
Efendimiz S.A.V'in [
Mekke ] Hayat'ı

Şakk-ı Kamer Mu'cizesi
Kureyşli müşrikler, Resûl-i Ekrem Efendimizin davasını tasdik eden bir çok
mu’cizeye şâhid oldukları halde, yine de inad ve inkârlarından vazgeçip ona
sadakat ellerini uzatmıyorlardı. Gördükleri her mu’cizeye bir kulp takarak
nazarlarda küçük ve basit bir hâdiseymiş gibi göstermek isteyerek, hem
kendilerini, hem de halkı aldatma yoluna gidiyorlardı. Zaman zaman da
akıllarınca Resûl-i Ekremi güç durumda bıkakmak niyetiyle kendilerince meydana
gelmesini mümkün görmedikleri isteklerde bulunuyorlardı. “Eğer, gerçekten Allah
tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, şunu şunu yap, şunu şunu göster
de, görelim” diyorlardı.
Bu isteklerde bulunurken maksatları imân etmek değildi. Bilakis Kâinatın
Efendisini güç durumda bırakmaktı. Fakat, Cenab-ı Hak, müşriklere karşı sevgili
Resûlünü hiç bir zaman güç durumda bırakmıyor ve hiç bir zaman muâvenet ve
muhafazasını üzerinden eksik etmiyordu.
Yine bir gün Kureyş’in ileri gelenlerinden Ebû Cehil, Velid bin Muğire gibilerin
de içinde bulunduğu bir grup müşrik, Peygamber Efendimize gelerek, “Eğer sen,
gerçekten söylediğin gibi Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen
bize Ay’ı ikiye ayır. Öyle ki, yarısı Ebû Kubeys Dağı, diğer yarısı Kuaykıan
Dağı üzerinde görülsün” dediler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Şayet bunu yaparsam, îmân eder misiniz” diye sordu.
Onlar, “Evet, îmân ederiz” dediler.
Dâvâsında haklı ve doğru olduğunu göstermek için mu’cizeyi istemek Peygamberin
vazifesidir. İstenilen mu’cizeyi yaratan ise Cenâb-ı Hak’tır.
Ay’ın bedir haliydi, yani en güzel göründüğü 14. gecesiydi. Kâinatın Efendisi,
Allah’ın emir ve iradesi dâiresinde hareket eden Ay’a şehâdet parmağıyla işâret
etti. Bu işaret-i Nebevî kâfi geldi ve ay ikiye ayrıldı. Öyle ki yarısı
müşriklerin istedikleri gibi Ebû Kubeys Dağı üzerinde, diğer yarısı ise Kuaykıan
Dağı üstünde iki parça halinde göründü.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, orada bulunan halka, “Şahid olunuz! Şahid olunuz!”1
diye seslendi.
Bu ap açık mu’cize karşısında da müşrikler, inad ve inkârlarından vazgeçmediler.
Üstelik, “Bu da Ebû Kebşe’nin oğlunun bir sihridir”2 diyerek asılsız bir
te’vilde bulunarak kendi kendilerini aldatma ve teselli etme yoluna saptılar.
Gözleri önünde cereyan eden hâdiseyi elbette inkâr edemezlerdi. İnkâr
edemedikleri için de, çıkar yol olarak “sihirdir” demek zorunda kalıyorlardı!
Etraftan gelenlerin aynı hâdiseyi haber vermeleri
Sırf Resûl-i Ekrem Efendimizin davasına tasdik etmemek için bu apaçık mu’cizeye
“sihirdir” diyen müşrikler, aralarında şöyle konuşmaktan da edemediler:
“Şayet Muhammed büyü yaptı ise, bu büyüsü bütün yeryüzünü kaplayamaz ya!
Etraftan gelecek olan yolculara soralım, bakalım onlar da gördüklerimizi
görmüşler mi?”3
Etraftan gelen yolculara sordular. Onlar da aynısını gördüklerini itiraf
ettiler. Bütün bunlara rağmen, ruhen ve kalben tefessüh etmiş, şirkle
gönüllerini kirletmiş müşrikler, “iman ederiz” va’dinde bulundukları halde
inanmadılar, ebedî saâdetin kaynağına koşmadılar. Üstelik arkasından da şöyle
dediler:
“Yetim-i Ebû Talib’in sihri semâya da tesir etti!”1
Müşriklerin, Peygamber Efendimizin bu parlak mu’cizesini inkâr etmeleri üzerine,
Cenab-ı Hak, inzal buyurduğu âyet-i kerimelerde hâdisenin vuku bulduğunu
bildirip, onlarınsa imansızlıkta, yalanda diretip durduklarını beyân etti:
“Kıyâmet yaklaştı, ay yarıldı.
“Onlar bir mu’cize görseler yüz çevirir ve ‘Bu kuvvetli bir sihirdir’ derler.
“Peygamberi yalanlayıp kendi heveslerine uydular. Fakat takdir edilen herşey bir
gayeye ulaşacaktır.”2
* * *
Hz. Ebû Bekir'in Übey bin Halef ile Bahse Girmesi
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, peygamber olarak gönderildiği sırada Doğu Roma ile
İran, dünyanın en büyük devleti idiler.
Bi’setin 5’inci, yâni Milâdi 613 senelerinde bu iki komşu ve rakip devlet,
birbirleriyle kanlı bir muharebeye girişmişlerdi. İran devleti tahtında Hüsrev
II, Rum İmparatorluğunda ise Herakliüs bulunuyordu.
İran orduları, Rum kuvvetlerini denize dökünceye kadar takip etmiş, Suriye’deki
bütün mukaddes şehirleri ele geçirmiş, Mîladî 614 senesinde bütün Filistin’i ve
Kudüs-ü Şerifi istila etmişti. Bu istilâ esnasında bütün kiliseler yıkılmış,
bütün dinî binalar tahrip ve telvis edilmişti. İranlılara katılan yirmi altı bin
kadar Yahudi, altmış binden fazla Hıristiyanı kılıçtan geçirmişti. İran
Kisra’sının sarayı (30.000) ölünün kafatasıyla donatılmıştı!
Bu istilâ tufanı burada da durmamıştı. Mısır’ı da basmış, Mîladın 616 senesinde
İranlılar bir taraftan Nil vadisini işgal ederek İskenderiye’ye ulaşmışlar,
diğer taraftan bütün Anadolu’yu istilâ ederek İstanbul’un Boğaziçi sahillerine
kadar gelmişler. Doğu Roma İmparatorluğunun başşehri olan Kostantiniye
(İstanbul) şehri karşısında görünmüşlerdi. Böylece Irak, Suriye, Filistin, Mısır
ve Anadolu’yu saltanatları altına almışlardı.
Hülasa; çarpışma 616 senesinde Doğu Roma İmparatorluğunun tar ü mâr edilmesi ve
bir daha kımıldamayacak şekilde yere serilmesiyle son bulmuştu.
Rumlar, ehl-i kitaptı, Hıristiyan idiler. İranlılar ise kitapsız, âhirete
inanmaz, ateşperest idiler.
Romalıların bu mağlubiyet haberi Mekke’ye ulaşınca müşrikler sevinmişler,
şımarmışlar, Müslümanlar ise üzülmüşlerdi.
Müşrikler bu hâdiseyi vesile yaparak Müslümanları rahatsız etmeye ve “Siz ve
Hıristiyanlar ehl-i kitapsınız. Biz ve İranlılar ise ümmiyiz. İranlı
kardeşlerimiz, sizin Rum kardeşlerinize galabe çaldı. Biz de, sizinle muharebeye
girişirsek, sizi mağlup ederiz” diyerek şamataya başladılar.
Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bir mu’cizesi olmak üzere Cenâb-ı Hak,
Rûm Sûresini indirip mü’minlerin üzüntüsünü giderdi:
“Elif lâm mim.
“Rumlar, size yakın bir mevkide mağlûp düştüler. Fakat bu mağlûbiyetlerinden
sonra, birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Evvelce de, sonra da hüküm
Allah’ındır. O gün mü’minler Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir. O dilediğine
yardım eder. Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır.
“Bu Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden dönmez; lâkin insanların çoğu bunu
bilmez.”1
Bu âyetler nâzil olduğu zaman, Rum imparatorluğu öylesine perişan olmuştu ki,
dahilî isyanlarla devlet inhilale uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış,
İmparator Herakliüs, İstanbul’u terk ederek Kartaca’ya kaçmayı bile kurmuştu.
İranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile şu sulhü teklif
etmişlerdi: İmparator, İranlılar tarafından istenen herşeyi verecektir! Bu
cümleden olarak bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın
teslim edecektir.
Rum İmparatorluğu da bütün bu ağır ve zillet taşır şartları kabul etmiş, bu
esaslar üzerinde anlaşmayı imzalayarak murahhaslar göndermişlerdi. Bu
murahhaslar İranlıların yanına vardığı zaman İran Kisrası Hüsrev, “Bu yetmez!
Bizzat İmparator Herakliüs karşıma zincirler içinde gelerek ilâhına bedel, ateş
ve güneşe tapmalıdır” diyecek kadar mağrurane ifadede bulunmuştu.
Böylesine büyük bir hezimetten sonra, Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp
yeniden galip geleceklerine katiyyetle hükmetmek şöyle dursun, ihtimal vermek
bile akılların havsalasına sığacak birşey değildi.
İşte böyle bir hengamede Cenâb-ı Hak, yukarıdaki âyet-i kerimelerle Resulüne
Rumların kısa bir zaman sonra galip geleceklerini mu’cizane haber veriyordu.
