hakkında asla bir hüküm veremem.”2

Bunun üzerine Ebû Süfyan yalvarır bir edâ ile, “Peki, ey Ali, bana bu hususta bir öğüt ver” dedi.

Hz. Ali, “Vallahi, ben senin için bu hususta faydalı olacak birşey bilmiyorum. Ama, sen Kinânelerin büyüğüsün. Kalk, iki taraf halkını uzlaştırmak için himâyene aldığını ilân et! Sonra da yurduna çık git!” dedi.

Çaresiz ve bitkin Ebû Süfyan bu tavsiyeye can simidi gibi yapıştı:

“Evet, sen doğru söyledin. Ben bunu yapmalıyım” diyerek Hz. Ali’nin yanından ayrılıp Mescid-i Nebevîye vardı.3

Ebû Süfyan, mânen yorgun ve bitkindi. Üzerine aldığı meseleyi halledememenin üzüntüsünü yaşıyordu.

Mescid-i Nebevîde ayakta dikildi ve “Ey insanlar! Ben iki tarafı uzlaştırmak için onları himâyeme aldım, haberiniz olsun” dedikten sonra ürkek ürkek ilâve etti:

“Muhammed’in, bu taahhüdümde bana vefâsızlık edeceğini hiç sanmıyorum.”

Sonra tereddütler içinde bocalar bir bitkinlik ile Efendimizin yanına vardı, “Yâ Muhammed,” dedi, “zannetmem ki, bu himâye sözümü reddedesin!”

Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Süfyan! Bunu sen söylüyorsun, ben değil” buyurdu.1

Ebû Süfyan meseleyi anlamıştı. Görüşmelerinden hiçbir netice alamamanın eziklik ve ümitsizliği içinde devesine zar zor atlayarak Mekke’nin yolunu tuttu.2

Ebû Süfyan Mekke’de

Mekke’ye varan Ebû Süfyan’a Kureyşliler, “Neler yaptın, anlat bakalım?” dediler.

Ebû Süfyan, kötü bir elçilik yapmış olmanın ezikliği içinde, olup bitenleri olduğu gibi anlattı.

Kureyş müşriklerinin korkuları bir kat daha arttı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, artık kesin kararını vermişti: Sefere çıkılacak. Ancak bu kararını, daha doğrusu, Kureyş müşriklerinin üzerine yürüme fikrini; son derece gizli tutmak istiyordu. Bu, onun başvurduğu bir tedbir idi. Bu taktiğe, düşmana hazırlanma fırsatı vermemek ve bunun neticesi olarak da fazla kan dökülmeden onu teslime mecbur etmek maksadına mebnî olarak başvuruyordu. Çünkü, o, her şeyden evvel insanlara ebedî saadeti kazandıracak olan hak ve hakikatı tebliğe memurdu, insanları imhâya değil! Teslime mecbur bırakıldıkları takdirde içlerinden birçoklarının gönlü İslâma kayabilirdi. Böylece de îmân nimetini elde etmiş olabilirlerdi. O halde düşmanı tamamen imhâ etmek yerine ona galebe etmek, onun ulvî gayesine daha uygundu.

Bu sebepledir ki, Mekke Seferinde de maksadını son derece gizli tutuyordu. Hz. Âişe Vâlidemize sadece, “Yol hazırlığımı yap!” demekle yetiniyordu. Ayrıca, bu seferde, Efendimiz, gizliliğe daha çok ihtiyaç duyuyordu. Çünkü, Mekke-i Mükerreme gibi mübârek bir beldeye kan akıtmadan girmek, Kâbe-i Muazzama gibi yeryünüzün en şerefli ve faziletli binâsını, kimseyi öldürmeksizin putlardan temizlemek istiyordu. Şu duâsı da bu niyetinin açık ifâdesiydi:

“Allah’ım! Yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar, Kureyşlilerin casus ve habercilerini tut, görmez ve işitmez hale getir! Beni, birdenbire görüp işitsinler!”1

Hattâ Kureyş müşriklerinin üzerine değil de Necid tarafı ile meşgul olmak istiyormuş intibaını vermek için de Ebû Katade Hazretlerini askerî bir birlik ile İzam Vadisi tarafına gönderdi.2 Böylece, Mekke tarafına değil de, Necid tarafına gidecekmiş tarzında haberler yayılacak ve müşrikler herhangi bir endişe duymayacakları gibi, herhangi bir hazırlığa da kalkışmayacaklardı.

İşte bütün bu tedbirlere başvurduktan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir kısım Ashabına Mekke üzerine sefere çıkılacağını haber verdi ve hazırlanmalarını emir buyurdu.3

O zamana kadar Medine etrafında İslâmiyetle müşerref olmuş birçok kabile vardı. Peygamber Efendimiz bu arada onlara da, “Allah’a ve âhiret gününe inanan, Ramazan başında Medine’de hazır bulunsun” diye haber gönderdi.4

Medine’den hareket

Ramazan ayının ilk günleri idi. Gönülleri Allah ve Resûlünün muhabbetiyle coşup taşan on bin mücahid Medine’de hazır bekliyordu.1 Bunların yedi yüzü Muhacirlerdendi. Beraberlerinde üç yüz atlı vardı. Ensarın mevcudu ise dört bin idi. Onların da yanında beş yüz at vardı. Geri kalan asker sayısını etraftaki kabilelerden gelen Müslümanlar teşkil ediyordu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine’de, yerine Ebû Rühm Külsüm bin Husayn’ı vekil bıraktı.2

Bu haliyle İslâm ordusu hareket için Hz. Resûlullahın emrini bekliyordu.

İslâm ordusu harekete hazır bekliyordu.

Bu sırada Peygamber Efendimiz, Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Mikdad bin Esved’e şu emri verdi:

“Sür’atle gidiniz! Hah bahçesine vardığınızda, yanında mektup bulunan hayvan üzerinde bir kadın bulacaksınız. Mektubu ondan alıp bana getirin!”3

Üç Sahabî, bu emrin sebebini sormaya gerek duymadan, son sür’at yol alıp Hah bahçesine vararak orada kadını buldular.

Kadına, “Yanındaki mektup nerede?” diye sordular.

Kadın, “Benim yanımda mektup filan yok” diye cevap verdi.

Bunun üzerine kadının devesini çöktürdüler. Onu üzerinden indirip eşyasını aradılar. Fakat mektup namına bir şey bulamadılar.

Bunun üzerine Hz. Ali kılıcını sıyırdı ve kadına hiddetle, “Allah’a yemin ederim ki” dedi, “Resûlullah hiçbir zaman hilaf-ı hakikat konuşmaz. Ya sen bu yazıyı çıkarırsın, ya da biz yapacağımızı biliriz; gerekirse üstünü başını arar, elbiseni çıkartırız.”

Kadın, “Siz Müslüman değil misiniz?” dedi.

Mücahidler, “Evet, Müslümanız, ama Resûlullah bize, beraberinde mektup bulunduğunu söyledi” diye konuştular.

Kadın, kurtuluş çaresinin kalmadığını anlamıştı. Mücahidlere, “Yüzünüzü başka tarafa çeviriniz” dedi.

Sahabîler yüzlerini çevirince de, başının örgülü saçlarını çözdü. Mektubu oradan çıkarıp Hz. Ali’ye uzattı.1

Vazifeli Sahabîler, mektubu alıp Hz. Resûlullaha getirdiler.

Herkeste bir hayret ve şaşkınlık başlamıştı. Çünkü mektup, Bedir Ashabından Hatıb bin Ebî Beltaa tarafından müşriklere hitaben, Peygamber Efendimizin hazırlığını haber vermek üzere yazılmıştı.2

Peygamber Efendimiz, derhal Hz. Hatıb’ı huzuruna çağırdı.

Hz. Hatıb gelince mektup kendisine okundu. Resûl-i Ekrem, “Bu mektubu tanıdın mı?” diye sordu.

“Evet, tanıdım” dedi.

“Bunu sen mi yazdın?”

Hatıp inkâr etmedi, “Evet, ben yazdım” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Bunu ne için yaptın?” diye sordu.

Hz. Hatıp izah etti:

“Yâ Resûlallah! Bu hususta hakkımda hüküm vermekte acele etme! Ben, Kureyşlilerden olmayan bir kimseyim. Muhacir Müslümanlar gibi, Mekke’de âilem ve mallarımı koruyacak kimsem de yok.

