
Efendimiz S.A.V'in [
Medine ] Hayat'ı
(622-632)

Mekke’nin Fethi
Hicretin 8. senesi, Ramazan ayı, Cuma günü. (Milâdî, Ocak 630.) Mekke,
yeryüzünde Tevhidin timsali ilk Mâbed olan Kâbe’nin bulunduğu şehir. O Kâbe ki,
“… Çok mübarek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yolu gösteren
Kâbe’dir.”1 Mübârekiyeti ve hidayete vesile oluşu Tevhid-i İlâhînin mücessem bir
delili olmasından ileri gelmekte. İlk bânisi, ilk insan ve ilk peygamber Hz.
Âdem (a.s.), onu bu gaye için inşa etmişti. Zamanla bina gözden kaybolacak
vaziyete gelmiş, fakat temelleri sabit kalmıştı. Ebü’l-Enbiyâ (Peygamberlerin
Babası) lâkabıyla anılan Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail ile birlikte, bu temel
üzerine Allah’ın emir buyurmasıyla Kâbe’yi yeniden inşâ etmişler ve Kâbe
“Tevhid” inancının yeniden mücessem bir sembolü olmuştu.
Ancak, yeryüzünün bu en şerefli ve en faziletli binâsı hâlâ Tevhid inancından
uzak yaşayan, hattâ bu inancı var güçleriyle ortadan kaldırmaya, müntesiplerini
yok etmeye çalışan Kureyş müşriklerinin elinde bulunuyordu. Binâ ediliş
gayesinin tam aksine içi putlarla dolu duruyordu.
Tevhid inancının ve bu inancın mümessili Müslümanların can düşmanları olan
müşrikler, burada her türlü rezaleti irtikâp ediyorlardı.
Gayretullaha dokunan, Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. İbrahim’in ruhaniyetlerini rencide
eden, bütün Müslümanların da kalb ve vicdanlarını derinden sızlatan bu durumun
bir an evvel ortadan kaldırılması lâzımdı. Bu mübârek mâbedin ve bu mâbedin
içinde bulunduğu Mekke’nin bir an evvel müşriklerin kirli ellerinden
kurtarılması gerekiyordu.
Hz. Fâhr-i Âlem Efendimiz (a.s.m.), bunu düşünüyor, bu maksadının tahakkuku için
bir yol arıyordu.
Uzun zamanlar imkânlar ve şartlar buna el vermemişti. Çünkü, Müslümanlar henüz
az ve zâif bir durumda bulunuyorlardı. Müslümanların mevcut gücüyle bunu elde
etmek de oldukça zordu. Üstelik Medine’nin her an düşman taarruzuna uğraması da
muhtemeldi.
Bu gayenin bilfiil gerçekleşmesi için İslâmın inkişaf etmesi, Müslümanların
çoğalması, güç ve kuvvet kazanması gerekiyordu. Aksi takdirde bu yoldaki bir
teşebbüs sonuçsuz kalabilirdi.
Bir işe teşebbüste zaman ve zemini değerlendirmeyi çok iyi bilen Peygamber
Efendimiz, bu gâyesinin tahakkuku için Cenâb-ı Hakkın müsait şartlar ihsan
etmesini sabırla bekliyordu.
Hicretin sekizinci yılında, İslâm, olanca haşmetiyle etrafa yayılmıştı. Bir
taraftan İslâmın en amansız düşmanlarından biri olan Hayber ve civar Yahudileri
tâbiiyet altına alınmış, diğer taraftan en büyük bir fetih ve zafer olan
Hudeybiye Anlaşması yapılmış ve yine bir başka taraftan o zamanın kos kocaman
Bizans İmparatorluğuna Müte Harbiyle gözdağı verilmişti.
Bütün bunlar, İslâmın ve Müslümanların önüne geçilmesi imkânsız büyük kuvvet
halini almış olduğunu ortaya koyuyordu.
Artık bu ulvî ve mukaddes gayenin bilfiil tahakkuk zamanı gelmiş ve gerekli
imkânları Cenâb-ı Hak ihsan etmişti.
Ancak, ortada bir mâni vardı. O da müşriklerle yapılmış olan Hudeybiye Anlaşması
idi. Bu anlaşmaya göre Müslümanlarla müşrikler on sene birbirleriyle harp
etmeyecek ve anlaşmayı bozmayacaklardı.
Ahde vefâda zirve noktasında bulunan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu kudsî gayesi
için de olsa, ahdini bozup müşrikler üzerine yürümeyi düşünmüyordu.
Zahirî sebep
Kalblerimizin en ince noktasına nüfuz eden, gönlümüzden geçen her arzuyu bilip
cevap veren Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün de kalbinden geçen bu ulvî arzuyu
biliyordu. Zaten ona bu gayesini tahakkuk ettireceğini daha iki sene evvelinden
de haber vermiş, müjdelemişti.
Çok geçmeden, Cenâb-ı Hak bir sebep yarattı. Hudeybiye Anlaşmasının bir maddesi,
Kureyş’in dışında kalan kabilelere istediği tarafın himâyesine girebilme hakkını
tanıyordu.1 Bu haktan istifade ile muâhede yapıldığı sırada Huzâa Kabilesi Hz.