Hz. Ebû Bekir ve Übey bin Halef
Hz. Ebû Bekir, bu âyetleri Resul-i Kibriya Efendimizden (a.s.m.) dinler dinlemez
onları, Mekke’nin bir tarafında yüksek sesle okudu. Sonra da o sevinen
müşriklere, “Rumlar, birkaç sene sonra İranlılara muhakkak galebe çalacaklar”
dedi.
Müşrikler şaşırdılar. Bahsettiğimiz gibi büyük bir hezimete uğramış, âdetâ yerle
bir olmuş bir imparatorluk bir daha nasıl canlanacak ve İranlılara galebe
çalacaktı!
Bu durumu havsalalarına sığdıramadıklarından içlerinden Übey bin Halef, “Yalan
söylüyorsun,” dedi. “Haydi aramızda bir müddet tayin et, seninle bahse girelim.”
Hz. Ebu Bekir kabul etti. On deve üzerinde bahse girip üç sene müddet tayin
ettiler.1
Hz. Ebû Bekir gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdi. Resûl-i Kibriyâ,
“Âyetteki “bid“den (yani bir kaç seneden) maksat, üçten dokuza kadar olan
seneler demektir.
Develerin sayısını artır. Müddeti de uzat” buyurdu.
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir çıktı. Übey’e rastgeldi. Übey, “Galiba pişman oldun”
dedi.
Hz. Ebû Bekir, “Hayır” dedi. “Gel seninle bahsi arttıralım. Müddeti de uzatalım.
Haydi dokuz seneye kadar yüz deve yapalım.”
Übey de, “Haydi yapalım” diyerek kabul etti.
Hz. Ebû Bekir, Mekke’den ayrılacağı sıralarda, Übey bin Halef yakasına yapıştı
ve “Sen, Mekke’den ayrılırsan, bahisde kazanacağım develeri ödemeyeceğinden
endişe ediyorum. Bana bir kefil göster” dedi.
Hz. Ebû Bekir de oğlu Abdurrahman’ı kefil gösterdi.
Übey bin Halef de Uhud Harbine çıkmak istediği zaman Abdurrahman, gidip onun
yakasına yapıştı ve “Vallahi, bana bir kefil göstermedikçe, seni bırakmam” dedi.
Übey bin Halef de kefil gösterdikten sonra Uhud Harbi için yola çıktı.
Übey bin Halef, Uhud Harbinde Resûl-i Kibriyâ Efendimizin kılıcından aldığı bir
yaradan öldü.
Mağlubiyetlerinden 9 yıl sonra, Rumlar, birdenbire canlanarak hiç beklenmedik ve
umulmadık bir saldırışla İranlıları dehşetli bir bozguna uğrattılar. Buna da
Müslümanlar çok sevindiler, müşrikler ise son derece üzüldüler.
Hz. Ebû Bekir, 100 deveyi Übey bin Halef’in kefilinden ve mirasçılarından alıp
Peygamber Efendimize getirdi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Onları sadaka olarak
dağıt” buyurdu.
Kur’ân-ı Azimüşşânın istikbâlden haber veren ve Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bir
mu’cizesi sayılan bu haberin ortaya çıkması üzerine Mekkeli müşriklerden
bazıları Müslüman oldular.1
* * *
Müslümanlara Karşı Boykot
Bi’setin 7. senesi (Milâdi: 617). Bu tarihe kadar İslâmın inkişâfına mani olmak
gayesiyle müşrikler tarafından girişilen her teşebbüs akîm kalmıştı. Üstelik
İslâmiyet, daha da hızlı inkişâf kaydediyordu. Müslümanların sayısı günden güne
her türlü şiddet ve mukavemete rağmen artıyor ve İslamın nuru Mekke dışındaki
kabileleri de kucaklamaya başlıyordu.
Hazret-i Ömer ve Hazret-i Hamza gibi iki kahraman İslâm safına katılmış
bulunuyordu. Hazret-i Ömer, önceki halin tam tersine İslâm davasını bütün güç ve
gayretiyle benimsemiş, âdeta İslâmın sağ kolu olmuştu. Bu durum, Müslümanlara
cesaret ve moral verirken, müşrikleri ise fazlasıyla sarsmış ve onları derinden
derine düşündürmüştü.
Bütün bunlar, Kureyş müşriklerini son derece tedirgin edip endişeye sevkediyor
ve yeni kararlar almaya, yeni plânlar tertiplemeye zorluyordu.
Müşrikler, işkence yapmakla, şiddet göstermekle kimseyi dininden çeviremeyecek,
İslâmın ilerleyip yayılmasına engel olamayacaklarını anlamışlardı. Nasıl ki,
akıl almaz işkence ve zulümlere rağmen tek bir Müslüman dahi dininden
dönmemişti.
Şu halde, bütün bunların dışında başka bir siyaset takip etmeleri gerekiyor ve
bu yolda karar almaları lazım geliyordu. Öyle yaptılar. Vakit geçirmeden bir
araya geldiler. Uzun uzadıya düşünüp taşındıktan ve aralarında müşavere ettikten
sonra, gerek Müslüman ve gerekse gayr-ı müslim olsun, Haşimoğullarından
tamamıyla münasebetlerini kesmeye karar verdiler.
İttifakla aldıkları bu kararın maddelerini de bir sahife üzerinde şöyle tesbit
ettiler:
1. Haşim ve Muttaliboğulları ailelerinden kız alınmayacak.
2. Haşim ve Muttaliboğulları ailelerine kız verilmeyecek.
3. Haşim ve Muttaliboğullarına hiç bir şey satılmayacak.
4. Haşim ve Muttaliboğullarından hiç bir şey satın alınmayacak.1
Bu andlaşmaya akıllarınca kudsi bir mahiyet vermek için de yazılı sahifeyi Kâbe
duvarına astılar. Ayrıca, bu anlaşmaya aykırı davranmayacaklarına dair and
içtiler.2
Bu boykot, Hâşim ve Muttaliboğullarının vücudunu ortadan kaldırmaya ve köklerini
kazımaya müteveccihti. Bu durum karşısında Haşim ve Muttaliboğulları aileleri
artık dağınık bir şekilde ayrı ayrı semtlerde oturamazlardı. Ebu Leheb hariç,
Mekke’nin kuzey tarafında bulunan Şi’b-i Ebu Talib (Ebu Talib Mahallesi) denilen
yere topluca taşındılar.3
Artık bu mahalle sakinleriyle bütün münasebetler kesilmişti. Kazara oraya
gidenler olsa ağır bir şekilde azarlanıyorlardı.
Müşrikler, boykota uğrayanların toplandıkları mahalleye yiyecek içecek nâmına
bir şey sokmuyorlardı. Sadece, hac mevsiminde dışarı çıkıp alış verişte
bulunmalarına sözde müsâade ediyorlardı. Sözde diyoruz, çünkü, o zaman da, çarşı
pazarda, köşe başlarında durarak onlara bir şey aldırmamak için ellerinden gelen
her türlü engellemeyi yapıyorlardı. Hatta, zaman zaman satıcıları, onlara mal
satmamak için tehdit bile ediyorlardı. Bazen de, bin bir türlü dalavere ve
hileye başvurarak satıcıların ellerinden mallarını alıp, boykota uğrayanlara bir
şey bırakmamaya çalışıyorlardı.
Ebû Leheb, Haşimoğullarından olmasına rağmen, öz kardeşlerinin, hısım ve
akrabalarının açlıktan ölmesini istiyor ve bu hususta elinden gelen her türlü
gayreti gösteriyordu.
Mekke’ye yiyecek maddeleri getiren kervanları şehrin dışında karşılıyor ve “Ey
tacirler! Haşimoğullarına bir şey satmayın! Fiyatları yüksek söyleyin ki almaya
güçleri yetmesin. Benim, servet sahibi olduğumu bilirsiniz. Söz verdiğim zaman
da mutlaka sözümü yerine getiririm. Yiyecek, giyecek mallarınızın kıymetini bir
kat arttırın. Üst tarafını ben öderim!” diyor ve Müslümanların, açlıktan feryad
eden çocuklarının yanına boş dönmelerine sebep oluyordu.
Çocukların açlıktan gelen acıklı ve yürek parçalayıcı feryadlarına müşrikler
kulaklarıyla birlikte gönüllerini de tıkamışlardı. Taşları parçalayacak raddeye
varan bu feryadlardan âdeta emsalsiz bir zevk alıyorlardı. İmansızlığın, inkâr
ve küfrün insanı hemcinsine karşı dahi olsa ne kadar merhametsiz ve gaddar bir
duruma getirdiğinin bu hâdise ibretli bir misalidir.
Boykota uğrayanlar dışardan fazla bir şey alamadıklarından haliyle şiddetli bir
açlık ve kıtlıkla karşı karşıya kaldılar. Öyle ki bazıları, yiyecek bir şey
bulamadıklarından ağaç yaprakları, hatta orada burada ele geçirdikleri kuru deri
parçalarını ateşe tutup yemeye başladılar.
Bununla birlikte, Müslümanların bu haline acımayanlar da yok değildi. Bir gün
Hz. Hâtice’nin kardeşi oğlu Hakim bin Hizam, bir deve yükü un göndererek onu
Şi’b’deki sıkıntıdan kurtarmaya çalışmıştı.
Yine bir gün, kölesinin sırtına buğday yükletip halası Hz. Hâtice’ye
götürüyordu. Yolda Ebû Cehil’e tesadüf etti.