“Ben, bunu Kureyş ileri gelenlerini bir minnet altında bırakayım da âilemi korusunlar diye yaptım. Yoksa, bunu küfre saptığım veya dinimden döndüğüm için yapmış değilim! Vallahi, ben Allah ve Resûlüne olan îmânımda sabitim.”1

Peygamber Efendimiz, “Doğru söyledin” buyurdu. Sonra Ashabına dönerek, “O, size doğru söyledi. Bunun hakkında hayırdan başka birşey söylemeyiniz” dedi.2

Kendisini zaptedemeyen Hz. Ömer, “Bırak, yâ Resûlallah, şu münafığın boynunu vurayım” dedi.

Resûl-i Ekrem müsaade etmedi ve şöyle buyurdu:

“O Bedir Muharebesinde bulunmuştur. Ne bilirsin, belki Allah, Bedir Harbine katılmış bulunanlara, savaş günü bakıp, ‘Siz istediğinizi yapınız, ben sizi affetmişimdir. Cennet size vacib olmuş, siz de Cennete girmeye hak kazanmışsınız’ buyurmuştur.”

Manzara karşısında Hz. Ömer’in gözleri doldu, “Allah ve Resûlü herşeyi daha iyi bilir” dedi.3

Bu hadise üzerine Cenâb-ı Hak, şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurarak mü’minleri ikaz etti:

“Ey îmân edenler! Bana ve size düşman olanları dost edinmeyin. Siz onlara muhabbet gösterip sırlarınızı ulaştırıyorsunuz; halbuki onlar size gelen hakkı inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah’a îmân ettiğiniz için Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızâmı aramak için çıkmışsanız, nasıl onlara muhabbet gösterip de sır verirsiniz? Ben ise sizin gizlediğinizi de bilirim, açığa vurduğunuzu da. İçinizden kim bunu yaparsa düm düz yolun ortasında şaşırmış olur.”4

İslâm ordusu fetih yolunda

Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tek kalb gibi çarpan on bin kişilik muazzam İslâm ordusuna hareket emri verdi.

Medine’den çıkış Ramazan’ın ilk günlerine rastlıyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem ve mücahidler oruçlu idiler.1

Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaklık altında yol almak, fazlasıyla yorucu ve zahmetliydi. Dayanılacak gibi değildi. Üstelik, her an bir çarpışma çıkabilir, bir mukabele ile de karşı karşıya kalabilirlerdi. Halbuki, harpte güç, kuvvet lâzımdı. Oruç, mücahidleri bir noktada takatsız hâle getiriyordu. Ancak kendi başlarına hareket edemezlerdi. Bu sebeple Hz. Resûlullahın ne yapacağını bekliyorlardı. Oruç açılacak mı, yoksa devam mı edilecekti?

İslâm ordusu Kudeyd mevkiine gelince Peygamber Efendimiz ikindi namazından sonra orucunu açtı ve Ashabına da açmalarını emretti.2

Bu arada sekiz kişilik bir birlik ile Necid tarafına gönderilmiş bulunan Ebû Katade de gelip orduya katıldı. Aynı zamanda etraftan da birçok Müslüman gelip İslâm ordusuna iltihak etti.

Yine bu sırada Mekke’den gelen Hz. Abbas âilesiyle Cuhfe mevkiinde İslâm ordusuyla karşılaştı. Bundan son derece memnun olan Peygamberimiz kendisinin kalmasını ağırlıklarını ise Medine’ye göndermesini emretti. Sonra, “Ey Abbas! Sen muhacirlerin sonuncususun” buyurdu. Hz. Abbas, sefer boyunca Peygamber Efendimizin yanından bir an bile olsun ayrılmadı.

Yolda Müslüman olanlar

Hz. Resûlullah kumandasındaki İslâm ordusu bütün ihtişâmıyla yoluna devam ediyordu. Bu sırada gelip, Hz. Resûlullahın huzurunda İslâmla şereflenenler oldu. Bunlar, Peygamber Efendimizin amcası oğlu Ebû Süfyan bin Hâris ile Abdullah bin Ebî Ümeyye idi.1

Resûl-i Ekrem, önce bu iki kişiyle görüşmek istemediğini ifâde ederek onlardan yüz çevirdi. Zira, bunlar kendisiyle peygamberliğinden önce gayet samimi iken, risâlet vazifesi verilir verilmez şiddetli birer düşman kesilmişlerdi. Kendisine sözle eziyet ve hakarette bulunmuşlardı. Şâir olan Ebû Süfyan bin Hâris Peygamberimiz ve Müslümanları ağır dille hicvederdi. Yine Efendimizin akrabası olan Abdullah bin Ebî Ümeyye de ona söz ve hareketleriyle rahatsızlık vermekten geri durmayanlar arasında yer almıştı.2

Ancak, bütün bunlara rağmen, araya Hz. Ümmü Seleme girdi. Efendimize onlardan yüz çevirmemesi gerektiğini söyledi. Fakat, Resûl-i Ekrem Efendimiz yine, “Onların ikisi de bana lâzım değildir” diyerek kabul etmemekte ısrar ediyordu.

Resûl-i Ekremin bu sözlerini duyan Ebû Süfyan bin Hâris, küçük oğlu Câfer’in elinden tutarak şöyle dedi:

“Vallahi, yanına girmeme izin vermezse, oğlumun elinden tutarak helâk oluncaya kadar yeryüzünde dolaşıp dururum.”

Şefkat ve merhamet timsâli Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek gönlü bu sözlere dayanamadı. Onları huzuruna dâvet ederek affetti. Böylece onlar da İslâmiyetle şereflendiler.3

Ordunun savaş düzenine girişi

Kudeyd mevkiinde konaklayan Peygamber Efendimiz, burada ordusunu savaş düzenine koydu. Sancaklar ve bayraklar bağlayarak, onları kabilelere ve kabilelerin bayraktar ve sancaktarlarına verdi. Muhacirlerin üç bayraktarı vardı: Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas. Ensarın ise, on iki bayraktarı vardı. İslâm ordusunda ayrıca Eşca’ların bir, Süleymlerin de bir bayraktarı bulunuyordu. Orduda on dört de sancaktar vardı. Bunların üçü Müzeynelerin, ikisi Eslemlerin, dördü Cuheynelerin, üçü Ka’boğullarının, ikisi ise Süleymlerin idi.1

Bundan sonra Peygamber Efendimiz ordusuyla Merruzzahrân’da konakladı.2

Peygamber Efendimizin gizlilik stratejisi o âna kadar son derece başarıyla sürmüş, Mekkeliler en küçük bir haber dahi alamamışlardı.

Merruzzahrân Vadisine geliş geceye rastlamıştı. O âna kadar üzerlerine gelişinden haberi olmayan Mekkeli müşriklere Peygamber Efendimiz, gelişini muhteşem bir ateş donanmasıyla bildirmek istedi ve her mücahide ateş yakmalarını emir buyurdu.3

Bir anda on bin ateş yakıldı. Göz kamaştıran bu manzara Mekke’ye aydınlık saçtı; müşriklere ise korku ve dehşet. Aralarından göç etmeye mecbur bıraktıkları kâinatın manevî güneşi Peygamber Efendimiz, şimdi etrafında on bin parlak yıldızla Mekke ufuklarında yeniden bütün ihtişamıyla parlıyordu. Ruh ve gönülleri ısıtmak için Mekke ufuklarında bir başka haşmetle doğuyordu. Bu doğuşa müşrikler hayret etti. Daha iki sene evvel bu güneş bu kadar parlak değildi. Bu kadar kuvvet ve azamete sahip bulunmuyordu. Bir anda nasıl böylesine inkişâf etmiş, büyümüş ve her tarafı aydınlatır olmuştu? Söndürmek istedikleri nur nasıl böylesine kısa bir zamanda kendilerini sönük bir durumda bırakan bir azamet peyda etmişti? Akıllara hayret veren bu şahlanışın sırrını bir türlü çözemiyorlardı.

İşte Kureyş müşrikleri, ancak gözleri kamaştıran bu on bin ateşlik muazzam manzara ile işin farkına vardı ve Mekke’nin çepeçevre kuşatıldığını anladılar.

İslâm ordusu henüz Merruzzahrân’dan ayrılmamıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz irak denilen misvak ağaçlarının yemişlerinden toplamalarını bazı Sahabîlere emretti ve “Size, onların kararmış olanlarını toplamanızı tavsiye ederim. Çünkü, en tatlı olanları, onların kararmışlarıdır”1 buyurdu.