Resûlullahın ahd ve emânına girerek Müslümanlar tarafında yer almış, Benî Bekir
Kabilesi ise müşriklerin himayesini kabul ederek onların tarafını tutmuştu.2
Bu iki kabile arasında uzun zaman devam edip gelen bir düşmanlık, bir husumet
vardı. İhtimâl bu düşmanlık neticesidir ki, eskiden beri Peygamberimizin dedesi
Abdülmuttalip ile anlaşmalı ve müttefik bulunan Huzâalılar Hz. Resûl-i Ekremin
safında yer alınca Benî Bekirler de müşriklerin himâyesine girmişlerdi.
Nübüvvet nurunun Mekke’de parlamasına kadar birbirleriyle kanlı bıçaklı olan bu
iki kabile, bu nur sayesinde az da olsa birbirlerinden kanlı ellerini çekiyor ve
bu çekiliş Hudeybiye Sulhuna kadar devam ediyordu. Ancak bu sulh devresinde
tekrar birbirlerini rahatsız etmeye başlıyorlardı. Bahaneler arayarak hadise
çıkarma yoluna gidiyorlardı.
Benî Bekirlerin Huzâalılara saldırması
Bir gün Benî Bekir Kabilesinden biri bir şiirle Hz. Resûlullahı hicv ve tahkire
yeltenir. Huzâalılardan bir genç buna tahammül edemez ve adamın başını yaralar.
Durumu öğrenen Bekiroğulları bunu Huzâalılara saldırmak için bir sebep
sayarlar.1 Kureyş müşriklerinden de yardım alan Benî Bekirler, her şeyden
habersiz Vetir denilen suyun başında ikâmet eden ve böyle bir saldırıdan
Hudeybiye Anlaşması gereğince emin bulunan Huzâalıların üzerine ansızın
saldırırlar. Hazırlıklı bulunmayan Huzâalıları tâ Mekke’nin içine kadar
kovalarlar. Harem’de bile adamlarını öldürmekten çekinmezler. Neticede çarpışma
Huzâalılardan yirmi üç kişinin öldürülmesiyle son bulur.2
Çarpışmada müşrikler, Benî Bekirlilere at, silah gibi yardımlarla kalmamış,
ileri gelenlerinden bir çokları da bilfiil çarpışmaya katılmıştı. Fakat, bunu
Peygamber Efendimizden korkarak gizli yapmışlardı.3 Ancak Huzâalılar bunları
tanımışlardı.
Kureyş müşrikleri, bu hareketleriyle Hudeybiye Anlaşmasını resmen ihlâl etmiş
oluyorlardı. Fakat, bunun Peygamberimiz tarafından bilinmesinden son derece
endişe duyuyor, hattâ korkuyorlardı.
Aradan sadece üç gün geçmişti.
Huzâalı Amr bin Sâlim, beraberinde kabilesinden kırk kişi ile Medine’ye gelerek
durumu olduğu gibi Peygamber Efendimize arzetti ve yardım talebinde bulundu.4
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hadiseden fazlasıyla rahatsız oldu ve Huzâalılardan
gelen heyeti, kendilerine mutlaka yardım edecekleri va’di ile yurtlarına tekrar
geri gönderdi.5
Kureyş müşrikleri, Benî Bekirlilere yardım etmekle kendileri için son derece
tehlikeli bir pozisyon meydana getirmişlerdi. Giriştikleri hareketin vahim
neticeler doğuracağını sonradan fark ettiler, ama artık iş işten geçmişti.
Ve Allah, bu hadiseyi Mekke kapılarının Müslümanlara açılmasına, Kâbe-i
Muazzamada tekrar Tevhid bayrağının dalgalanmasına zahirî sebeb kıldı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) durumun biraz daha açıklığa kavuşmasını
istiyordu. Bunun için müşriklere ültimatom mahiyetinde bir yazı göndererek şöyle
dedi:
“Ya Huzâalılardan öldürülenlerin kan bedellerini ödeyiniz! Yahut Benî Bekir
Kabilesi ile olan ittifakınızdan vazgeçiniz! Bunlardan birini yapmazsanız,
Hudeybiye Anlaşmasını bozduğunuz ve bunun neticesi olarak da sizinle harbetmek
mecburiyetinde kalacağımı biliniz.”1
Kibirden bir heykel kesilmiş müşrik ileri gelenleri âkıbeti düşünmeyen kör
hislerine kapılarak önce Peygamberimizin ilk teklifini kabul etmediler ve harbe
hazırlanacaklarını bildirdiler. Böylece muâhedeyi fiilen ihlâl etmiş olduklarını
sözleriyle teyid etmiş oldular. Ancak, hislerinden uzak kalıp meseleyi akıl
plânına getirdiklerinde içlerini bir telâş, bir korku kaplamaya başladı.