Ebû Cehil, ona, “Sen, Haşimoğullarına yiyecek götürüyorsun öyle mi? Vallahi,
gidemezsin. Gitmeye kalkarsan, bu hareketini Mekke’de açıklayıp seni rezil
ederim” dedi. O sırada Ebü’l Bahteri yanlarına çıkageldi ve Ebu Cehil’i muâheze
ederek, “Sana ne oluyor? Halasına bir miktar buğday götürmek isteyen bir insana
mani olmak doğru değildir” diye konuştu.
Ancak, Ebû Cehil inad ve ısrarından vazgeçmiyordu. Bunun üzerine Ebü’l Bahteri
ile birbirlerine girdiler. Ebü’l Bahteri, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiği
ile vurup onun başını yardı ve üzerine çullanıp yumruklamaya başladı.
Yine bu meyanda akrabalık gayretiyle Haşimoğulları ve Müslümanlara yardımını
esirgemeyenlerden biri de Hişam bin Amr bin Hâris idi. Bir kaç kere müşriklerden
habersiz Şi’b’de bulunanlara develerle yiyecek götürmüştü.
Boykota uğrayanların ihtiyaçlarını gidermek için başta Peygamber Efendimiz olmak
üzere Ebu Talib ve Hz. Hatice varlıklarını harcadılar. Fakat yine de, onları
açlık ve kıtlıktan kurtaramadılar.
Şi’b’de korkunç bir açlık hüküm sürmeye başlamıştı. Bütün bunlar niçin
yapılıyordu? Tek bir şey için: Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’i (a.s.m.) teslim
almak.
Müşrikler, bu tarz bir tatbikat ile maksatlarına erişeceklerini zannediyorlardı.
Ne var ki, hâdise tamamen arzularının aksine tecelli etti. Öyle ki Müslümanlar
ve Haşimoğulları bu abluka devresinde Efendimizi korumaya ve muhtemel
tehlikelere karşı muhafazaya son derece dikkat gösteriyorlardı. Hatta, Ebû
Talib, herhangi bir su-i kasda ma’ruz kalabilir ihtimaline binaen geceleri
Peygamberimizi yanına alıyor veya adamlarıyla bekletiyordu.
Bi’setin yedince senesi Muharrem ayı başında başlatılan bu boykot tam üç sene
sürdü. Bu zaman zarfında müşriklerin Müslümanlara çektirdikleri sıkıntı, açlık
ve kıtlık da İslamın gelişmesine engel olamadı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün
bu sıkıntılı ve ağır şartlar altında, yine tebliğ vazifesini hakkıyla ifâ
ediyor, akrabalarına, Hâşimoğullarına iman ve İslâmı anlatmaktan bir an dahi
geri durmuyordu.
Boykot kaldırılıyor
Boykot uygulamasının 3. senesiydi... Cenâb-ı Hak, müşriklerin Kâbe içine
astıkları mâlum sahifeye bir kurt musallat etti ve durumu vahiy ile Resûlüne
bildirdi. Sahifede, güvenin yemediği sadece “Bismike Allahümme (Allah’ım senin
isminle başlarım)” yazısı kalmıştı.
Resûl-i Ekrem, durumu amcası Ebû Talib’e anlattı. Bunun üzerine Ebû Talib gidip
müşriklere şu teklifte bulundu:
“Kardeşim oğlunun bana haber vermesine göre, Allah sizin Kâbe’de astığınız
sahifeye bir kurt musallat etmiş ve (Allah) lafzı dışında bulunan, zulüm,
akrabalarla münasebeti kesme ve iftirâ gibi ifadeleri yiyip bitirmiştir.
“Kâbe’ye gidip sahifeye bakınız. Eğer yeğenim doğru söylemişse, bu zulüm ve kötü
davranışınızdan vazgeçiniz. Eğer—hâşâ—yalan söylemişse, ben onu size teslim
edeceğim. Onu öldürmek veya diri bırakmak hususunda serbestsiniz.”1
Kâbe’ye giden müşrikler Ebû Talib’in anlattıklarının aynısını gözleriyle
gördüler. Hayret içinde kalmalarına rağmen, yine de Peygamber Efendimizin bir
mu’cizesi olarak kabul etmediler ve “bu da bir sihirdir” diyerek nûra gözlerini
kapadılar.
Bununla birlikte bu hâdise boykot havasının şiddetini bir derece kırdı. Boykot
kararının aleyhinde hatırı sayılır bir kaç kişi de ortaya çıkınca, bi’setin 10.
yılı, Milâdî 619 senesinde, Kureyş’in hudut tanımaz inad ve küfürlerinin eseri
olan bu uygulama ortadan kaldırıldı. Anlaşmanın feshedildiği halka duyuruldu ve
boykot kararlarının yazılı bulunduğu sahife yırtılıp atıldı.
Böylece müşrikler, “vazgeçilmez bir karar” olarak vasıflandırdıkları zulüm ve
dalâlet kokan bir karardan da dönmüş oluyorlardı. Bu, şirkin iman önünde
mağlubiyetinin açıkça bir kere daha ilânı idi.
Bu üç senelik muhasara öylesine şiddetli ve sıkıntılı geçmişti ki, Resûl-i Ekrem
Efendimiz bu hâdiseyi seneler sonra bile unutmamıştı. Mekke’nin fethine
geldikleri sırada, Minâ’dan Mekke’ye ineceği zaman, “Ertesi günü inşallah
varacağımız yer, Kinâneoğullarının yurdu, yâni Muhassab olacaktır ki, burada
Kureyş ve Kinâneoğulları, küfür ve inkâr üzerine söz ve fikir birliği
yapmışlardı”1 diyerek, o acı günleri ashabına hatırlatmıştı.
* * *
İslâmın Yayılması ve Efendimize Yapılan İlâhî İkaz
Bir grup Hıristiyanın Müslüman olması
Boykot uygulamasının kaldırılması Peygamberimiz ve Ashab-ı Kirama geniş bir
nefes aldırdı. Bu sırada peş peşe İslâm sinesine koşmalar görüldü.
İslâma gönül verenler arasında yirmi kadar Hıristiyan da vardı. Bunlar,
Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlardan Peygamberimiz ve İslâmiyet hakkında
duyduklarını yerinde araştırmak için Mekke’ye gelmişlerdi.
Kâbe’nin yanında Peygamber Efendimiz ile buluşan Hıristiyan grup, bir çok
sorular sordular. Sorularına mükemmel cevaplar alınca sevindiler.
Daha sonra Resûl-i Ekrem, kendilerini Allah’ın birliğine imana davet etti,
Kur’ân okudu. Kur’ân’ın azameti karşısında gönülleri İslâma karşı muhabbetle
doldu. Gözyaşları arasında, yirmisi birden orada İslâmiyetle müşerref oldu.
Hâdise, Kureyşli müşrikleri fenâ halde kızdırdı. Putperestlerin Müslüman
olmasını engellemeye çalışırlarken, şimdi de Hıristiyanlar kendi ayaklarıyla
gelip, İslâmiyete giriyorlardı.
Başta Ebû Cehil olmak üzere bir kısım müşrik, onların yolunu keserek, binbir
hakaretten sonra, “Allah belânızı versin! Sizler, bu adamın ne dediğini öğrenmek
için buraya gönderilmişken, onunla düşüp kalktınız ve sonunda dininizden
ayrılıp, ona uydunuz. Bu düpedüz bir ahmaklıktır” dediler.
Fakat, İslâmla müşerref olan bu bahtiyarlar, müşriklerin hakaret dolu sözlerine
aldırış etmediler ve “Bize karşı yaptığınız cahilliği, biz size yapamayız”
diyerek, bir güzel cevapta bulundular.
Kasas sûresinin 51-55’nci âyetlerinin bu kimseler hakkında nazil olduğu rivâyet
edilmiştir.1
Efendimize yapılan İlâhî ikaz
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir gün İslâmiyet ve Müslümanlara şiddetli
muhalefetleriyle bilinen Velid bin Muğire, Utbe bin Rebîa, Ümeyye bin Hâlef gibi
birçok Kureyş ileri gelenleriyle konuşuyor, onlara îmân ve Kur’ân
hakikatlarından bahsediyordu.
Zaman zaman muhataplarının dikkatlerini canlı tutmak ve dinlemelerini sağlamak
maksadıyla da, “Nasıl, güzel değil mi?” diye soruyordu.
O sırada bir hak aşığı çıkageldi. Maddî gözden mahrum, fakat mânâ gözü açık bu
zât, Hz. Hâtice’nin dayısı oğlu Ashabdan Abdullah bin Ümmi Mektûm idi. Âmâ
olduğundan Peygamber Efendimizin kimlerle konuştuğunun farkında değildi.
“Yâ Resûlallah,” dedi, “beni irşad et, bana Kur’ân okut, Allah’ın sana
öğrettiklerinden bana birşeyler öğret.”
Efendimizin bütün dikkatini Kureyş ileri gelenleri üzerine İslâmiyeti anlatmak
için teksif ettiğini fark edemediğinden bu arzuzunu birkaç sefer tekrarlayıp
durdu.
Peygamber Efendimiz bu durumdan sıkıldı ve rahatsız oldu. Onunla pek
ilgilenmedi. Zira, o her zaman gelip kendisinden İslâmiyetle ilgili herşeyi
öğrenebilirdi. Ama, Kureyş müşriklerinin ulularını bir daha böyle toplu halde
bulma imkânını elde etmeyebilirdi. Onların İslâmiyeti kabul etmeleri veya
düşmanlıklarından vazgeçmeleri ise, Kureyş’in toptan Müslüman olma mânâsına
geliyordu.