Sahabîler merakla, “Yâ Resûlallah! Bu yemişin iyisini kötüsünü çobanlar bilir. Siz de koyun güttünüz mü?” diye sordular.

Resûl-i Ekrem, “Her peygamber muhakkak koyun gütmüştür. Ben de Ecyad’da [Mekke’de bir mevki] ev halkımın [Ebû Tâlib’in] koyunlarını otlatırdım”2 diye cevap verdi.3

Ebû Süfyan Peygamberimizin huzurunda

Bu arada son derece korkup telaşa kapılan müşrikler, reisleri Ebû Süfyan’la birkaç kişiyi durumu öğrenmek üzere vazifelendirdiler.4

Ebû Süfyan ve beraberindekiler, bir gece vakti bu vazifeyi yerine getirmek üzere Mekke’den çıktılar. İslâm ordusu karargâhına yaklaştıkları bir sırada mücahidler tarafından yakalandılar. O esnâda Hz. Abbas imdadına yetişmeseydi mücahidler tarafından epeyce hırpalanacaktı.

Hz. Abbas, Ebû Süfyan’ı alıp Peygamber Efendimizin yanına getirdi. Arkasından Hz. Ömer de eli kılıcının kabzasında Huzur-u Saadete girdi ve şu teklifi yaptı:

“Yâ Resûlallah! Allah, Ebû Süfyan’ı akidsiz ve ahidsiz ele geçirmek imkân ve fırsatını verdi. Müsaade buyur da boynunu vurayım.”

Hz. Abbas müdahale etti:

“Yâ Resûlallah! Ben, ona emân vermiş bulunuyorum!”

Fakat Hz. Ömer, bu isteğinden vazgeçmedi. Aynı teklifini tekrarlayıp durdu.

Hz. Abbas, “Ey Ömer! Yeter! Vallahi, Ebû Süfyan, Adiyy bin Ka’boğullarından (Hz. Ömer kabilesi) olsaydı böyle söylemezdin” deyince, Hz. Ömer bütün celâletiyle “Ey Abbas! Vallahi, babam Hattab hayatta olup da Müslüman olsaydı, ona, senin Müslüman olduğun gün, Müslüman oluşuna sevindiğim kadar sevinmezdim. Zira, biliyorum ki, Resûlullah da, babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi”1 diye cevap verdi.

Bu ufak münakaşayı Peygamber Efendimiz, “Ey Abbas! Ebû Süfyan’ı konak yerine götür! Sabahleyin yanıma getir” sözleriyle sona erdirdi.2

Ebû Süfyan’ın İslâmla şereflenmesi

Hz. Abbas, Ebû Süfyan’ı sabahleyin Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına getirdi. Resûl-i Ekrem, “Ey Ebû Süfyan! Henüz ‘Lâ ilâhe İllallah’ diyeceğin vakit gelmedi mi?” diye sordu.

Ebû Süfyan zavallıca bir cevap verdi:

“İyi ama bu kadar putları ne yapayım? Lât ve Uzza’dan nasıl vazgeçeyim?”

Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin çadırı arkasında bekliyordu. Ebû Süfyan’ın bu sözlerini duyunca hiddetle, “Duâ et ki, çadırın içindesin. Dışında olsaydın, asla bu sözü söyleyemezdin” diye konuştu.

Ebû Süfyan, “Yâ Ömer! Yazıklar olsun sana! Sen de baban gibi sertsin. Hem sonra ey Hattab’ın oğlu, ben sana gelmiş değilim. Amcamın oğluna gelmişim. Onunla konuşacağım. Bırak da konuşalım” dedi.

Peygamber Efendimize hitaben de şöyle dedi:

“Babam, anam sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte ve akraba hakkını gözetmede senden daha üstünü yoktur.”

Sonra bir müddet düşündü durdu. Bu düşünce onu bir nebze olsun hakka yakınlaştırdı. Şu itirafı yapmaktan kendini alamadı:

“Vallahi, sanırım ki, Allah’tan başka ilâh olmasa gerek. Çünkü, Allah’la birlikte başka ilâh da bulunmuş olsaydı, elbette beni zararlardan korur, iyiliklerden de faydalandırırdı.”1

Peygamber Efendimiz, bu sözlerinden onun “Lâ ilâhe illallah” gerçeğini kabul ettiğine kanaat getirdi. Bu defa da, “Ey Ebû Süfyan ‘Muhammedün Resûlullah diyeceğin zaman daha gelmedi mi?” diye sordu.

Ebû Süfyan bir an durakladı. İçindeki düğümü tam mânâsıyla çözemiyordu. Nereden geldiğini bilmediği bir şüphe vardı içinde.

“Yâ Muhammed,” dedi, “bunun için bana biraz müddet tanı. Zira, bundan dolayı zihnimde biraz şüphe var.”

Bu esnâda Hz. Abbas söze karıştı:

“Ey Ebû Süfyan,” dedi, “yazıklar olsun sana! Aklını başına topla! Ne yaptığının farkında mısın? Boynun vurulmadan önce, Müslüman ol! Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet getir!”

Bunun üzerine Ebû Süfyan şehâdet getirip Müslüman oldu.2

Îmânının âcil mükâfatı

Hz. Abbas, Hz. Resûlullahtan, Ebû Süfyan için bir imtiyaz tanımasını istedi.

“Yâ Resûlallah” dedi, “Ebû Süfyan üstün tanınmayı, övülüp sevilmeyi seven bir insandır. Ona iftihar vesilesi olacak bir imtiyaz verseniz.”

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Olur” buyurdu ve ilâve etti:

“Kim, Ebû Süfyan’ın evine girerse emindir.”

Ebû Süfyan, “Evimin ne genişliği vardır ki?” diyerek Peygamber Efendimizden bu lütfunu genişletmesini istedi.

Bu sefer Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kim Kâbe’ye girer, sığınırsa, o emindir!” buyurdu

Ebû Süfyan buna da kanaat etmedi.

“Kâbe’nin ne genişliği vardır ki?” dedi.

O zaman Peygamber Efendimiz, “Kim, Mescid-i Harama girer, sığınırsa emindir” buyurdu.

Ebû Süfyan bu ihsan dairesinin daha da geniş tutulmasını istiyordu:

“Mescid-i Haram’ın ne genişliği var ki?” diyerek buna da kanaat getirmedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz lütuf ve ihsanının dairesini en geniş bir şekilde tuttu:

“Kim, kapısını üzerine kapayıp evinde oturursa ona emân verilmiştir.”1

Ebû Süfyan’ın artık bu hususta taleb edecek birşeyi kalmamıştı, “İşte bu geniştir” diyerek memnuniyetini izhar etti.2

Ebû Süfyan’ın İslâm ordusunu seyredişi

Resûl-i Ekrem, Ebû Süfyan’ın hemen çıkıp Mekke’ye gitmesine müsaade etmedi. Her ne kadar îmân etmişse de müşrik ileri gelenlerinin tesiri altında kalıp İslâm ordusuna karşı bir hareket hazırlığı içine girebilme ihtimali vardı. Bu düşünceye fırsat verilmemeliydi. Ebû Süfyan, İslâm ordusunu görmeli idi. Tâ ki, bu orduya karşı koyacak güç ve kuvvetin asla Kureyş müşriklerinde bulunmadığı kanaatı kendisinde tamamıyla teşekkül etsin. Azametli orduyu görmeli idi ki, kendilerine birşey kazandırmayacak, sadece kanlarının akıp gitmesine sebebiyet verecek bir karşı koyma hareketine girişmeyi akıllarından geçirenlere nasihat etsin, onları bu fikirlerinden vazgeçirmeye çalışsın.

Bunun için Peygamber Efendimiz, Hz. Abbas’a şu emri verdi:

“Ey Abbas! Ebû Süfyan’ı vadinin daraldığı, atların sıkışa geldiği dağ boğazının yanına götür de, Allah ordusunun ihtişamını görsün.”1

Hz. Abbas bu emr-i Nebevî üzerine Ebû Süfyan’ı vadinin en dar, geçişe en hakim yerine götürdü.

Ebû Süfyan, hayret ve haşyet içinde kol kol geçen muazzam İslâm ordusunu seyrediyor ve onların kim olduğunu teker teker Hz. Abbas’a soruyordu. Hz. Abbas da gereken izahatı veriyordu. Ebû Süfyan’ın gözleri, nuranî dalgalar halinde akan mücahidler karşısında kamaşıyordu.