Yaptıkları hareketin doğuracağı vahim neticeyi düşündükçe îmândan mahrum
kalblerini bir korku sardı. Hz. Resûlullahın elçisine bu tarz cevap verdiklerine
pişman oldular. Meselenin tashihi için Ebû Süfyan’ı Medine’ye gönderdiler. “Git
muâhedeyi yenile, mütareke müddetini de uzat” dediler.2
Ebû Süfyan Medine’de
Müşrik ileri gelenlerinin verdiği direktife göre Ebû Süfyan, Peygamberimizle
görüşüp, eski fikirlerinden vazgeçtiklerini bildirecek ve Hudeybiye Anlaşmasının
yenilenmesini, hattâ müddetin uzatılmasını temine çalışacaktı. Ancak son
pişmanlık fayda vermeyecek ve müşrikler bu isteklerinde muvaffak
olamayacaklardı. Çünkü, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), daha henüz Ebû Süfyan
Medine’ye gelmeden Ashabına işin neticesini haber verip şöyle buyuruyordu:
“Ebû Süfyan Hudeybiye Anlaşmasını takviye etmek ve mütâreke müddetini uzatmak
için yanımıza gelmek üzeredir. Fakat bu arzusuna nâil olamadan öfke ile geri
dönecektir.”1
Ebû Süfyan Medine’ye gelince, Peygamber Efendimizin huzuruna çıkmadan önce
Ezvâc-ı Tahirattan kızı Hz. Ümmü Habîbe’nin evine gitti.
Baba, henüz îmân etmemiş ve müşriklerin lideri, kızı ise Hz. Resûl-i Ekremin pâk
zevcesi. Ebû Süfyan, Hz. Resûlullahın minderine oturmak istedi. Hz. Ümmü Habîbe
buna müsaade etmedi.
Ebû Süfyan, “Kızım” dedi, “anlayamadım, sen minderi mi benden, beni mi minderden
esirgiyorsun?”
Hz. Ümmü Habîbe, “Bu, Resûlullahın (a.s.m.) minderidir. Sen ise şirk içindesin?
Senin gibi birisinin Resûlullahın minderine oturmasına gönlüm asla razı olmaz”2
diye cevap verdi.
Evet, Allah ve Resûlünün hatır ve muhabbeti her hatır ve muhabbetin üstündedir.
Onların hatırları anne babanın, hele hele müşrik bir babanın hatırı ile
değiştirilemez. Onlara muhabbet, sâir muhabbetler için terk edilemez. Çünkü,
insana ebedî saadeti kazandıran, Allah ve Resûlüne olan samimi muhabbettir ve
emir ve nehiylerine ciddi hürmettir.
Ebû Süfyan kerimesinin bu hareketi üzerine, “Vallahi kızım, sen yanımdan
ayrıldıktan sonra çok değişmişsin. Sana kötülük gelmiş” diyerek kızgınlığını
ifâde etti.
“Hz. Ümmü Habîbe, “Hayır! Allah, bana kötülüğü değil, İslâmiyeti nasib kıldı.
Sen ise, işitmez görmez, taştan yontulmuş puta tapmakta devam ediyorsun”
dedikten sonra şunları ilâve etti:
“Babacığım! Senin gibi Kureyşlilerin büyüğü, ulusu bir kimse nasıl olur da
İslâmiyete uzak kalır?”
Ebû Süfyan’ın kızgınlığı daha da arttı, “Yazıklar olsun sana!” dedi, “Senden bu
sözleri de mi işitecektim? Ben, atalarımın tapageldiklerini bırakıp, Muhammed’in
dinine gireceğim, öyle mi?”
Sonra da, Hz. Ümmü Habîbe’nin yanından son derece öfkeli bir şekilde ayrıldı.1
Ebû Süfyan’ın Peygamberimize müracaatı
Kerimesi Hz. Ümmü Habîbe’nin yanından öfkeli olarak ayrılan Ebû Süfyan, doğruca,
Hz. Resûlullahın yanına vardı, “Ey Muhammed!” dedi. “Hudeybiye Muâhedesini
yenile ve mütâreke müddetini de uzat!”
Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Süfyan! Sen bunun için mi geldin?” diye sordu.
Ebû Süfyan, “Evet, bunun için geldim.”
Resûl-i Ekrem, “Biz, aramızdaki o ahid üzerinde duruyoruz. Yoksa siz, bir hâdise
çıkarıp onu bozdunuz mu?” diye sordu.
Ebû Süfyan bir an durakladı. Ne diyeceğini o anda kestiremedi. Sonunda
cesaretini topladı ve “Allah korusun! Öyle birşey yapmadık. Ama biz, her şeye
rağmen muâhedenin yenilenmesini istiyoruz” diye hiçbir şey olmamış gibi konuştu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu teklifine bir cevap vermeden sustu.2
Ebû Süfyan, çıkmaz bir sokağa girdiğini anlamıştı. Bundan nasıl
kurtulabileceğini de bir türlü kestiremiyordu.
Hz. Resûlullahtan herhangi bir cevap alamayınca gidip Hz. Ebû Bekir’e başvurdu.
Aynı arzusunu ona da tekrarladı ve bu hususta Hz. Resûlullah ile kendisi
arasında tavassut etmesini istedi.
Hz. Ebû Bekir, “Bu, benim değil, Resûlullahın bileceği, ona ait bir iştir. Ben,
buna asla karışamam” diye cevap verdi.
Ebû Süfyan, “Öyle ise, beni himâyene al ve bunu halka bildir” dedi.
Hz. Ebû Bekir, Hz. Resûlullaha sadakâtını bir kere daha belgeledi:
“Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın himâyesinde bulunanlardır”1 dedi.