İşte bu sebeple Fahr-i Âlem Efendimiz, dikkatinin dağıtılmak istenişinden
rahatsız olmuştu. Ve bunu haliyle de izhar etmişti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Kureyş ileri gelenleriyle konuşmasını bitirip
kalkacağı sırada vahiy geldi. Gözlerini kapayıp daldı. Abese Sûresi nâzil oldu.1
Sûrede Efendimizin davranışından bahisle şöyle buyuruluyordu:
“Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitip döndü.
“Nereden bileceksin, belki de o günahlarından arınacaktı.
Yahut öğüt alacak ve öğüt kendisine fayda verecekti.
“Öğütle ihtiyaç duymayan kimseye gelince, sen ona yöneliyorsun.
“Onun inkâr ve isyan pisliği içinde kalmasından sen mes’ul değilsin.
“Sana koşarak gelen ve Allah’tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun.
“Sakın! O Kur’ân bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır.”2
Evet, kalblerinden şirkin pisliğini imân suyu ile gidermek istemeyen, Kur’an’ı
dinlemek arzusu duymayan, ondan istifadeyi düşünmeyen kimselerin İslâmiyete
girmemesi ve nefsini temizlememesi Resûl-i Kibriyânın üzerine bir mesuliyet
yüklemiyordu. Çünkü, Onun vazifesi sadece İslâmı hakkıyla tebliğdi. Ancak, hak
ve hakikatı öğrenmek arzusunu izhar eden bir Müslümandan yüz çevirmek, ona
bilmediği hakikatleri öğretmemek, arzusuna cevap vermemek, işte böylesine ikazı
gerektiriyordu.
Cenab-ı Hak, konu ile ilgili indirdiği âyet-i kerimlerde ma’nen şöyle diyordu:
“Zahir gözü görmese de, kulağı ve kalb gözü açık hidâyet aşığı birini
bırakıyorsun da, zahiren gözü bulunan ve fakat kalb gözü kör, hak sözü dinlemek
şânından olmayan müstağnîlerle uğraşıyorusun!”1
Bu hâdise ve ikazdan sonra Resûl-i Ekrem, Abdullah ibn-i Ümmi Mektûm’u her
gördüğünde ona ikram ve ihsanda bulunur, ihtiyacı olup olmadığını sorar ve
“Merhaba, ey Rabbimin bana itâb ve ikazda bulunmasıne sebeb olan kişi!”2 diyerek
iltifât ederdi.
Ebû Rükâneye gösterilen iki mu’cize
Rükâne bin Abd-i Yezid, müşriklerin sırtı yere getirilemeyen emsâlsiz
pehlivanlarından biri idi. Önüne geleni yere çalan Rükâne, ne yazık ki, Allah
Resûlüne karşı beslediği şiddetli kin ve düşmanlığını yenip, hakiki pehlivan
olma şerefine ermeyi bir türlü istemiyordu.
Bu meşhur pehlivan, günün birinde Hazret-i Resûlullah ile Mekke’nin bir
vadisinde karşılaştı. Gözleri husûmet kıvılcımları saçıyordu.
Allah Resûlü, “Ey Rükâne,” dedi, “sen, kendisine îmâna dâvet ettiğim Allah’tan
korkmaz mısın?”
Rükâne, “Eğer sözünün gerçek olduğuna kanaat getirseydim, sana tâbi olurdum”
cevabını verdi.
Resûl-i Ekrem, “Eğer seni yere vurursam, söylediklerimin hak olduğuna inanır
mısın?” diye sordu.
Rükâne, “Yâ Muhammed,” dedi, “eğer beni yıkacak olursan, sana îmân ederim.”
Bunun üzerine Server-i Kâinat Peygamber Efendimiz, “Kalk, haydi güreşelim” dedi.
Güreşmek için kalktılar. Mağrur Rükâne, daha ilk tutuşta kendini yerde buldu.
Neye uğradığının farkına varamadı ve şaşkındı. Derhal ayağa kalktı ve Resûlullah
Hazretlerine bir daha güreş teklif etti. Allah Resûlü kabul etti ve Rükâne
ikinci defa kendisini yerde buldu.
Hayret ve şaşkınlığı biraz daha artan Rükâne üçüncü defa Resûlullaha güreş
teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz yine kabul etti ve onu tuttuğu gibi yere
vurdu.
“Beni yıkarsan, söylediğinin hak olduğuna inanırım” diye Resûlullaha söz veren
Rükâne, üç sefer sırtı yere geldiği halde, yine şirkte inad etti ve “Yâ
Muhammed,” dedi, “Şüphesiz sen bir sihirbazsın. Benimle yaptığın bu güreşe
doğrusu şaştım kaldım.”
Böylece Resûlullahtan gördüğü mu’cizeyi sihir ithamıyla perdelemeye çalıştı.
Bir başka mu’cize
Küfürde direnen Rükâne, bu sefer Allah Resûlünün bir başka mu’cizesine şahid
oldu.
“Doğrusu, ben, seninle yaptığım bu güreşe şaştım kaldım” deyince, Allah Resûlü,
“Bundan daha çok şaşılacak olanı da var. İstersen sana onu da göstereyim de,
Allah’tan kork, dâvetime tâbi ol” dedi.
Rükâne, “Nedir, o şaşılacak şey” dedi.
Allah Resûlü, “Şu semûre ağacını çağırayım. Bana geldiğini gör” dedi.
Rükâne, “Haydi, çağır da gelsin” dedi.
Allah Resûlü, azılı müşrikin gözü önünde semûre ağacına emretti: “Allah’ın
izniyle bana gel!”
Ağaç emre uyarak, yeri yara yara gelip Fahr-i Kâinatın karşısında durdu.
Gözleri faltaşı gibi açılan Rükâne’nin kalb gözü hâlâ kapalı duruyordu. Bu açık
mu’cizeler karşısında yine küfürde inat etti ve “Doğrusu ben bugünkü gibi büyük
bir sihir, hayatımda görmedim” dedi.
Sonra da ağacın tekrar yerine gitmesi için emir vermesini, Peygamber
Efendimizden istedi.
Allah Resûlü, ağaca, “Allah’ın izniyle yerine dön” diye emretti. Ağaç, derhal
yerine döndü.
Bundan sonra Resûlullah Efendimiz, Rükâne’yi tekrar Müslüman olmaya dâvet etti.
Ancak, o küfürde inad etti ve dâvete icabet etmedi. Bunun üzerine Resûlullahın
kendisine son sözleri şunlar oldu:
“Yazıklar olsun, sana!”
Hayret ve şaşkınlık içinde kavminin yanına dönen Rükâne, başından geçenleri ve
gördüklerini anlattıktan sonra, “Ey Abd-i Menâfoğulları,” dedi, “adamınızla
bütün dünyayı sihirleyebilirsiniz. Vallahi, şimdiye kadar ondan daha maharetli
bir sihirbazı görmedim.”1
Hak ve hakikatı kabul etmemekte herşeye rağmen inad edenler, bu inadlarında
kendilerini teselli edebilmek için her zaman çeşitli iftira ve ithamlarla İslâm
dâvâsını küçük düşürmek istemişlerdir. Ama, her seferinde küçülenler yine
kendileri olmuştur.
Bir rivâyete göre, Rükâne, Mekke’nin fethine yakın Müslüman olmuştur.2
Evet, misâlde görüldüğü gibi ağaçlar da Resûl-i Kibriyâyı tanıyor, risâletini
tasdik edip, emirlerini dinliyorlar. Acaba, buna karşılık kendilerine insan
adını veren bir kısım kimseler, o Resûl-i Zîşanı tanımazsa, ona îmân etmezse,
kuru ağaçtan daha ednâ, odun parçasından daha ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olarak
Cehennemin ateşine lâyık olmazlar mı?
* * *
Hüzün Yılı
Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti. Acı
hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûl-i Ekremin dört yaşındaki en büyük oğlu
Kasım’ın vefâtı oldu.
Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, büyük oğlunun vefâtından
çok müteessir oldu. Derin teessürünü ciğerpâresinin cenazesini götürürken,
karşısında dim dik duran Kuaykıan Dağına, “Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin
başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın” hitabıyla ifâdeye çalışıyordu.
Mübârek gönülleri henüz Kasım’ın vefat hüznünden kurtulmamışken, bir acı hâdise
daha vuku buldu. Diğer oğlu Abdullah da vefât etti.
Allah’ın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı
hâdiseler karşısında yine de göz yaşlarını tutamıyordu.
Hz. Hatice, hakiki sabihine iâde ettiği bu ciğerpârelerini kastederek, “Yâ
Resûlallah! Onlar, şimdi nerededirler?” diye sordu.
Resûl-i Kibriya, “Onlar, Cennettedirler” diye cevap verdi.
Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin kalbi mahzun, gözleri yaşlıydı.
Müslümanlar da onun bu hüznünü paylaşıyorlardı. Ama şirk cephesinin keyfine
diyecek yoktu. Birer insan olmaları haysiyetiyle, insanlığın gereği olan
başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lâzımsa
yapıyorlardı. Hatta içlerinden As bin Vâil ve Ebû Cehil gibi azılılar işi daha
da ileri götürerek, “Artık, Muhammed ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devam
ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır”1
diyecek kadar küstahlık gösteriyorlardı.