Mekke’de öldürmeye karar aldıkları sırada ellerinden Allah’ın hıfz ve inâyeti ile kurtulan Hz. Muhammed nasıl böyle on binlerin kalb ve ruhunu fethetmiş ve etrafında birer pervane gibi döndürmeyi başarabilmişti? Daha düne kadar kendi saflarında ona karşı savaşanlar, şimdi ona sadakât elini uzatmışlar, onun muhabbetinde erimişler, onun derdiyle hemdert, sevinciyle mesrur, elemiyle müteellim olmuşlardı.

Dalga dalga geçen alaylar, taburlar arasında Ebû Süfyan olanca dikkatiyle Hz. Resûlullahı arıyordu. Her alay, her kol geçtiğinde Hz. Abbas’a, “Muhammed (a.s.m.) geçti mi?” diye soruyordu. Onun geçişinin bir başka azamette, ihtişamda olacağını biliyordu.

Nihâyet, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin arasında bulunduğu, tepeden tırnağa silahlanmış alay geliyordu. Kâinatın Efendisi, kendisine mahsus azamet, heybet ve vakarı ile devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Etrafını Ensar ve Muhacirler almıştı. Sancağı, Ensardan Sa’d bin Ubâde Hazretlerinin elindeydi. Ebû Süfyan’ın önünden tüylerini ürpertircesine, tir tir titretircesine geçiyorlardı.

Ebû Süfyan merakla, “Sübhanallah, kimdir bunlar ey Abbas?” diye sordu.

Hz. Abbas, “Resûlullah ile Ensar ve Muhacirler” diye cevap verdi.1

Ebû Süfyan’ın dehşeti daha da arttı, ürpermesi kat kat yükseldi, kendisini tutamayarak şöyle dedi:

“Kardeşinin oğluna ne kadar büyük bir saltanat verilmiş! Hiçbir hükümdarda görmediğim bir saltanat.”

Hz. Abbas, “Bu saltanat değil, peygamberliktir” diyerek Ebû Süfyan’ın yanlışını düzeltti.

Ebû Süfyan da, “Evet, peygamberliktir”2 diyerek kanaatını düzeltti.

Ebû Süfyan artık, bu haşmetli, nuranî, bir tek kalb halinde çarpan, tek el halinde kalkan, tek ses halinde yükselen orduya kimsenin kolay kolay karşı koyamayacağını, bunun kendilerinin de haddi olmadığını iyice anlamıştı.

“Ey Abbas! Ben şu âna kadar, böyle bir ordu, böyle bir cemâat görmedim” dedi.

Bundan sonradır ki, Mekkeli müşriklere hem haber vermek, hem de karşı koymak gibi bir basiretsizliğe teşebbüs etmelerine mani olmak ve bu hususta nasihatta bulunmak üzere Ebû Süfyan’ın Mekke’ye gitmesine müsaade edildi.1

Ebû Süfyan Mekke’de

Ebû Süfyan sür’atle Mekke’ye vardı. Müslüman olduğunu açıkladı. Sonra da, “Ey Kureyşliler! İşte Muhammed! Karşı koyamayacağınız kadar büyük bir orduyla yanı başınıza gelmiş bulunuyor! Müslüman olunuz da selâmete eriniz” diye yüksek sesle hitap etti.2

Sonra da, “Kim, Ebû Süfyan’ın evine girer sığınırsa, o emindir! Kim, evine girip kapısını üzerine kaparsa o emindir! Kim, Mescid-i Harama girer sığınırsa, o emindir” diye olanca sesiyle bağırdı.3

Fakat müşrik ileri gelenleri, hatta karısı Hind, bu davranışı karşısında Ebû Süfyan’a hakaret etti. Hattâ Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil gibileri, halkı Resûl-i Ekreme karşı çıkmak için kışkırtmaya bile kalkıştılar. Fakat halk, bu hararetli müşriklerin sözlerine iltifat etmedi ve Ebû Süfyan’ın tavsiyesi üzerine kimisi evine girdi, kimisi de Mescid-i Harama sığındı.4

Mekke’ye giriş hazırlığı

İslâm ordusu Mekke’ye girmeden evvel, son defa Zî-Tuva Vadisinde toplandı. Peygamber Efendimiz ve Ashab-ı Kiramın sevinçleri etrafa dalga dalga yayılıyordu. Yüzlerinde tebessüm, gönüllerinde ferah ve sürur vardı.

Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Kendisine bu mübârek ve muazzam günü gösteren Cenâb-ı Hakka sonsuz hamd ve şükrünü takdim ediyordu.

Tevazû ve mahviyetinden mübârek başını öne eğmişti. Öylesine ki, nerdeyse mübârek sakalının ucu devesinin semerine değiverecekti.1 Bu haliyle önünde eğilinecek tek zâtın sadece kâinatın yaratıcısı Cenâb-ı Hak olduğunu bütün insanlığa ilân ediyordu. Aynı zamanda Ashabına da muvaffakiyeti verenin sadece Yüce Allah olduğunu, insanların ise, muvaffakiyetin sebeblerini hazırlamakla vazifeli bulunduklarını ders veriyordu.

Peygamberimizin Mekke’ye girişi

Peygamber Efendimiz, Mekke’ye girmek için ordusunu dört kola ayırdı:

Sağ kol: Kumandan, “Seyfullah” ünvanının sahibi Hz. Hâlid bin Velid’di. Mekke’ye aşağı taraftan girecekti.

Sol kol: Kumandan, Hz. Zübeyr bin Avvam idi. Şehre yukarıdan, Küdâ denilen mevkiden girecekti.

Üçüncü kol: Sa’d bin Ubâde kumandasında idi ve Ensar birliklerinden ibaretti. Seniyye tarafından şehre girecekti.

Piyade birliklerinden meydana gelen dördüncü kola Ebû Ubeyde bin Cerrah kumanda ediyordu. O da Mekke’nin üst tarafından ilerleyecekti.2

Peygamber Efendimiz kumandanlara şu emri verdi:

“Size karşı konulmadıkça, size saldırılmadıkça hiç kimseyle çarpışmaya girmeyeceksiniz! Hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz!”3

Bu emirden bazı kimseler müstesna kılındı. Bunlar görüldükleri yerde, Kâbe’nin altına iltica etmiş olsalar dahi öldürülüceklerdi. Onlar da şunlardı: İkrime bin Ebî Cehil, Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh, Habbar bin Esved bin Muttalib, Hüveyris bin Nukayz, Mıkyes bin Subabe el-Leysî Abdullah Hilâl bin Hatal, Hind bint-i Utbe bin Rebia, şarkıcı Sâre, Kureyne ve Ernebe.1

Bunlar, irtidad, İslâma ve Müslümanlara aşırı düşmanlık, işkence, katl, Resûlullahı ve Müslümanları küstahça hicvetme gibi affa sığmayacak suçlar işlemişlerdi.

Kollar Mekke’ye girerken

Takvim yaprağı, Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayının on üçü Cuma gününü gösteriyordu. Gün henüz yeni ağarmıştı.

Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Mübârek başında Yemen işi siyah bir sarık vardı. Sarığın bir ucunu iki omuzunun arasına salıvermişti. Bir haşmet ve vakar içinde mübârek Belde’ye giriyordu. Bir taraftan, Allah’ına kendisine bu günü gösterdiğinden dolayı hamdediyor, minnet ve şükrünü arzediyor, diğer taraftan da fethi iki sene evvelinden haber verip müjdeleyen “Fetih Sûresi”ni okuyordu. Bu kendileri için, Ashabı için en mesûd, en sevinçli anlardan biriydi.

Dillerde acı söz yok, kalbleri fetheden tatlı tatlı sözler vardı. Simâlardan tebessümler damlıyordu. Mücahidlerde büyük zaferlerin, muhteşem fetihlerin verdiği kendini kaybediş yoktu. Nefislerine, kalb, ruh ve dillerine hâkimiyet vardı.

Sa’d bin Ubâde’nin azledilmesi

Bir ara baş döndürücü zaferin havasına gayr-ı ihtiyarî kendisini kaptıran üçüncü kol kumandanı Hz. Sa’d bin Ubâde, ağzından, “Bugün büyük savaş günüdür. Kâbe’de vuruşmanın helâl olacağı gündür!”1 diye bir söz kaçırdı.