Ebû Süfyan, ümitsiz bir vaziyette bu sefer Hz. Ömer’e başvurdu, “Muâhedeyi
yenilemeye çalış, halkın arasını bul” dedi.
Kâfirlere karşı hiddet ve şiddetiyle tanınan Hz. Ömer, öfkeyle, “Demek, siz
muâhedeyi bozdunuz, öyle mi?” dedikten sonra ilâve etti:
“Eğer, ondan geride birşey kalmışsa, Allah onu da bir an evvel yok etsin! Ben,
bu hususta, asla gidip Resûlullahtan şefaat dilemeyeceğim. Vallahi, ben küçük
bir karıncadan başka birşey bulamazsam bile, o karıncadan faydalanır, yine
sizinle savaşırım.”2
Kendi kendine “Vallahi, ben bugünden daha zor, daha çetin bir gün görmedim” diye
mırıldanıp Hz. Ömer’in yanından ayrılan Ebû Süfyan, doğruca Hz. Osman’ın yanına
gitti:
“Ey Osman,” dedi, “bu topluluk içinde akrabalıkta bana en yakın sensin. Ne olur
şu mütârekeyi yenile ve müddetini uzat! Çünkü arkadaşın seni hiçbir zaman
reddetmez.”
Hz. Osman, “Benim himâyemde bulunanlar, Resûlullahın (a.s.m.) himâyesinde
bulunanlardır”1 diyerek, bu hususta kendisine hiçbir yardımda bulunamayacağını
ifâde etti.
Ebû Süfyan’ın içi, müracaatlarının neticesiz kalmasından için için yanıyordu.
Son şansını denemek için Hz. Ali’ye gitti:
“Benim en yakın akrabamsın. Bu akrabalık hakkı için, gidip Resûlullaha bu
muâhede işinin yenilenmesi ve müddetin uzatılması için şefaatçı ol,” dedi.
Hz. Ali’nin cevabı diğer Ashab-ı Kiramınkinden farklı olmadı:
“Allah senin iyiliğini versin, ey Ebû Süfyan!” dedi, “Vallahi, Resûlullah
Aleyhisselâm bir işte karar verdi mi, onu mutlaka yapar.
“Bu Resûlullahı ilgilendiren bir iştir. Ben onun hakkında asla bir hüküm
veremem.”2
Bunun üzerine Ebû Süfyan yalvarır bir edâ ile, “Peki, ey Ali, bana bu hususta
bir öğüt ver” dedi.
Hz. Ali, “Vallahi, ben senin için bu hususta faydalı olacak birşey bilmiyorum.
Ama, sen Kinânelerin büyüğüsün. Kalk, iki taraf halkını uzlaştırmak için
himâyene aldığını ilân et! Sonra da yurduna çık git!” dedi.
Çaresiz ve bitkin Ebû Süfyan bu tavsiyeye can simidi gibi yapıştı:
“Evet, sen doğru söyledin. Ben bunu yapmalıyım” diyerek Hz. Ali’nin yanından
ayrılıp Mescid-i Nebevîye vardı.3
Ebû Süfyan, mânen yorgun ve bitkindi. Üzerine aldığı meseleyi halledememenin
üzüntüsünü yaşıyordu.
Mescid-i Nebevîde ayakta dikildi ve “Ey insanlar! Ben iki tarafı uzlaştırmak
için onları himâyeme aldım, haberiniz olsun” dedikten sonra ürkek ürkek ilâve
etti:
“Muhammed’in, bu taahhüdümde bana vefâsızlık edeceğini hiç sanmıyorum.”
Sonra tereddütler içinde bocalar bir bitkinlik ile Efendimizin yanına vardı, “Yâ
Muhammed,” dedi, “zannetmem ki, bu himâye sözümü reddedesin!”
Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Süfyan! Bunu sen söylüyorsun, ben değil” buyurdu.1
Ebû Süfyan meseleyi anlamıştı. Görüşmelerinden hiçbir netice alamamanın eziklik
ve ümitsizliği içinde devesine zar zor atlayarak Mekke’nin yolunu tuttu.2
Ebû Süfyan Mekke’de
Mekke’ye varan Ebû Süfyan’a Kureyşliler, “Neler yaptın, anlat bakalım?” dediler.
Ebû Süfyan, kötü bir elçilik yapmış olmanın ezikliği içinde, olup bitenleri
olduğu gibi anlattı.
Kureyş müşriklerinin korkuları bir kat daha arttı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, artık kesin kararını vermişti: Sefere çıkılacak. Ancak
bu kararını, daha doğrusu, Kureyş müşriklerinin üzerine yürüme fikrini; son
derece gizli tutmak istiyordu. Bu, onun başvurduğu bir tedbir idi. Bu taktiğe,
düşmana hazırlanma fırsatı vermemek ve bunun neticesi olarak da fazla kan
dökülmeden onu teslime mecbur etmek maksadına mebnî olarak başvuruyordu. Çünkü,
o, her şeyden evvel insanlara ebedî saadeti kazandıracak olan hak ve hakikatı
tebliğe memurdu, insanları imhâya değil! Teslime mecbur bırakıldıkları takdirde
içlerinden birçoklarının gönlü İslâma kayabilirdi. Böylece de îmân nimetini elde
etmiş olabilirlerdi. O halde düşmanı tamamen imhâ etmek yerine ona galebe etmek,
onun ulvî gayesine daha uygundu.