Resûlünü , hiç bir zaman yardım ve tesellisinden uzak bulundurmayan Cenâb-ı Hak,
bu dedikodular üzerine de Kevser Sûresini inzâl buyurarak, müşriklerin
dedikodularını ağızlarına tıkadı ve Peygamber Efendimizi şöyle teselli etti:
“Şüphesiz ki Biz sana kevseri2 verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban
kes. Asıl nesli kesik olan, sana düşmanlık edenin tâ kendisidir.”
Evet asıl, adı sanı toprağa karışıp kaybolan Ebû Cehiller, Ebû Lehebler oldu.
Resûl-i Kibriyanın (a.s.m.) adı ve dâvâsı ise, asırlardır inananların gönlünde
bayrak bayrak dalgalanmakta ve Kıyamete kadar da dalgalanmaya devam edecektir.
Ebû Talib’in vefatı
Müslümanlar, üç sene süren çetin muhasara belâsından kurtulmakla son derece
sevinmişlerdi. Mekke’de umumî bir sürûr meydana gelmişti. Fakat, bu ferah ve
sevinçleri çok sürmedi. Arası çok geçmeden başka bir musibet ve acı hâdiseler
meydana geldi.
Resûlullah Efendimizin, Peygamberliğinin 10. senesinde Ebû Tâlib hastalandı ve
ölüm döşeğine düştü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisini küçük yaşından beri
bağrına basıp, şefkat ve himâyesinde büyüten, kendisini korumak uğrunda her
türlü tehlikeyi göze alan bu değerli amcasını kaybedeceğine son derece
üzülüyordu. Öte yandan onun Müslüman olup ebedî sâadete ermesini de candan arzu
ediyordu.
Ebû Tâlib’in hastalığı gittikçe ağırlaşıyordu. Bunu fark eden Kureyş müşrikleri,
son bir defa daha kendisine Peygamber Efendimizle ilgili olarak başvurmayı
kararlaştırdılar. Bu maksatla, Utbe bin Ebî Rebiâ, Şeybe bin Rebiâ, Ebû Cehil,
Ümeyye bin Halef, Ebû Süfyan ve daha başkaları yanına gelerek şöyle dediler:
“Ey Ebû Tâlib, sen büyüğümüzsün. Ölüm döşeğine düştüğünü görünce endişe duymaya
başladık. Kardeşinin oğlu ile aramızda olanı biliyorsun. Onu çağır ve aramızda
hakem ol. O bizden ayrılsın, biz de ondan ayrılalım. Birbirimizle uğraşıp
durmayalım. O bizim dinimize karışmasın, biz de onun dinine karışmayalım.”
Ebû Tâlib, Nebiyy-i Muhterem Efendimize haber gönderdi. Resûlullah, gelip Ebû
Tâlib ile hazır bulunanlar arasına oturdu.
Ebû Tâlib, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimize hitaben, “Ey kardeşimin oğlu”
dedi. “Bunlar kavmimin ileri gelenleridir. Senin meselen için buraya
gelmişlerdir. Sana vereceklerini verecekler ve senden alacaklarını da
alacaklardır.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Olur, ey amcam” dedi. “Onların benden almalarını ve
kabul etmelerini istediğim bir tek kelimedir ki, onlar, o kelime ile top yekûn
bütün Araplara ve Arap olmayanlara hâkim olabilirler.”
Ebû Tâlib, hayret içinde “Bir tek kelime mi?” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Evet, bir kelime” buyurdu.
Herkesi bir merak sardı. Neydi bu kelime?
Ebû Cehil ortaya atıldı ve Peygamberimize hitaben, “O kelime ne ise bize söyle
de, o birin yanına biz on katalım” dedi.
Dikkat kesilmiş bütün kulakların duymak istedikleri tek kelimeyi Resûl-i Ekrem
şöyle ifâde etti:
“Lâ ilâhe illallah deyin ve Allah’tan gayrı taptığınız putlarınızı da
ellerinizle kaldırıp atın!”
Bu mukaddes sözü duyan müşrikler hep birden ellerini çırptılar, “Yâ Muhammed,”
dediler, “sen bunca ilâhları, bir tek ilâh mı yapmak istiyorsun? İşine şaşıyoruz
doğrusu?”
Sonra da birbirleriyle konuştular:
“Vallahi, bu adam, size istemediğiniz şeyi veriyor. Gidin, Allah sizinle onun
arasında hükmünü verinceye kadar, atalarınızın dininde direnin.”1
Cenâb-ı Hak, onların bu hareketlerini Kur’ân’ı Keriminde bize şöyle haber verir:
“Bütün ilâhları tek bir ilâh mı yapacakmış? Bu ne acâip şey!” Onların ileri
gelenleri, ‘Haydi yürüyün’ diyerek oradan ayrıldılar. ‘İlâhlarınıza bağlılıkla
direnin. Sizden istenen şey budur.’”2
Resûl-i Ekremin, amcasını İslâma dâveti
Ebû Tâlib, müşriklerle arasında geçen konuşmadan sonra Peygamberimize, “Vallahi,
ey kardeşimin oğlu! Senin onlardan istediğin şeyi, ben hak ve hakikatten uzak
görmedim” dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevdiği ve saydığı amcasının Müslüman
olacağı ümidiyle sevinç içinde, “Ey Amca!” dedi. “Gel, bari sen ‘Lâ ilâhe
illallah’ de de, onunla sana âhirette şefâat edebileyim.”
Fahr-i Kâinatın bu candan ve samimi arzusuna ne yazık ki, amcası gönlünü
ferahlatıcı bir cevap vermedi.
“Yeğenim,” dedi, “vallahi, benden sonra, sana ve atalarının oğluna, çok
yaşlanmaktan dolayı bunaklık atfetmeleri korkusu olmasaydı, istediğin şeyi
söyleyip, sana tabi olurdum. Kureyş, o istediğin sözü, ölümden korkarak
söylediğimi zannedecekleri için, söyleyemeyeceğim.”
Fakat, buna rağmen, sevgili Peygamberimiz, amcasını İslâma dâvetten ve teşvikten
vazgeçmedi. Mübârek kalbi, kendisini canı gibi seven amcasının îmânsız gittiği
takdirde uğrayacağı dehşetli akibetin ızdırabıyla çarpıyor ve devamlı, “Ey amca,
‘La ilâhe illallah’ de ki onunla âhirette sana şefaat edebileyim” diyordu.
Yine böyle bir dâvet ve teşvikte bulunduğu sırada, Ebû Talib’in başucunda Ebû
Cehil ile Abdullah bin Ebî Ümeyye de vardı. İkisi de, “Yâ Ebû Talib! Sen,
Abdülmuttalib’in milletinden, onun dininden yüz mü çevireceksin?” dediler.
Resûl-i Ekrem, müşriklerin bu sözlerine aldırış etmedi ve kelime-i tevhidi
amcasına arza devam etti. Onlar da aynı şekilde sözlerini tekrarlayıp durdular.
Sonunda Ebû Tâlib kendisinin Abdülmuttalib’in dini üzere olduğunu söyledi.1
Buna rağmen Peygamberimizin mübârek gönlü, kendisini çok seven amcasının,
kendisine her türlü eziyet ve hakareti revâ gören müşriklerle aynı âkibete
uğramaktan derin ızdırab duyuyor ve “Ey Amca, şunu bilmelisin ki, Allah
tarafından alıkonuncaya kadar, senin affedilmeni isteyip duracağım”2 diyordu.
Nihâyet, Ebû Talib, makbul bir îmâna nâil olamadan 87 yaşında iken dünyaya
gözlerini yumdu.3
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, indirdiği âyet-i kerime ile Resûlullahın şahsında
bütün mü’minlere hitap etti:
“Sen, sevdiğin kişiyi hidâyete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
verir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de Odur.”1
Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek ve nazik kalbi, amcasının vefâtıyla fazlasıyla
acı duydu. Gözleri yaşla doldu ve mübârek dudaklarından şu cümleler döküldü:
“Allah ona rahmet etsin. Mağfiretini ihsan buyursun.”
Vefatı sırasında Hz. Abbas da Ebû Tâlib’in başucunda bulunuyordu. Hz. Abbas o
sırada henüz Müslüman olmamıştı. Tam öldüğü sırada dudaklarının kımıldadığını
görünce, kulak verip dinledi ve “Lâ ilâhe illallah” dediğini işitti. Resûl-i
Ekrem Efendimize, “Ey kardeşimin oğlu! Vallahi, kardeşim Ebû Tâlib, senin
söylemesini istediğin tevhid kelimesini söyledi” dedi.
Resûl-i Kibriyâ, gözyaşları arasında, “Ben işitmedim” buyurdu.2
Amcasını kaybedişinden dolayı, bütün insanlığa rahmet hazinesi olan kalbi
teessür içinde olan rahmet Peygamberi Efendimiz, cenâzesinin arkasından da şöyle
duâ etti:
“Amca, Rabbim seni rahmetine eriştirsin, hayırla mükâfatlandırsın.”3
Bu sırada yine mevzu ile ilgili şu âyet-i kerime nazil oldu ve mü’minlere
değişmez bir ölçü verdi:
“Akrabâ bile olsalar, onların Cehennemlik oldukları ortaya çıktıktan sonra
müşrikler hakkında Allah’tan af dilemek, ne Peygambere ve ne de îmân edenlere
uygun düşmez.”4
Amcasının vefatı Resûl-i Ekremi hem üzdü, hem de derinden derine düşündürdü.