Durum, derhal Hz. Resûl-i Ekreme bildirildi. Bu söz, Mekke’ye harpsiz, kan akıtılmaksızın girmek isteyişin mânâ ve ruhuna zıddı. Hemen sancağın Sa’d Hazretlerinden alınıp oğlu Kays’a verilmesini emir buyurdular.2

Hâlid bin Velid koluna taarruz

İslâm ordusu Peygamber Efendimizin emri gereğince hiç kimseye kılıç kaldırmadan edeb ve hürmet içinde Mekke’ye dalga dalga giriyordu.

Ancak bu arada, Hâlid bin Velîd Hazretlerinin kumandanlık ettiği kola bir taarruz oldu. Taarruz İkrime bin Ebî Cehil, Safvan bin Ümeyye gibilerle, topladıkları halktan bazıları tarafından yapılmıştı.3

Hz. Hâlid, önce karşılık vermek istemedi. Çünkü emir bu meyandaydı. Ancak, müşriklerin saldırıyı hızlandırıp mücahidleri ok yağmuruna tuttuklarını görünce, vuruşmaya müsaade etti. Müşrikler kaçmaya mecbur kaldılar. Çarpışmada iki mücahid şehid düştü, müşriklerden ise 13 kişi öldürüldü. Durum, Hz. Resûl-i Ekrem tarafından öğrenildi. Hz. Hâlid huzura çağrıldı. Müşriklerin Müslümanlara saldırdıklarını, mücahidlerin ise sadece kendilerini müdafaa etmek zorunda kaldıklarını Hz. Hâlid’den öğrenince “Allah’ın hüküm ve takdir ettiğinde hayır vardır”4 buyurdular.

Bundan başka on bin kişilik muazzam İslâm ordusu Mekke’ye girerken hiç bir çarpışma olmadı ve Müslümanlar silahlarını kullanmadılar.

Bu arada kanı heder edilenlerden ve nerede görülürlerse görülsünler, öldürüleceklerden bir kaç kişi ele geçirildi ve öldürüldüler. Bunların birkaçı önce Müslüman olup sonra da irtidad eden kimselerdi. Abdullah bin Hatal, Mıkyes bin Subabe bunların ikisi idi. Kanı heder edilip ele geçirildikten sonra öldürülen diğerleri ise Hâris bin Tuleytıla, Huveyris bin Nukayz ve Sâre idi. Bunların hepsi Peygamberimiz henüz Mekke’de iken kendilerine en ağır eziyet ve hakarette bulunan kimselerdi. Yakalanıp öldürülmeleri emrolunan diğer müşrikler ise her biri başka başka yerlere kaçmışlardı.

Peygamber Efendimiz, Mekke’ye girer girmez halka emân verdiğini ilân etti:

“Kim Ebû Süfyan’ın evine sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, elinden silahını bırakırsa ona emân verilmiştir. Kim, evine girer, kapısını kapatırsa ona da emân verilmiştir.”

Bunun üzerine müşriklerden bir kısmı evlerine, diğer bir kısmı da Ebû Süfyan’ın evine sığındı.

Peygamberimiz Kâbe-i Muazzamada

On bini aşkın İslâm ordusu Mekke’ye girmişti. Fakat Mekke sakin ve asûde bir gün yaşıyordu. Herkes emniyet içinde idi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kasvâ’nın üzerinde, terkisinde Üsâme bin Zeyd, sağında Hz. Ebû Bekir, etrafında Muhacir ve Ensâr topluluğu olduğu halde Kâbe-i Muazzamaya doğru ilerliyordu. Dâvâsını ilâna başladığı ilk günden bu güne kadar ve bu muzafferiyet sonunda hiç bir değişiklik yoktu. Tek başına İslâm ve îmânı tebliğ ederken de mütevazi, mahviyetkâr, affedici ve merhametli idi, o gün de. Bir kaç kişinin gönlünde yer tutmuşken nasıl alicenap, şefkatli, mütevazi ve afüvkâr idiyse, şimdi on binlerin gönlünde taht kurmuşken de yine bu vasıflarından zerre kaybetmemişti.

İşte Efendimiz bu tevazû, mahviyet ve Allah’a minnet ve şükran hisleriyle dolu bir manzara içinde Hârem-i Şerife girdi. Müslümanlar da akın akın muazzam Mâbede doğru akıyorlardı. Resûl-i Kibriyâ tekbir getirince, Müslümanlar da hep bir ağızdan “Allahü Ekber!” diyerek Mekke ufuklarını bu kudsî sada ile çınlattılar. Bu ulvî sadaya, bu mübârek beldenin dağı, taşı “Allahü Ekber! Allahü Ekber!” diyerek karşılık veriyordu.

Kâbe’yi tavaf

Resûl-i Kibriyâ, binlerce Sahabî arasında devesi Kasvâ’nın üzerinde Kâbe’yi tavafa başladı. Peşini Ashab-ı Kiram takib etti. Tavafın her devresinde ellerindeki değnekle Hacerü’l-Esvede işâret ederek onu istilâm ediyordu.1

Tavafın yedinci devresinden sonra Kasvâ’dan indi. Makam-ı İbrahim’e varıp orada iki rekât namaz kıldı. Sonra da Zemzem Kuyusuna vararak ondan hem su içti, hem de abdest aldı. Bunu Safâ Tepesine çıkışları takib etti. Oradan etrafa baktı ve kendisine bu muazzam günü gösteren Yüce Allah’a bir kere daha minnet ve şükranlarını takdim etti.

Bu sırada Medineli Müslümanlardan bazılarının iç âleminde bir endişe uyandı. Bu endişeyi, “Cenâb-ı Hak, Resûlüne yurdunun fethini nasib etti. Artık burada oturur kalırlar mı dersiniz” diyerek izhar ettiler.

Duâsını bitiren Fâhr-i Âlem Efendimiz, ne konuştuklarını sordu.

Onlar, “Bir şey yok yâ Resûlallah” dediler.

Sorusunu bir kaç sefer tekrarlayıp aynı cevabı alan Peygamber Efendimize, o sırada vahiy ile Ensarın konuştukları haber verildi.

Bunun üzerine, “Ben sizin söylediğiniz şeyden Allah’a sığınırım! Bilin ki, benim hayatım sizin hayatınızla, ölümüm de sizin ölümünüzledir”2 buyurdular.

Bu hitap karşısında Ensar gözyaşları arasında Fahr-i Kâinatın çevresinde toplanıp gönlünü almaya çalıştılar:

“Vallahi” dediler, “biz bunları, Allah ve Resûlüne olan muhabbetimizden dolayı söylemiştik, başka bir maksatla değil.”1

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve Müslümanların Kâbe’yi tavaf ettikleri bir sıradaydı.

Ebû Süfyan da Mescid-i Haramın bir köşesinde oturup düşünceye dalmıştı. Şeytan zihnini kurcalıyor ve bir takım sinsi vesveseler telkin ediyordu. Resûl-i Ekrem önünden her geçtikçe o, “Acaba bir asker toplasam, şu adamla (!) bir daha çarpışşam, ne olur?” diye içinden geçiriyordu.

Tam bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, gelip başucuna dikildi ve “O zaman da yine Allah seni hâkir eder” buyurdu.

Ebû Süfyan, şimşek gibi çakan bu söz karşısında daldığı derin düşünceden sıyrıldı. Başını kaldırıp baktığında Peygamber Efendimizi yanıbaşında gördü. Şaşırdı, titredi. Sonra da Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunarak, “Vallahi sen Resûlullahsın” dedi.2

Fadale bin Umeyr ise, Peygamberimizi tavaf sırasında öldürmek niyetiyle gözlüyordu. Bir ara bu niyete fazlasıyla yaklaşan Fadale’ye Resûl-i Ekrem âniden dönüp, “Sen Fadale misin?” diye sordu.

Fadale, şaşkınlık içinde, “Evet, Yâ Resûlallah” dedi.

Peygamberimiz, “İçinden ne geçiriyor, ne düşünüyorsun?” dedi.

Fadale, “Hiçbir şey düşünmüyor, Allah’ı anmakla meşgul bulunuyordum” diye cevap verince Resûl-i Ekrem, “Allah’tan af ve mağfiret dile ey Fadale!” dedi. Sonra da elini Fadale’nin göğsüne koyarak onun için duâ etti.

Bu mucize karşısında Fadale kötü niyetinden vazgeçti ve yumuşayan kalbiyle birlikte îmânı da karar kıldı. Resûl-i Kibriyânın bir tek nuranî tebessümü düşmanlıkları dostluklara dönüşüyor, katı kalbleri balmumu gibi yumuşatıyordu.