Bu sebepledir ki, Mekke Seferinde de maksadını son derece gizli tutuyordu. Hz.
Âişe Vâlidemize sadece, “Yol hazırlığımı yap!” demekle yetiniyordu. Ayrıca, bu
seferde, Efendimiz, gizliliğe daha çok ihtiyaç duyuyordu. Çünkü, Mekke-i
Mükerreme gibi mübârek bir beldeye kan akıtmadan girmek, Kâbe-i Muazzama gibi
yeryünüzün en şerefli ve faziletli binâsını, kimseyi öldürmeksizin putlardan
temizlemek istiyordu. Şu duâsı da bu niyetinin açık ifâdesiydi:
“Allah’ım! Yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar, Kureyşlilerin casus ve
habercilerini tut, görmez ve işitmez hale getir! Beni, birdenbire görüp
işitsinler!”1
Hattâ Kureyş müşriklerinin üzerine değil de Necid tarafı ile meşgul olmak
istiyormuş intibaını vermek için de Ebû Katade Hazretlerini askerî bir birlik
ile İzam Vadisi tarafına gönderdi.2 Böylece, Mekke tarafına değil de, Necid
tarafına gidecekmiş tarzında haberler yayılacak ve müşrikler herhangi bir endişe
duymayacakları gibi, herhangi bir hazırlığa da kalkışmayacaklardı.
İşte bütün bu tedbirlere başvurduktan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir kısım
Ashabına Mekke üzerine sefere çıkılacağını haber verdi ve hazırlanmalarını emir
buyurdu.3
O zamana kadar Medine etrafında İslâmiyetle müşerref olmuş birçok kabile vardı.
Peygamber Efendimiz bu arada onlara da, “Allah’a ve âhiret gününe inanan,
Ramazan başında Medine’de hazır bulunsun” diye haber gönderdi.4
Medine’den hareket
Ramazan ayının ilk günleri idi. Gönülleri Allah ve Resûlünün muhabbetiyle coşup
taşan on bin mücahid Medine’de hazır bekliyordu.1 Bunların yedi yüzü
Muhacirlerdendi. Beraberlerinde üç yüz atlı vardı. Ensarın mevcudu ise dört bin
idi. Onların da yanında beş yüz at vardı. Geri kalan asker sayısını etraftaki
kabilelerden gelen Müslümanlar teşkil ediyordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medine’de, yerine Ebû Rühm Külsüm bin Husayn’ı vekil
bıraktı.2
Bu haliyle İslâm ordusu hareket için Hz. Resûlullahın emrini bekliyordu.
İslâm ordusu harekete hazır bekliyordu.
Bu sırada Peygamber Efendimiz, Hz. Ali, Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Mikdad bin
Esved’e şu emri verdi:
“Sür’atle gidiniz! Hah bahçesine vardığınızda, yanında mektup bulunan hayvan
üzerinde bir kadın bulacaksınız. Mektubu ondan alıp bana getirin!”3
Üç Sahabî, bu emrin sebebini sormaya gerek duymadan, son sür’at yol alıp Hah
bahçesine vararak orada kadını buldular.
Kadına, “Yanındaki mektup nerede?” diye sordular.
Kadın, “Benim yanımda mektup filan yok” diye cevap verdi.
Bunun üzerine kadının devesini çöktürdüler. Onu üzerinden indirip eşyasını
aradılar. Fakat mektup namına bir şey bulamadılar.
Bunun üzerine Hz. Ali kılıcını sıyırdı ve kadına hiddetle, “Allah’a yemin ederim
ki” dedi, “Resûlullah hiçbir zaman hilaf-ı hakikat konuşmaz. Ya sen bu yazıyı
çıkarırsın, ya da biz yapacağımızı biliriz; gerekirse üstünü başını arar,
elbiseni çıkartırız.”
Kadın, “Siz Müslüman değil misiniz?” dedi.
Mücahidler, “Evet, Müslümanız, ama Resûlullah bize, beraberinde mektup
bulunduğunu söyledi” diye konuştular.
Kadın, kurtuluş çaresinin kalmadığını anlamıştı. Mücahidlere, “Yüzünüzü başka
tarafa çeviriniz” dedi.
Sahabîler yüzlerini çevirince de, başının örgülü saçlarını çözdü. Mektubu oradan
çıkarıp Hz. Ali’ye uzattı.1
Vazifeli Sahabîler, mektubu alıp Hz. Resûlullaha getirdiler.
Herkeste bir hayret ve şaşkınlık başlamıştı. Çünkü mektup, Bedir Ashabından
Hatıb bin Ebî Beltaa tarafından müşriklere hitaben, Peygamber Efendimizin
hazırlığını haber vermek üzere yazılmıştı.2
Peygamber Efendimiz, derhal Hz. Hatıb’ı huzuruna çağırdı.
Hz. Hatıb gelince mektup kendisine okundu. Resûl-i Ekrem, “Bu mektubu tanıdın
mı?” diye sordu.
“Evet, tanıdım” dedi.
“Bunu sen mi yazdın?”