Zira kendisine o âna kadar zahirî hâmilik eden, müşriklerin şirretliklerinden
muhafaza etmeye çalışan o idi. Gerçekten en zor ve çetin şartlar altında bile
çok sevdiği yeğeninin koruyuculuğunu esirgememiş, akrabalarının düşmanlıkları
pahasına himâyeden vazgeçmemişti. Bu himâye sebebiyle Kureyş müşrikleri
Peygamber Efendimize fazla ilişememişlerdi.
Ama şimdi ortada Ebû Tâlib yoktu. Müşriklerin dinmek bilmez kin ve
husumetlerinin eseri olan taşkınlıklarına karşı kendisini zahîren koruyacak
kimse kalmamıştı. Ama, Cenâb-ı Hakkın muhafaza ve himâyesi de hiç bir maddî
himâyeci ve koruyucuya ihtiyaç bırakmayacak tarzda sevgili Resûlünün üzerinde
bundan böyle de eksik olmadı.
Ebû Talib’in îmânı meselesi
Ebû Tâlib’in îmânı meselesinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şiâ âlimleri
îmânlı gittiğine kâildirler. Ehl-i Sünnet âlimlerinin ekserisi ise, îmân
etmediğini söylemektedirler. Bununla birlikte Peygamber Efendimizle iftihar
ettiği ve onun peygamberliğini kalben tasdik ettiğine dâir bazı emareler
şiirlerinden anlaşılmaktadır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de bu hususla ilgili olarak şöyle der: “Ehl-i
Teşeyyu (şialar), îmânına kâil; ehl-i sünnetin ekserisi ise, îmânına kâil
değildir. Fakat, benim kalbime gelen budur ki: Ebû Tâlib, Resûl-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın Risâletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddi severdi.
Onun—o gayet ciddi—o şahsî şefkatı ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir.
Evet, ciddi bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himâye etmiş
ve taraftarlık göstermiş olan Ebû Tâlib’in; inkâra ve inâda değil, belki hicab
ve asabiyet-i kavmiyye gibi hissiyata binâen makbul bir îmân getirmemesi üzerine
Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cenneti, onun
hasenâtına mükâfaten halkedebilir. Kışta bâzı yerde baharı halkettiği ve
zindanda—uyku vasıtasıyla—bâzı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî
Cehennemi, hususî bir nevi Cennete çevirebilir…”1
Hz. Hatice’nin vefatı
Ebû Tâlib’in vefâtından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk
zevcesi Hz. Hatice de bi’setin 10. yılı, Ramazan ayında 65 yaşında iken fâni
dünyadan ebedî âleme göç etti. Namazını bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz
kıldırdı ve Hacun Kabristanına defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara
toprağı uzun uzun seyretti.
Ard arda vuku bulan bu acı hâdiseler Nebiyy-i Muhterem Efendimize pek ziyâde
hüzün ve elem verdi. Çünkü Hz. Hatice, teslimiyeti, itâati, kalbinin rikkati,
vefakârlığı, şefkatı, îmânının kuvveti, sadakat ve faziletiyle onun yeryüzünde
en büyük destek ve tesellicisi idi. Herkes düşman iken Risâletini ilk defa o
tasdik etmişti. Herkes, ondan uzaklaşıp kaçarken o, kendine kalbini açmış ve
muhabbetini rikkatli kalbine gömmüştü. En sıkıntılı zamanlarında tek teselli
kaynağı olmuştu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Hatice-i Kübrâ’ya olan
müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefâtından sonra bile
onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdirle, rahmet ve muhabbetle
bahsederek hatırasını yâdederdi. Ona olan sevgisinin bir tezahürü olarak,
akrabalarına dahi yardımda bulunur, şefkat ve merhametini onlardan hiçbir zaman
eksik etmezdi.
Günün birinde Hz. Hatice’nin kızkardeşi Hâle’nin sesini duyunca hemen sevgili
hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. Âişe Vâlidemiz; “Allah’ın kendisine ondan
daha genç ve güzel hanımlar verdiğini” söylemişti.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Âişe’nin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli
etmiş ve Hz. Hatice’nin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti. Habib-i
Kibriyânın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli Âişe (r.a.)
içtenlikle, “Yâ Resûlalah! Seni Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim
ki, bundan sonra Hatice’nin menkıbelerini her zaman anlatmanı istiyorum”1
diyerek gönlünü almaya çalışmıştı.
Yine, Resûl-i Ekremin Hz. Hatice Validemizi dâimâ takdir ve muhabbetle
yâdettiğini ve Hz. Âişe Validemizin bunu kıskandığını, bizzat Hz. Âişe’nin
(r.a.) şu ifâdelerinden öğreniyoruz:
“Nebinin (a.s.m.) kadınlarından hiç birini, Hz. Hatice’yi kıskandığım kadar
kıskanmadım. Halbuki, onu Resûlullahın yanında görmemiştim bile! Fakat,
Resûlullah, onu benim yanımda çok yâdederdi. Çok kere koyun keser, Hz.
Hatice’nin samimi arkadaşlarına et gönderirdi. Bazen ben sabırsızlık göstererek,
‘Sanki yeryüzünde Hatice’den başka kadın yok mu?’ derdim. Resûlullah da, ‘Hatice
şöyle idi, Hatice böyle idi’ diye iyiliklerini sayar ve ‘Ondan çocuklarım var’
buyururdu.”2
Resûlullah Efendimiz Hira’ya devam ettiği sıralarda Hz. Hatice Validemiz de ona
yiyecek taşırdı.
Bu sırada bir gün Cebrâil (a.s.) gelerek, “Yâ Resûlallah! İşte şu uzaktan sana
doğru gelen Hatice’dir. Yanında içinde yemek bulunan bir kab var. Yanına geldiği
zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Cennette inciden yapılmış bir
sarayın kendisine verileceğini müjdele ki, onun içinde ne gürültü patırtı
vardır, ne de çalışmak çabalamak”3 dedi.
Hz. Ali’de Resûlullahın şöyle buyurduğunu rivâyet eder:
“Kendi zamanımdaki kadınların hayırlısı İmrân’ın kızı Meryem’di. Bu ümmetin
kadınlarının hayırlısı da Hatice’dir”4 demiştir.
Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübârek kalbleri üzerinde bıraktığı derin
teessür ve elem sebebiyle Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bi’setin bu 10. yılını
“senetü’l-hüzün (hüzün yılı)” olarak isimlendirdi.
Müşrikler eziyet ve hakaretlerini arttırıyor
Ebû Tâlib’in vefâtına Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar üzülürken, müşrikler
ise sevindiler. Artık, karşılarında sevgili Peygamberimize arka çıkacak
Hâşimoğullarının reisi yoktu. Bunu fırsat bilerek eziyet ve hakaretlerine hız
verdiler. Ebû Tâlib’in hayatında cür’et edemedikleri bir çok taşkınlık ve
insafsızca hareketlerde bulunmaya başladılar.
Resûl-i Ekrem, bir gün yoldan geçerken, müşriklerden biri, üstünü başını toz
toprak içinde bırakmıştı. Bu âdice harekete hiç bir karşılık vermeden öylece
evine dönmüştü. Sevgili babasının, bu halini gören Hz. Fâtıma, onun üstünü
başını temizlerken, göz yaşlarını tutamamış ve hüngür hüngür ağlamıştı. Bir süre
önce annesini kaybetmekle zaten gönlü mahzun ve kırık olan Hz. Fâtıma, babasını
da bu halde görmekle âdeta kalbinden vurulmuştu. Sanki o damlalar gözünden
değil, kalbinden, ruhundan akıp geliyordu.
Şefkat menbaı Peygamberimiz dayanılmaz bu manzara karşısında yine itidalini
muhafaza etti, yine yüce Yaratıcısına güvendi, yine Ona döndü ve ağlayan mâsum
yavrusunun gözyaşlarını mübârek eliyle silerek, “Ağlama kızım ağlama, Allah
babanı koruyacaktır” dedi.
Sonra da düşünceli düşünceli ilâve etti:
“Ebû Tâlib’in ölümüne kadar müşrikler bana böyle eziyet ve hakarete cür’et
etmemişlerdi.”1
Bu devrede, müşriklerin eziyet ve hakaretleri öylesine insanlık dışı bir
hüviyete bürünmüştü ki, Ebû Leheb gibi İslâmın en büyük bir düşmanının dahi
gayretine dokunmuş, onun bile akrabalık damarını tahrik etmiş ve bu durum böyle
sürerse Efendimize arka çıkacağını bile ifâde etmesine sebep olmuştu.
Ebû Leheb’in bu sözleri üzerine müşrikler bir süre Peygamberimizden uzak
durdular. Ne var ki, Ebû Leheb’in akrabalık bağından gelen sun’î himâyesi pek
fazla sürmedi. Resûl-i Ekremin halkı Allah’a îmâna dâveti karşısında, tahammülü
ve nesebî taraftarlığı kısa zamanda tükendi ve himâyeden vazgeçtiğini ilân etti.
Himâyeden vazgeçmekle de kalmadı, eski düşmanlığını da aynı şiddetiyle devam
ettirdi. Ömrünün sonuna kadar bu düşmanlığından vazgeçmedi.
* * *
Resulullah Tebliğe Devam Ediyor
Peygamberimizin Hz. Âişe ile nişanlanması
Hz. Hatice Validemizin vefâtı ile Resûl-i Kibriyâ Efendimizin âile hayatında bir
boşluk meydana gelmişti. Hem Efendimiz, hem de Sahabîler bu durumun farkında
idiler.