Fadale, o ânı şöyle tasvir eder:

“Vallahi, göğsümden elini kaldırdığı zaman, bana ondan daha sevimli ve sevgili bir şey yoktu.”1

Putların yıkılışı

Kureyş müşrikleri, Kâbe’nin çevresine üç yüz altmış put dikmişlerdi. Bu putlar, kurşunla yerlerine perçinlenmiş bulunuyordu.2

Tebliğ ettiği Tevhid inancı ile akıl, ruh ve kalblerdeki putları yıkıp, binlerce insanı getirdiği nûrun etrafında pervane gibi döndüren Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, şimdi de Tevhid inancına uygun binâ edilmiş olan Kâbe’yi asliyetine kavuşturmak için putlardan temizlemeye başlıyordu.

Elindeki asâ ile o putlara birer birer işâret ederek, “Hak geldi, bâtıl zâil oldu. Muhakkak ki bâtıl yok olup gidicidir”3 âyetini okudu. İşareti alan her put yere düştü. Putun yüzüne işaret ettiyse arkasına düşer, arkasına işaret ettiyse, yüz üstüne düşerdi. Böylece Kâbe içinde ve çevresinde yere yuvarlanmayan hiç bir put kalmadı.4

Kâbe’de ezan

Öğle namazı vakti girmişti. Nebiyy-i Ekrem Efendimizin emriyle, Hz. Bilâl, Kâbe’nin üzerine çıkarak ezan okumaya başladı. Îmânlı gönüllerde bir sevinç, bir canlılık, îmânsız gönüllerde ise üzüntü ve yıkılış vardı. Seneler önce boynuna ip takıp sokak sokak dolaştırdıkları, akla gelmedik eziyet ve işkencelere maruz bıraktıkları köle Hz. Bilâl, şimdi Kâbe’nin üzerinde gür sesiyle şirk ehlini çatlatırcasına Tevhdi ilân ediyordu. Onunla beraber âdeta dağ taş da “Tehvid-i İlâhî”yi kendilerine mahsus dillerle haykırıyorlardı.

Bu müstesna manzara karşısında azılı müşrikler kahroluyorlardı. O sırada Kureyş reislerinden Ebû Süfyan, Attab bin Esid ve Hâris ibni Hişâm aralarında konuştular.

Attab, “Pederim Esid bahtiyar idi ki, bu günü görmedi!” dedi.

Hâris, “Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulamadı mı ki, bunu müezzin yaptı” diye konuşarak Hz. Bilâl-i Habeşî’den tahkirle söz etti:

Ebû Süfyan ise ağzından tek kelime çıkarmadı. “Ben, korkarım, bir şey demiyeceğim. Kimse olmasa bile, şu ayağımızın altındaki kumlar ve taşlar ona haber verir, o da bilir,”1 dedi.

Gerçekten de az sonra Peygamberimiz onlarla karşılaştı ve konuştuklarını harfiyyen söyledi. O vakit, Attab ve Hâris şehâdet getirip Müslüman oldular.2

Ebû Süfyan ise, “Yâ Resûlallah! İyi ki, ben bir şey söylemedim” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu söze tebessüm buyurdular.

Bütün bu olup bitenler, Mekke halkı üzerinde derin tesir bırakıyordu. Gönüllerini İslâma ısındırıyor, Hz. Resûlullah ve Ashab-ı Kirama besledikleri kin ve adâvetlerinin erimesine sebep oluyordu.

Peygamberimizin Kâbe’ye girmesi

Resûl-i Ekrem, Osman bin Talhâ’ya haber göndererek Kâbe’nin anahtarını getirmesini emretti. Annesinin, anahtarı vermemek hususundaki şiddetli ısrarına rağmen Osman bin Talha anahtarı alıp getirdi.

Kâinatın Efendisi yanında Hz. Bilâl, Üsâme bin Zeyd ve Osman bin Talha (r.a.) olduğu halde Kâbe’ye girdi.1 İçerdeki suret ve putların temizlenmesi için daha önce emir buyurmuşlardı. Ancak henüz onlardan eser vardı. Bir emirle bu izlerin de silinip her tarafın tertemiz edilmesini istedi.

Bir müddet Kâbe’nin içinde kaldıktan sonra, dışarı çıktı. O sırada hemen hemen bütün Mekke halkı Mescid-i Haramın etrafında toplanmış, haklarında verilecek hükmü merakla bekliyorlardı.

Acaba, Resûl-i Kibriyâ, onların kendisine revâ gördükleri gibi yüzlerine işkembe mi atacaktı? Yollarına dikenler döküp üzerinden mi yürütecekti? Onlara, akla gelmez eziyet ve hakaretlerde mi bulunacaktı? Onların Sahabîlerine yaptıkları gibi boğazlarına ip takıp sokak sokak mı dolaştıracaktı? Kızgın kumların üzerine yatırıp onlara işkence mi yapacaktı? Onları aç susuz mu bırakacaktı? Yurtlarından mı çıkaracaktı?

Hayır, kâinatın vücud bulmasına sebep olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan o şanlı Resûl, bunların hiç birini yapmadı.

Fetih hutbesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kâbe-i Muazzamanın kapısında durdu. Mübârek yüzünde beliren tatlı tebessümleriyle halka bakıyordu. Allah’a hamd ve senâdan sonra şu hutbeyi irad etti:

“Allah’tan başka ilâh yoktur. Yalnız O vardır. Onun şeriki yoktur.

“O, va’dini yerine getirdi, kuluna yardım etti, aleyhinde toplanan düşmanları tek başına perişan etti.

“Bilmelisiniz ki, Cahiliyye Devrine âit olup, iftihar vesilesi yapılagelinen her şey; kan, mâl dâvâları, bunların hepsi bugün, şu ayaklarımın altında kalmış, ortadan kaldırılmıştır.

“Bütün insanlar Âdem’den (a.s.), Âdem de topraktan yaratılmıştır. Allah buyuruyor ki: ‘Ey insanlar! Sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münâsebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz, Ondan en çok korkanınızdır. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilir, herşeyden hakkıyla haberdardır.’” (Hucurat Sûresi, 13)1

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu hitabesinden sonra, halka, “Ey Kureyş topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?” diye sordu.

Kureyşliler, “Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun! Ancak bize hayır ve iyilik yapacağına inarırız” dediler.

Bunun üzerine Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle konuştu:

“Benim halimle sizin haliniz, Yusuf’la (a.s.) kardeşlerinin hali gibidir.2

“Yusuf’un (a.s.) kardeşlerine dediği gibi ben de sizlere diyorum:

“Bugün sizin için bir kınama yoktur! Allah, sizi affetsin. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.3 Gidiniz, sizler serbestsiniz!”4

Affedişlerin en makbulü, muktedirken affetmek, iyiliklerin en güzeli ise, kötülüklere karşı yapılandır. Merhametlerin en üstünü kendisine acımayanlara acımak, şefkat etmek ve merhamette bulunmaktır. İşte Kâinatın Efendisi bunu yapıyordu. Çünkü, O, Cenâb-ı Haktan dersini şöyle almıştı:

“Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, câhillerden de yüz çevir.”1

Fetihten sonra hicretin kaldırılması

Mekke’nin fethedildiği gündü.

Abdurrahman bin Safvan, babasını alıp Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna getirdi. “Yâ Resûlallah, babam hicret etmek üzere bîat edecektir” dedi.

Peygamberimiz, “Mekke’nin fethinden sonra artık hicret kalkmıştır” buyurdu.

Ne var ki, Abdurrahman, babasının muhacir vasfının manevî mükâfatından nasibdar olmasını istiyordu. Bunun için gidip Peygamber Efendimizin çok sevdiği ve hatırını saydığı amcası Hz. Abbas’a başvurdu. Bu hususta şefaatçı olmasını istedi.

Abdurrahman’ın ricasını kabul eden Hz. Abbas, “Yâ Resûlallah! Sen benimle filân arasındaki dostluğu biliyorsun, babasını hicret bîatı yapmak üzere size getirmiş, kabul buyurmamışsınız” dedi.