Hatıp inkâr etmedi, “Evet, ben yazdım” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Bunu ne için yaptın?” diye sordu.
Hz. Hatıp izah etti:
“Yâ Resûlallah! Bu hususta hakkımda hüküm vermekte acele etme! Ben,
Kureyşlilerden olmayan bir kimseyim. Muhacir Müslümanlar gibi, Mekke’de âilem ve
mallarımı koruyacak kimsem de yok.
“Ben, bunu Kureyş ileri gelenlerini bir minnet altında bırakayım da âilemi
korusunlar diye yaptım. Yoksa, bunu küfre saptığım veya dinimden döndüğüm için
yapmış değilim! Vallahi, ben Allah ve Resûlüne olan îmânımda sabitim.”1
Peygamber Efendimiz, “Doğru söyledin” buyurdu. Sonra Ashabına dönerek, “O, size
doğru söyledi. Bunun hakkında hayırdan başka birşey söylemeyiniz” dedi.2
Kendisini zaptedemeyen Hz. Ömer, “Bırak, yâ Resûlallah, şu münafığın boynunu
vurayım” dedi.
Resûl-i Ekrem müsaade etmedi ve şöyle buyurdu:
“O Bedir Muharebesinde bulunmuştur. Ne bilirsin, belki Allah, Bedir Harbine
katılmış bulunanlara, savaş günü bakıp, ‘Siz istediğinizi yapınız, ben sizi
affetmişimdir. Cennet size vacib olmuş, siz de Cennete girmeye hak
kazanmışsınız’ buyurmuştur.”
Manzara karşısında Hz. Ömer’in gözleri doldu, “Allah ve Resûlü herşeyi daha iyi
bilir” dedi.3
Bu hadise üzerine Cenâb-ı Hak, şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurarak mü’minleri
ikaz etti:
“Ey îmân edenler! Bana ve size düşman olanları dost edinmeyin. Siz onlara
muhabbet gösterip sırlarınızı ulaştırıyorsunuz; halbuki onlar size gelen hakkı
inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah’a îmân ettiğiniz için Peygamberi ve sizi
yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızâmı
aramak için çıkmışsanız, nasıl onlara muhabbet gösterip de sır verirsiniz? Ben
ise sizin gizlediğinizi de bilirim, açığa vurduğunuzu da. İçinizden kim bunu
yaparsa düm düz yolun ortasında şaşırmış olur.”4
İslâm ordusu fetih yolunda
Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tek kalb gibi
çarpan on bin kişilik muazzam İslâm ordusuna hareket emri verdi.
Medine’den çıkış Ramazan’ın ilk günlerine rastlıyordu. Bu sebeple Resûl-i Ekrem
ve mücahidler oruçlu idiler.1
Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaklık altında yol almak, fazlasıyla yorucu ve
zahmetliydi. Dayanılacak gibi değildi. Üstelik, her an bir çarpışma çıkabilir,
bir mukabele ile de karşı karşıya kalabilirlerdi. Halbuki, harpte güç, kuvvet
lâzımdı. Oruç, mücahidleri bir noktada takatsız hâle getiriyordu. Ancak kendi
başlarına hareket edemezlerdi. Bu sebeple Hz. Resûlullahın ne yapacağını
bekliyorlardı. Oruç açılacak mı, yoksa devam mı edilecekti?
İslâm ordusu Kudeyd mevkiine gelince Peygamber Efendimiz ikindi namazından sonra
orucunu açtı ve Ashabına da açmalarını emretti.2
Bu arada sekiz kişilik bir birlik ile Necid tarafına gönderilmiş bulunan Ebû
Katade de gelip orduya katıldı. Aynı zamanda etraftan da birçok Müslüman gelip
İslâm ordusuna iltihak etti.
Yine bu sırada Mekke’den gelen Hz. Abbas âilesiyle Cuhfe mevkiinde İslâm
ordusuyla karşılaştı. Bundan son derece memnun olan Peygamberimiz kendisinin
kalmasını ağırlıklarını ise Medine’ye göndermesini emretti. Sonra, “Ey Abbas!
Sen muhacirlerin sonuncususun” buyurdu. Hz. Abbas, sefer boyunca Peygamber
Efendimizin yanından bir an bile olsun ayrılmadı.
Yolda Müslüman olanlar
Hz. Resûlullah kumandasındaki İslâm ordusu bütün ihtişâmıyla yoluna devam
ediyordu. Bu sırada gelip, Hz. Resûlullahın huzurunda İslâmla şereflenenler
oldu. Bunlar, Peygamber Efendimizin amcası oğlu Ebû Süfyan bin Hâris ile
Abdullah bin Ebî Ümeyye idi.1
Resûl-i Ekrem, önce bu iki kişiyle görüşmek istemediğini ifâde ederek onlardan
yüz çevirdi. Zira, bunlar kendisiyle peygamberliğinden önce gayet samimi iken,
risâlet vazifesi verilir verilmez şiddetli birer düşman kesilmişlerdi. Kendisine
sözle eziyet ve hakarette bulunmuşlardı. Şâir olan Ebû Süfyan bin Hâris
Peygamberimiz ve Müslümanları ağır dille hicvederdi. Yine Efendimizin akrabası
olan Abdullah bin Ebî Ümeyye de ona söz ve hareketleriyle rahatsızlık vermekten
geri durmayanlar arasında yer almıştı.2
Ancak, bütün bunlara rağmen, araya Hz. Ümmü Seleme girdi. Efendimize onlardan
yüz çevirmemesi gerektiğini söyledi. Fakat, Resûl-i Ekrem Efendimiz yine,
“Onların ikisi de bana lâzım değildir” diyerek kabul etmemekte ısrar ediyordu.