Bir gün, Osman bin Maz’un Hazretlerinin hanımı Havle Hâtun, Habib-i Kibriyâ
Efendimizin huzuruna geldi ve “Yâ Resûlallah! Yanına girince birden Hatice’nin
yokluğunu hissettim” dedi.
Resûl-i Ekrem, bunun üzerine, “Evet, o çoluk çocuklarımın anası, evimin de görüp
gözeticisi idi” buyurarak âile hayatında Hz. Hatice-i Kübrâ’nın ebedî âleme
irtihâli ile meydana gelen boşluğu ifade etmeye çalışmıştı. Bundan sonra
aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti:
“Yâ Resûlallah! Evlenmek ister misin?”
“Kiminle?”
“Ebû Bekir’in kızı Âişe veya Sevde bint-i Zem’a ile.”
“Git, benim için ikisi hakkında da konuş!”
Bunun üzerine, Havle Hâtun doğruca Hz. Ebû Bekir’in evine vardı. Evde, Hz.
Âişe’nin annesi Ümmü Rûman vardı, “Ey Ümmü Rûman” dedi. “Allah’ın, hayır ve
bereketten size neyi eriştirdiğini biliyor musunuz?”
Ümmü Rûman, “Nedir?” diye sorunca da Havle, “Resûlullah, Âişe’yi istemek için
beni gönderdi” cevabını verdi.
Hz. Ebû Bekir o anda evde bulunmadığından Ümmü Rûman, Havle Hatun’a, “Ebû
Bekir’in gelmesini bekle” dedi.
Hz. Ebû Bekir gelince, Havle aynı şeyi ona da anlattı: “Yâ Hz. Ebû Bekir” dedi.
“Allah’ın, hayır ve bereketten size neyi eriştirdiğini biliyor musunuz?”
Hz. Ebû Bekir, “Nedir o?” diye sordu.
Havle, “Resûlullah, Âişe’yi istemek için beni gönderdi” cevabını verdi.
Hz. Ebû Bekir, bir müddet düşündükten sonra, “Âişe kardeşinin kızı demek
olduğuna göre, ona helâl olur mu?” diye konuştu.
Havle, derhal dönüp, durumu kendilerine anlatınca, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz
şöyle buyurdu:
“Ebû Bekir’in yanına dön! Tarafımdan ona benim sana kardeş oluşum, senin de bana
kardeş oluşun [kan ve süt kardeşliği değil] İslâmda kardeşliktir. Senin kızın bu
sebeple bana helâldir de!” buyurdu.
Havle, dönüp bunu bildirince Hz. Ebû Bekir’in tereddüdü ortadan kalktı ve
kerimesi Hz. Âişe’yi Resûl-i Kibriyâ Efendimize Şevvâl ayında nişanlayıp
nikâhladı. Ancak düğün, sonraya bırakıldı.1
Efendimizin Hz. Sevde ile evlenmesi
Bundan sonra, Havle Hâtun, Sevde bint-i Zem’a’ya gitti.
Hz. Sevde, Sekrân bin Amr’ın zevcesi idi. İlk Müslüman kadınlardandı ve
kocasıyla birlikte Habeşistan’a hicret etmişti. Daha sonra Mekke’ye dönmüşlerdi.
Mekke’ye döndüklerinde Hz. Sevde bir gece rüyâsında ayın süzülüp üzerine
iniverdiğini görmüştü. Bunu kocasına anlatınca da, şu karşılığı almıştı:
“Eğer rüyân doğru ise, ben yakında öleceğim. Benden sonra da sen Resûlullah ile
evleneceksin.”
Hakikaten de, kısa bir zaman sonra Sekrân, hastalanıp vefat etmişti.
Böylece, Hz. Sevde de dul kalmıştı.
Havle Hâtun kendisine, “Resûlullah beni, sana dünürlük için gönderdi” deyince,
Hz. Sevde son derece sevindi. Ancak bir tereddüdü vardı: Acaba Nebiyy-i Ekrem,
yanında bulunan beş küçük çocuğuna da rıza gösterebilecek miydi?
Bu endişe ve tereddüt sebebiyle, Resûl-i Kibriyâ Efendimize hemen cevap vermedi.
Resûlullah dini, îmânı uğruna yerini, yurdunu, akrabasını terk edip yabancı bir
diyara göç edecek kadar fedakârlık ve kahramanlıkta bulunmuş bu mücahideyi
şereflendirmek ve taltif etmek istiyordu. Buna binâen kendisinden bir cevabın
gelmediğini görünce, bir gün bizzat kendisiyle görüştü. “Seni, benimle
evlenmekten alıkoyan nedir?” diye sordu.
Hz. Sevde, “Vallahi, yâ Resûlallah, beni seninle evlenmekten alıkoyan hiç bir
mühim sebep yoktur. Ancak, şu çocuklarım sabah akşam başında vızıldayacaklarını
düşünüyorum da, onun için çekiniyorum” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Allah sana rahmet etsin! Kadınların
hayırlısı, küçük çocuklarından dolayı zorluklarla karşılaşandır” buyurarak bu
endişe ve tereddüdüne mahal olmadığını belirtti.
Sonra da, “Seni nikâhlamak için, kavminden birini vazifelendir” dedi.
Hz. Sevde, kaynı Hâtip bin Amr’e salâhiyet verdi. O da Hz. Sevde’yi bi’setin 10.
yılında Resûl-i Kibriyâ Efendimize nikâhladı. O sırada, Hz. Sevde 55 yaşlarında
idi.1
Görüldüğü gibi, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, akrabalarından ayrılarak îmân safına
intikal etmiş ve bir daha akrabalarının üzerinde bulunduğu şirk inancına dönmek
istemeyen bu mücahide yaşlı hanımı sadece Allah’a ve Allah’ın dinine bağlılık ve
sadakatından dolayı himâyesi altına alıyor ve onu mü’minlerin annesi olama
şerefine ulaştırıyordu.
* * *
Resul-i Ekrem Efendimizin Taif''e Gidişi
Müşrikler, Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’nin vefâtlarını fırsat bildiler. Âdeta bu
zamanı bekliyorlarmış gibi, Peygamber Efendimize revâ gördükleri ezâ ve
cefâlarını birden kat kat arttırdılar. Öyle ki, Efendimiz onların zulüm, hakaret
ve işkencelerinden dini neşretme vazifesini âdeta yapamaz hale gelmişti.
Müşriklerin bu insafsız ve merhametsiz tutumu, Resûl-i Kibriyâ Efendimizi
fazlasıyla müteessir ediyordu. Bu sebeple Tâif’e gitmeye karar verdi. Maksadı,
Kureyş müşriklerine karşı Tâif’te oturan Sakif Kabilesinden kendisini
korumalarını ve İslâm dâvâsını kabul etmelerini istemekti.
Tâif, Arabistan’ın mühim yerlerinden biriydi. Bağ ve bahçeleriyle şöhret
bulmuştu. Ayrıca, Resûlullahın süt annesi Halime’nin mensup olduğu Beni Sa’d
Kabilesi de buraya yakın oturuyordu. Dolayısıyla Efendimiz, bu belde
sakinlerinin İslâma alâka duyup îmânla şereflenebilecekleri ümidini besliyordu.
Bu ümidi tahakkuk ettiği takdirde, Kureyş müşriklerine karşı büyük bir güç de
elde etmiş olacaktı.
Tarih, bi’setin 10. yılı, Şevvâl ayının 27’sini gösteriyordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Zeyd bin Hârise ile birlikte gizlice Mekke’den
ayrılarak Tâif’e vardı. Orada Sakif Kabilesi ileri gelenleriyle görüşmeye
başladı. Onları İslâm dinine dâvet etti. Kavminden muhalefet edenlere,
kendisiyle birlikte karşı koymalarını taleb etmek için geldiğini anlattı. Ancak,
kaldığı on gün zarfında hiç bir müsbet netice elde edemedi. Üstelik hakaret ve
istihza ile mukabele gördü. Türlü türlü ithamlara maruz kaldı.
Reislerinden biri, “Allah, peygamber göndermek için senden başka kimse bulamadı
mı?” diyecek kadar küstahlıkta ileri gidip mübârek kalblerini teessüre boğdu.
Bir başkası, “Vallahi” dedi. “Ben hiç bir zaman seninle konuşmayacağım. Çünkü,
sen şayet dediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen, senin
sözünü reddetmekle kendimi büyük tehlikeye atmak istemem. Eğer, sen Allah’ın
Peygamberiyim diye Allah adına hilâf-ı hakikat konuşuyorsan, o takdirde de ben
seninle konuşmaya lüzum görmem.”1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu davranışları ve sözleri üzerine Sakîflilerden hayır
gelmeyeceğini anladı ve bundan müteessir oldu.
Müşriklerin bu durumu haber alıp cür’etlerini arttırmalarından endişe duyduğu
için de yanlarından ayrılacağı sırada onlara, “Bâri konuştuklarımız aramızda
kalsın! Başka kimse duymasın!” dedi.
Ne var ki, şirk inancının kuvvetle yaşandığı ikinci bir belde olan Tâif
sakinleri Resûl-i Zişânın bu arzusunu da kabul etmediler. Gençlerinin İslâmiyete
alâka duymalarından korkarak, iki cihan güneşi Efendimize şöyle dediler:
“Memleketimizden çık da, nereye gidersen git! Kavmin ve hemşehrilerin
söylediklerini kabul etmeyince, çıkıp bize geldin! Vallahi, biz de senden
elimizden geldiğince uzak duracağız, isteklerini kabul etmeyeceğiz.”2
Lât ve Uzza’ya tapmakta Mekkeli müşriklerle yarışıp duran Sakifliler bu çirkin
sözlerle de yetinmediler. Beldelerinde misafir olarak bulunan cihan Peygamberine
ayak takımını, sokak gençlerini ve kölelerini kışkırtarak saldırttılar.