Arabistan müşriklerinin yegâne kalesi olan Mekke artık fethedilmişti. İslâmiyet bununla büyük bir kuvvet kazanmıştı. Müslümanlar da dinlerini istediği gibi, istedikleri yerde yaşama durumunu elde etmişlerdi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz “hicret müessesesi”ni kaldırmaya karar vermişti. Bundandır ki, çok sevdiği ve fazlasıyla hürmet duyduğu amcasının bu arzusuna da müsbet cevap vermedi ve “Hicret için bîat yapmak artık yoktur” buyurdu.2

Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) kaldırdığı hicret, İslâmın serbestçe yaşanabildiği, ahalisi Müslüman olan bir beldeden İslâmın bir başka beldesine hicretti. Daha hususi mânâsıyla, Peygamber Efendimizin sağlığında Mekke-i Mükerreme ve çevresinden, Medine-i Münevvereye olan hicretti.1

Peygamberimizin ikinci hutbesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, fethin ikinci günü, öğle namazından sonra Kâbe kapısı merdivenine çıkıp, arkası Kâbe’ye dayalı bir halde Allah’a hamd ve senâda bulunduktan sonra halka şöyle hitap etti:

“Ey insanlar!

“Şüphesiz Allah göklerle yeri, güneş ile ayı yarattığı gün Mekke’yi haram ve dokunulmaz kılmıştır. Kıyamet gününe kadar da haram ve dokunulmaz olarak kalacaktır.

“Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse için, Mekke Hareminde kan dökmek, ağaç kesmek helâl olmaz!

“Mekke’de kan dökmek benden önce hiç bir kimseye helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiç bir kimseye helâl olmayacaktır!

“Bu söylediklerimi burada dinleyenler, hazır bulunanlara duyursun!

………

“Şu bulunduğum andan itibaren kim öldürülürse, öldürülenin âilesi için şu iki şeyden birini tercih etmek hakkı vardır:

“Yâ öldürülenin kısas olarak öldürülmesini, ya da öldürülenin diyetini, kan bedelini ister.

“Muhakkak ki, insanların Cenâb-ı Hakka karşı en hürmetsizi, en taşkını ve azgını; Allah’ın Hareminde adam öldüren, yahut kendi katilinden başkasını öldüren, veya Cahiliyye intikamını almak için adam öldürendir.

“İslâmda, insanın babasından veya baba tarafından akrabasından başkasına intisab etmesi diye bir şey yoktur.

“Doğan çocuk döşeğin sahibine aittir. İddiasını ispatlamak için delil getirmek dâvâcıya, inkâr edene düşer!

“İslâmiyette, ne câhiliyyet andlaşması vardır, ne de fetihten sonra hicret. Fakat, cihad ve cihada niyet vardır. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Bütün Müslümanlar kardeştirler.

“Müslümanlar kendilerinden olmayanlara (düşmanlara) karşı bir tek eldirler, elbirliği ile hareket ederler.

………

“Müslümanların kanları birbirine eşittir. Zimmetlerini onların en hafifleri, en uzaktakileri bile yerine getirme gayretini gösterirler.

“İyi bilmelisiniz ki, ne bir kâfir için bir mü’min, bir Müslüman öldürülür, ne de onlardan taahhüd sahibi olanlar, taahhüdlerinden dolayı harbî olan kâfirler için öldürülürler.

“İslâmda, değiş-tokuş yoluyla mehirsiz evlenme yoktur.

“Kadın, ne halasının, ne de teyzesinin üzerine nikâhlanıp bir araya getirilebilir. Kocasının izni olmadıkça, kadının onun malından bir şey dağıtması, vermesi helâl ve câiz değildir.

“Kadın, yanında bir mahremi bulunmadıkça üç günlük yola gidemez.

“İyi biliniz ki, vâris için vâsiyete lüzum yoktur. Ayrı din sahipleri birbirlerine vâris olamazlar.

“Parmakların her birisinde diyet, onar devedir.

“Kemiği görünen derin yaralardan herbirisinde diyet beşer devedir.

“Sabah namazı kılındıktan sonra güneş doğuncaya kadar bir başka namaz kılınmaz.

“İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar da bir başka namaz kılınmaz.

“Sizi iki günün orucundan nehyederim: Biri Kurban Bayramı günü, diğeri de Ramazan Bayramı günü orucudur.

“Ben, size ancak anlayacağınız, tutacağınız yolu gösterdim.”1

Resûl-i Ekrem, Fetih Hutbesinde Sikâye ve Hicâbe hizmetleri dışında kalan, Cahiliyye Devrine âit bütün iş, muâmele ve dâvâların ortadan kaldırıldığını beyan buyurmuştu.

Hacılara su dağıtma vazifesi olan Sikâye, o sırada Peygamberimizin amcası Hz. Abbas’ın uhdesinde idi.

Kâbe’ye hizmet vazifesi olan Hicâbe ise, Osman bin Talhâ’da bulunuyordu.

Hz. Abbas, Peygamberimize müracaat ederek bu iki vazifenin de kendilerine verilmesini istedi. Ancak, Resûl-i Ekrem, eskiden olduğu gibi sadece Sikâye vazifesinin kendilerinde kalmasını uygun gördü.

Resûl-i Kibriyâ, Kâbe’nin anahtarını elinde tutuyordu. Bir çok Müslüman bu şerefli vazifeyi üzerine almak arzusunu taşıyordu. Fakat Efendimiz, Osman bin Talhâ’yı huzuruna çağırdı ve “Muhakkak ki Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ Sûresi, 58) âyet-i kerimesini okuduktan sonra, “Ey Osman! İşte anahtarın al! Bugün iyilik ve ahde vefâ günüdür!”2 dedi ve Kâbe’nin anahtarını yine ona teslim etti.3 Osman bin Talhâ anahtarı alıp giderken Resûl-i Ekrem, “Sana zamanında söylemiş olduğum şey, vuku bulmadı mı?” diye sordu.

Hz. Osman bin Talhâ aralarında geçen hâdiseyi hatırlayarak Resûlullahı tasdik etti.

“Evet, şehâdet ederim ki, sen, şüphesiz Allah’ın Resûlüsün.”1

Peygamber Efendimizin, Osman bin Talhâ’ya hatırlatmak istediği hâdise şuydu:

Hicretten önceydi. Osman bin Talhâ henüz Müslüman olmamıştı. Peygamberimiz bir gün Kâbe’ye girmek istemiş, fakat Osman bin Talhâ buna mâni olmuştu. Mâni olmakla kalmamış, Efendimize kaba, katı ve nâhoş davranmıştı. Resûl-i Ekrem ise, bundan dolayı asla hiddete kapılmamış ve istikbâl semâlarına İslâmın gür sedasının pek yakında hâkim olacağını görür gibi sükûnet ve mülayim bir edâ ile, “Ey Osman” demişti. “Ümit ederim ki, bir gün gelecek sen, beni bu anahtarı elde etmiş ve istediğim yere koymakta, arzu ettiğim kimseye vermekte serbest olacağım bir mevkiide bulursun.”

Osman bin Talhâ, “O zaman Kureyş müşrikleri kuvvetten düşmüş, yok olmuş demektir” cevabını verince de, Peygamberimiz, “Hayır, ey Osman! Asıl o gün Kureyş hakiki kuvvet ve şerefe kavuşacaktır!”2 buyurmuştu.

Mekkelilerin Peygamberimize bîatı

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, umumî af ilân ettikten sonra, Safâ Tepesine çıkıp orada Kureyşlilerin bîatını kabul etti. Seneler önce, aynı tepede peygamberliğini açıktan ilân edip muhalefetle karşılanırken, şimdi aynı tepe üzerinde aynı kimselerden İslâmiyet üzere bîat alıyordu.

Erkeklerin Allah’a îmân, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in (a.s.m.) Onun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederek İslâmiyet ve cihad üzerine yaptıkları bîatı, kadınların bîatı takib etti.

Kadınlar şu hususlar üzerine peygamberimize bîat ettiler:

1. Allah’a hiçbir zaman ortak koşmamak,

2. Hırsızlık yapmamak,

3. Kız çocuklarını öldürmemek,

4. Zinâ etmemek, iffetini korumak,

5. Herhangi bir iyilik hususunda Allah Resûlüne isyân etmemek.1

Kadınlar tâifesinin başında Hz. Ali’nin hemşiresi Hz. Ümmühanî, Âs bin Ümeyye’nin kızı Ümmü Habîb, Attab ibni Esîd’in halaları Erva, Ebû Âs’ın kızı Âtikâ, Hâris bin Hişâm’ın kızı ve Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin karısı Ümmü Hakîm, Hâlid bin Velid’in kızkardeşi Fâhita gibi Kureyş kadınlarının meşhurları bulunuyordu. Aralarında Resûl-i Ekremin haklarında nerede görülürlerse görülsünler, öldürülsünler buyurduklarından biri olan Ebû Süfyan’ın karısı Hind de vardı. Tanınmamak için kıyafet değiştirerek kadınlar arasına katılmıştı. Geçmişte, Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı giriştiği hareketlerden pişmanlık duyar bir hali vardı. Yaptığı her şeye rağmen Kâinatın Efendisi İslâmiyetle şereflendiğini duyduğu Hind’i affetti ve onun da bîatını kabul etti.