Resûl-i Ekremin bu sözlerini duyan Ebû Süfyan bin Hâris, küçük oğlu Câfer’in
elinden tutarak şöyle dedi:
“Vallahi, yanına girmeme izin vermezse, oğlumun elinden tutarak helâk oluncaya
kadar yeryüzünde dolaşıp dururum.”
Şefkat ve merhamet timsâli Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek gönlü bu
sözlere dayanamadı. Onları huzuruna dâvet ederek affetti. Böylece onlar da
İslâmiyetle şereflendiler.3
Ordunun savaş düzenine girişi
Kudeyd mevkiinde konaklayan Peygamber Efendimiz, burada ordusunu savaş düzenine
koydu. Sancaklar ve bayraklar bağlayarak, onları kabilelere ve kabilelerin
bayraktar ve sancaktarlarına verdi. Muhacirlerin üç bayraktarı vardı: Hz. Ali,
Hz. Zübeyr bin Avvam ve Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas. Ensarın ise, on iki bayraktarı
vardı. İslâm ordusunda ayrıca Eşca’ların bir, Süleymlerin de bir bayraktarı
bulunuyordu. Orduda on dört de sancaktar vardı. Bunların üçü Müzeynelerin, ikisi
Eslemlerin, dördü Cuheynelerin, üçü Ka’boğullarının, ikisi ise Süleymlerin idi.1
Bundan sonra Peygamber Efendimiz ordusuyla Merruzzahrân’da konakladı.2
Peygamber Efendimizin gizlilik stratejisi o âna kadar son derece başarıyla
sürmüş, Mekkeliler en küçük bir haber dahi alamamışlardı.
Merruzzahrân Vadisine geliş geceye rastlamıştı. O âna kadar üzerlerine
gelişinden haberi olmayan Mekkeli müşriklere Peygamber Efendimiz, gelişini
muhteşem bir ateş donanmasıyla bildirmek istedi ve her mücahide ateş yakmalarını
emir buyurdu.3
Bir anda on bin ateş yakıldı. Göz kamaştıran bu manzara Mekke’ye aydınlık saçtı;
müşriklere ise korku ve dehşet. Aralarından göç etmeye mecbur bıraktıkları
kâinatın manevî güneşi Peygamber Efendimiz, şimdi etrafında on bin parlak
yıldızla Mekke ufuklarında yeniden bütün ihtişamıyla parlıyordu. Ruh ve
gönülleri ısıtmak için Mekke ufuklarında bir başka haşmetle doğuyordu. Bu doğuşa
müşrikler hayret etti. Daha iki sene evvel bu güneş bu kadar parlak değildi. Bu
kadar kuvvet ve azamete sahip bulunmuyordu. Bir anda nasıl böylesine inkişâf
etmiş, büyümüş ve her tarafı aydınlatır olmuştu? Söndürmek istedikleri nur nasıl
böylesine kısa bir zamanda kendilerini sönük bir durumda bırakan bir azamet
peyda etmişti? Akıllara hayret veren bu şahlanışın sırrını bir türlü
çözemiyorlardı.
İşte Kureyş müşrikleri, ancak gözleri kamaştıran bu on bin ateşlik muazzam
manzara ile işin farkına vardı ve Mekke’nin çepeçevre kuşatıldığını anladılar.
İslâm ordusu henüz Merruzzahrân’dan ayrılmamıştı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz irak denilen misvak ağaçlarının yemişlerinden
toplamalarını bazı Sahabîlere emretti ve “Size, onların kararmış olanlarını
toplamanızı tavsiye ederim. Çünkü, en tatlı olanları, onların kararmışlarıdır”1
buyurdu.
Sahabîler merakla, “Yâ Resûlallah! Bu yemişin iyisini kötüsünü çobanlar bilir.
Siz de koyun güttünüz mü?” diye sordular.
Resûl-i Ekrem, “Her peygamber muhakkak koyun gütmüştür. Ben de Ecyad’da
[Mekke’de bir mevki] ev halkımın [Ebû Tâlib’in] koyunlarını otlatırdım”2 diye
cevap verdi.3
Ebû Süfyan Peygamberimizin huzurunda
Bu arada son derece korkup telaşa kapılan müşrikler, reisleri Ebû Süfyan’la
birkaç kişiyi durumu öğrenmek üzere vazifelendirdiler.4
Ebû Süfyan ve beraberindekiler, bir gece vakti bu vazifeyi yerine getirmek üzere
Mekke’den çıktılar. İslâm ordusu karargâhına yaklaştıkları bir sırada mücahidler
tarafından yakalandılar. O esnâda Hz. Abbas imdadına yetişmeseydi mücahidler
tarafından epeyce hırpalanacaktı.