Gözü dönmüş, kendini bilmez küstahlar, yolun iki tarafında sıralanarak Kâinatın
Efendisi ve Hazret-i Zeyd’i taşa tuttular. Resûlullahın mübârek ayakları kana
bulandı. Öyle ki, isâbet eden taşların açtığı yaraların acısı yürümeye engel
olur hale geldi. Resûl-i Ekrem, zaman zaman oturmak zorunda kaldı. Ama bu
vicdansızlar, her seferinde onu zorla ayağa kaldırarak, yeniden yaralı
ayaklarını taş yağmuruna tutuyorlardı. Ayak takımı, Peygamber Efendimizi ızdırap
içinde bırakırken, taşlarıyla beraber kahkahalar da savuruyorlardı.
Hz. Zeyd, hayatını hiçe sayarcasına vücudunu Resûl-i Kibriyâ’ya siper etmişti.
Şirk ehlinin elinden çıkan taşların ona ulaşmasına mani olmaya çalışıyordu. Ama
nafile idi. O da kan revân içinde kaldı.
Resûl-i Ekrem, bu âdice saldırıdan ancak kendini bir bağa atmakla kurtarabildi.
Bağın sahipleri kendilerine uzaktan akraba sayılan Utbe ve Şeybe bin Rabia
adında iki kardeşti.
Resûl-i Ekrem bitkin bir vaziyette kendisini bir asmanın altına attı. İnsanlığı
utandıracak bu âdice saldırının tesirinden biraz olsun kurtulduktan sonra şu
hazin münacaatta bulundu:
“Allah’ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hakîr görüldüğümü
ancak sana arzeder, sana şikâyet ederim.
“Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allah! Herkesin hakir görüp de dalına
bindiği, çaresizlerin Rabbi ancak Sensin. Benim Rabbim de ancak Sensin. Sen,
beni kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek kadar merhamet sahibisin.
“Allah’ım! Yeter ki, Senin gazabına uğramayayım. Ne çekersem ona katlanırım.
Fakat senin af ve mağfiretin bunları bana yaptırmayacak kadar geniştir.
“Allah’ım! Senin gazabına uğramaktan, İlâhi rızandan uzak durmaktan, Senin o
zulmetleri aydınlatan ve âhiret işlerini yoluna koyan İlâhi nuruna sığınırım!
“Allah’ım! Sen razı oluncaya kadar, affını dilerim!
“Allah’ım! Her kuvvet, her kudret ancak seninle kâimdir!”1
Köle Addas
Bağ sahipleri, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin maruz kaldığı şen’i ve menfur
saldırıyı uzaktan seyretmişler ve acıma duyguları harekete geçmişti. Köleleri
Addas’la Efendimize biraz üzüm göndererek ikrâmda bulundular.
Addas tabak içindeki üzümü alıp Peygamber Efendimize getirdi. Resûl-i Ekrem
üzümü, “Bismillah” diyerek alıp yemeğe başlayınca Addas’ın dikkatini çekti.
Kendi kendine, “Vallahi” dedi. “Bu sözü, bu beldenin halkı bilmezler ve
söylemezler.”
Fahr-i Âlem Efendimiz, “Ey Addas, sen hangi dindensin?” diye sordu.
Addas, “Ninevalıyım ve Hıristiyanım” cevabını verdi.
“Demek, sen o salih kişi Yunus İbn-i Mettâ’nın hemşehrisisin?”
“Sen, Yunus İbn-i Mettâ’yı nereden biliyorsun?”
“O, benim kardeşimdir. O bir peygamberdi. Ben de peygamberim.”
Bunun üzerine, Addas kendisini tutamadı ve Resûlullah Efendimizin başını,
ellerini ve ayaklarını öptü.
Manzarayı uzaktan seyreden bağ sahiplerinden biri diğerine, “Senin adamın,”
dedi, “gözünün önünde kölenin itikadını bozdu.”
Addas, yanlarına dönünce de ikisi birden ona çıkıştılar.
“Yazıklar olsun sana, Addas! Sen bu adamın başını, ellerini ve ayaklarını nasıl
öptün?”
Addas’ın efendilerine cevabı ise şu oldu:
“Yeryüzünde, bu zâttan daha hayırlı bir kimse yok! Bana bir şey bildirdi ki, onu
ancak bir peygamber bilebilir.”1
Peygamberimizin şefkat ve merhameti
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bağdan ayrılıp düşünceli düşünceli ve Sakif
Kabilesiyle, Tâiflilerden maksadına muvafık bir netice alamamanın teessürü
içinde yoluna devam etti. Mekke’ye iki konaklık bir mesafe kalmıştı ki, zâtını
bir bulutun gölgelemekte olduğunu gördü. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Hz.
Cebrâil’i fark etti.
Cebrâil (a.s.) seslendi:
“Şüphesiz Allah, kavminin sana neler söylediğini işitti. Sana şu dağlar meleğini
gönderdi. Kavmin hakkında dilediğini yapmak üzere ona emredebilirsin.”
O anda görünen dağlar meleği de emrine âmade olduğunu ve istediği takdirde Ebû
Kubeys ile Kuaykıan dağlarını müşriklerin üzerine kapanırcasına birbirine
kavuşturabileceğini söyledi.
Fakat, şefkat ve merhamet kaynağı Resûl-i Ekremin arzusu başka idi. Dağlar
meleğine şu cevabı verdi:
“Hayır, ben böyle bir şey istemem. İstediğim tek şey, Hak Teâlâ’nın bu
müşriklerin sülbünden, Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmaksızın ibâdet edecek bir
nesil ortaya çıkarmasıdır.”1
Evet, Peygamber Efendimizin maksat ve gayesi insanları bedduâlarla yok etmek,
belâ ve musîbetlere uğratıp perişan etmek değildi. Aksine, insanların îmâna
kavuşması, hidâyete ulaşması ve ebedî saadete ermesiydi. Her adımını bu gayenin
tahakkuku için atıyor, her hareketini bu ulvî maksat için yapıyor, her
teşebbüsünde bu eşsiz hedef bulunuyordu. Bu sebeple her dakikası bir nevi
ibadetle geçiyor ve her anı nûrlu bir manzara olarak maziye akıp gidiyordu.
Cinler de Peygamberimizi dinliyor
Peygamber Efendimiz, Mekke’ye varmadan Nahle adlı mevkide bir müddet istirahat
etti. Namaza durduğu bir sırada Nusaybin cinlerinden bazıları oradan geçerken,
Efendimizin okuduğu Kur’ân’ı duyunca, durarak dinlediler ve orada Müslüman
oldular. Sonra da kavimlerine dönerek onları îmâna dâvet ettiler.1 Kur’ân-ı
Kerim, bu hâdiseden bize şu şekilde haber verir:
“Hani, Kur’ân’ı dinlemeleri için cinlerden bir topluluğu sana göndermiştik.
Huzuruna geldiklerinde, birbirlerine ‘Susun’ dediler. Kur’ân okunduktan sonra
da, inkâr ve isyandan sakındırmak üzere kavimlerine döndüler.
“‘Ey kavmimiz,’ dediler. “Biz Mûsâ’dan sonra indirilen, kendisinden önceki
kitapları doğrulayan, hakka ve dos doğru bir yola ileten bir kitap dinledik.
“‘Ey kavmimiz! Sizi Allah’a çağıran peygambere uyun ve ona îmân edin ki, Allah
da sizin günahlarınızı bağışlasın ve acı bir azaptan sizi korusun.’”2
Mekke’ye giriş
Peygamber Efendimiz, Batn-ı Nahle’de bir müddet ikâmet ettikten sonra Mekke’ye
yöneldi. Kureyş’in kendisini kolay kolay Mekke’ye sokmayacağını biliyordu. Bunun
için o zamanın âdetine göre birinin himâyesi altına girmesi gerekiyordu.
Bu sebeple Hîrâ’ya varınca birini göndererek müşrik Mut’im bin Adiyy’in
himâyesini istedi. Mut’im isteğini kabul etti ve oğullarını silahlandırarak,
kendisi de beraberinde olduğu halde, Efendimizi Hira’dan alarak Mekke’ye
getirdiler.3
Müşrikler, Mut’im’in bu hareketine çok kızdılar, ama ses çıkarmadılar.
Fahr-i Âlem Efendimiz, müşriklerin kin saçan bakışları arasında Kâbe’yi tavaf
etti, Harem-i Şerif’te iki rekât namaz kıldı ve oradan evine gitti.
Başta Peygamberimiz ve bütün Müslümanlar, müşrik olan Mut’im bin Adiyy’in bu
iyiliğini ömürleri boyu unutmadılar. Resûl-i Ekrem, onun bu iyiliğini müşriklere
karşı kazandığı Bedir Zaferi sonrasında bile yâd etmiştir.
Mut’im’in oğlu Cübeyr, Bedir esirleri hakkında konuşmak için Medine’ye gelmişti.
Peygamberimiz onu kabul etmiş, ricâsını dinledikten sonra şöyle demişti:
“Eğer, baban Mut’im hayatta olsaydı ve şu adamlar hakkında ricâda bulunsaydı,
şüphesiz ben onları Mut’im’e bağışlardım.”1

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|