Saadete kavuşan insan, sevdiklerinin de kendisiyle aynı saadet lezzetini paylaşmasını gönülden arzu eder. Bu, insanoğlunun fıtratında varolan bir duygudur.

Hz. Ebû Bekir, îmân edip bu saadeti yaşayanlardan biri idi. Ama babası Ebû Kuhâfe henüz bu saadetten mahrumdu. Mesûd oğul, babasının bu nimeti, bu huzur ve saadet lezzetini kendisiyle paylaşmasını istiyordu. Bu maksatla elinden tutarak onu Peygamber Efendimizin huzuruna getirdi.

“Beni Rabbim terbiye etti, o ne güzel bir terbiyecidir” buyurarak Cenâb-ı Hakkın müstesna terbiyesi altında ahlâken kemâle erdiğini ifâde eden Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in ihtiyar babasını alıp yanına getirmesinden müteessir oldu ve “İhtiyara, getirme zahmeti vermeseydin de, onu evinde ziyâret etseydik olmaz mıydı?” buyurarak nezâket ve tevazuunu izhar etti.

İlâhî terbiye ile yetişen kaynaktan ders alan Hz. Ebû Bekir ise, “Yâ Resûlallah! Senin onun yanına gitmenden, onun senin yanına gelmesi daha muvafıktır” dedi.

Bu kısa konuşmadan sonra Peygamberimiz, mübârek ellerini âmâ Ebû Kuhâfe’nin göğsüne koyup sığadıktan sonra, “Müslüman ol, ey Ebû Kuhâfe” dedi.

Bu söze muhatab olan Ebû Kuhâfe derhal Müslüman olup oğlunun saadetine saadet kattı.1

İslâmın amansız düşmanlarından Ebû Süfyan’ın karısı Utbe kızı Hind’in affedilmesi, nerde görülürse görülsünler, öldürülecekler listesine alınanlar için bir ümit kapısı açtı. Vakit geçirmeden onlar da bu ümit kapısından girerek İslâmiyetle şereflendiler. Hz. Resûlullahın geniş affına uğradılar. İkrime bin Ebî Cehil, Abdullah bin Ebî Sarh, Safvan bin Ümeyye, Süheyl bin Amr, Hz. Hamza’nın katili Vahşî, şâir Abdullah bin Zeb’ârî, Hâris bin Hişâm, Enes bin Züneym bunlar arasında yer alıyorlardı. Dünya tarihinde acaba, en amansız düşmanlarına karşı böylesine lütufkâr ve merhametli davranıp onları affeden onlara kalbinde yer verip safına alan bir başka şahsiyete rastlanabilir mi?

Mekke artık fethedilmişti. Yüzlerde, gönüllerde sevinç vardı. Şehirde müstesnâ bir bayram havasının neşesi hâkimdi.

Bu sırada bir bedevînin Peygamberimizin yanına yaklaştığı görüldü. Bir peygamberin karşısında bulunmanın verdiği heyecan ve haşyet altında bedevî tir tir titriyordu.

Durumu fark eden Resûl-i Kibriyâ, “Ne oluyor sana, kendine gelsene! Ben, bir hükümdar değilim. Ben, güneşte kurutulmuş et parçaları yiyerek geçinmiş olan Kureyşli bir kadının oğluyum”1 buyurdu.

Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz, eşsiz bir tevazu örneği veriyordu. O, hükümdar bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında muhayyer bırakıldığında da “kul bir peygamber” olmayı tercih etmişti.2

Gönül deryasında hâkim olan her zaman tevazû idi. Resûl-i Kibriyânın bu mübârek sözlerine muhatab olan bedevî, rahatladı ve titremesi geçti.

Mekke fethedilmişti. Resûl-i Ekrem ise henüz bu mübârek beldeden ayrılmamıştı.

Her nasılsa Mahzumoğulları Kabilesinden Fâtıma bint-i Esved adındaki kadın bir hırsızlık yapmıştı. Kadın itibarlı ve soylu idi ve Kureyş yanında da hatırı sayılıyordu.

Haliyle Peygamberimizin bu durumdan haberi oldu. Hırsızlıkta bulunanın elinin kesileceğini herkes biliyordu. Ama düşünüyorlar ve birbirlerine soruyorlardı: “Yüksek mevkiye sahip bu kadının eli nasıl kesilebilir?”

Âile halkı, Fâtıma’nın elini kesmeden kurtarmak için bir ümit ışığı arıyorlardı. Birinin Hz. Resûlullah katında şefaatçı olmasını istiyorlardı. Ne var ki, kimse buna cesaret edemiyordu.

Sonunda Üsâme bin Zeyd Hazretleri bu vazifeyi üzerine aldı. Üsâme, Peygamberimiz tarafından fazlasıyla sevilen bir Sahabî idi. Bu sevgiye güvenmiş olacak ki, bu görevi üzerine almaya yanaşmıştı.

Hz. Üsâme, kadının affedilmesini dileyince Resûl-i Ekrem Efendimizin rengi birdenbire değişti.

“Sen, kötülüğün önüne geçmek için Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affedilmesi hakkında mı benimle konuşuyorsun?” diye buyurdu.

Hz. Üsâme, üzgün bir edâ içinde, “Yâ Resûlallah! Bu uygun olmayan hareketimden dolayı Allah’tan affım için duâ et!” dedi.

Hz. Üsâme’ye dersini veren Peygamber Efendimiz (a.s.m.), akşam olunca da, ayağa kalktı ve Allah’a hamd ve senâda bulunduktan sonra halka dersini şöyle verdi:

“Sizden evvelkileri şu davranışları mahvetmiştir: Onlar, asil, soylu birisi hırsızlık yaptığı zaman onu serbest bırakırlardı. Zâif, güçsüz birisi hırsızlık edince de ona hemen ceza verirlerdi.

“Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Fâtıma bint-i Muhammed, hırsızlık edecek olsaydı, muhakkak onun da elini keserdim!”

Bundan sonra kadının elinin kesilmesini emretti. Kadının eli bu emir üzerine derhal kesildi.

Kadın da güzelce tevbe etti ve evlendi. Ondan sonra sık sık Hz. Âişe’nin yanına gelir giderdi.1

Bu davranışıyla Peygamber Efendimiz, milletlerin bekası için vazgeçilmez bir şart olan adaletin eşsiz bir örneğini sergiliyordu.

Mekke çevresinin putlardan temizlenişi

Peygamber Efendimiz, Kâbe ve Mekke’nin içini putlardan temizlediği gibi, şehrin etrafındaki putları da yok etmek istiyordu.

Bu maksatla Hz. Hâlid bin Velid’i otuz kişilik bir birlikle Nahle mevkiine bulunan Uzzâ putunu yıkıp parçalamaya gönderdi. Kureyş yanında en büyük put sayılan Uzzâ’yı Hz. Hâlid emir gereği gidip yıktı.1

Efendimiz, Müşellel adındaki dağın tepesinde bulunan Menât putunu yıkmak için de Sa’d bin Zeyd el-Eşhel’i gönderdi. Menât; Evs ve Hazreç kabilelerinin putu idi. Emri alan Sa’d bin Zeyd beraberindeki Müslümanlarla giderek Menât’ı yıkıp geri döndü.

Yine müşriklerin taptıkları meşhur putlardan biri de Süva’ idi. Bu put, Mekke’ye üç mil uzaklıkta bir yerde bulunuyordu. Kinâneoğulları, Hüzeyliler ve Müzeynelerin bu putunu yıkmak için Resûl-i Ekrem, Amr bin Âs Hazretlerini gönderdi. Amr, verilen vazifeyi yerine getirerek Mekke’ye geri döndü.2

Mekke’nin fethi ile böylece, hem Mekke’nin içi dışı putlardan temizlendi, hem de Kureyşin gönlü şirkten, Tevhid nuruyla tertemiz hale geldi.

Exit mobile version