Hz. Abbas, Ebû Süfyan’ı alıp Peygamber Efendimizin yanına getirdi. Arkasından
Hz. Ömer de eli kılıcının kabzasında Huzur-u Saadete girdi ve şu teklifi yaptı:
“Yâ Resûlallah! Allah, Ebû Süfyan’ı akidsiz ve ahidsiz ele geçirmek imkân ve
fırsatını verdi. Müsaade buyur da boynunu vurayım.”
Hz. Abbas müdahale etti:
“Yâ Resûlallah! Ben, ona emân vermiş bulunuyorum!”
Fakat Hz. Ömer, bu isteğinden vazgeçmedi. Aynı teklifini tekrarlayıp durdu.
Hz. Abbas, “Ey Ömer! Yeter! Vallahi, Ebû Süfyan, Adiyy bin Ka’boğullarından (Hz.
Ömer kabilesi) olsaydı böyle söylemezdin” deyince, Hz. Ömer bütün celâletiyle
“Ey Abbas! Vallahi, babam Hattab hayatta olup da Müslüman olsaydı, ona, senin
Müslüman olduğun gün, Müslüman oluşuna sevindiğim kadar sevinmezdim. Zira,
biliyorum ki, Resûlullah da, babam Hattab Müslüman olsaydı, senin Müslüman
oluşuna sevindiği kadar sevinmezdi”1 diye cevap verdi.
Bu ufak münakaşayı Peygamber Efendimiz, “Ey Abbas! Ebû Süfyan’ı konak yerine
götür! Sabahleyin yanıma getir” sözleriyle sona erdirdi.2
Ebû Süfyan’ın İslâmla şereflenmesi
Hz. Abbas, Ebû Süfyan’ı sabahleyin Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına getirdi.
Resûl-i Ekrem, “Ey Ebû Süfyan! Henüz ‘Lâ ilâhe İllallah’ diyeceğin vakit gelmedi
mi?” diye sordu.
Ebû Süfyan zavallıca bir cevap verdi:
“İyi ama bu kadar putları ne yapayım? Lât ve Uzza’dan nasıl vazgeçeyim?”
Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin çadırı arkasında bekliyordu. Ebû Süfyan’ın bu
sözlerini duyunca hiddetle, “Duâ et ki, çadırın içindesin. Dışında olsaydın,
asla bu sözü söyleyemezdin” diye konuştu.
Ebû Süfyan, “Yâ Ömer! Yazıklar olsun sana! Sen de baban gibi sertsin. Hem sonra
ey Hattab’ın oğlu, ben sana gelmiş değilim. Amcamın oğluna gelmişim. Onunla
konuşacağım. Bırak da konuşalım” dedi.
Peygamber Efendimize hitaben de şöyle dedi:
“Babam, anam sana fedâ olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte ve
akraba hakkını gözetmede senden daha üstünü yoktur.”
Sonra bir müddet düşündü durdu. Bu düşünce onu bir nebze olsun hakka
yakınlaştırdı. Şu itirafı yapmaktan kendini alamadı:
“Vallahi, sanırım ki, Allah’tan başka ilâh olmasa gerek. Çünkü, Allah’la
birlikte başka ilâh da bulunmuş olsaydı, elbette beni zararlardan korur,
iyiliklerden de faydalandırırdı.”1
Peygamber Efendimiz, bu sözlerinden onun “Lâ ilâhe illallah” gerçeğini kabul
ettiğine kanaat getirdi. Bu defa da, “Ey Ebû Süfyan ‘Muhammedün Resûlullah
diyeceğin zaman daha gelmedi mi?” diye sordu.
Ebû Süfyan bir an durakladı. İçindeki düğümü tam mânâsıyla çözemiyordu. Nereden
geldiğini bilmediği bir şüphe vardı içinde.
“Yâ Muhammed,” dedi, “bunun için bana biraz müddet tanı. Zira, bundan dolayı
zihnimde biraz şüphe var.”
Bu esnâda Hz. Abbas söze karıştı:
“Ey Ebû Süfyan,” dedi, “yazıklar olsun sana! Aklını başına topla! Ne yaptığının
farkında mısın? Boynun vurulmadan önce, Müslüman ol! Allah’tan başka ilâh
olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet getir!”
Bunun üzerine Ebû Süfyan şehâdet getirip Müslüman oldu.2
Îmânının âcil mükâfatı
Hz. Abbas, Hz. Resûlullahtan, Ebû Süfyan için bir imtiyaz tanımasını istedi.
“Yâ Resûlallah” dedi, “Ebû Süfyan üstün tanınmayı, övülüp sevilmeyi seven bir
insandır. Ona iftihar vesilesi olacak bir imtiyaz verseniz.”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Olur” buyurdu ve ilâve etti:
“Kim, Ebû Süfyan’ın evine girerse emindir.”
Ebû Süfyan, “Evimin ne genişliği vardır ki?” diyerek Peygamber Efendimizden bu
lütfunu genişletmesini istedi.
Bu sefer Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kim Kâbe’ye girer, sığınırsa, o emindir!”
buyurdu
Ebû Süfyan buna da kanaat etmedi.
“Kâbe’nin ne genişliği vardır ki?” dedi.
O zaman Peygamber Efendimiz, “Kim, Mescid-i Harama girer, sığınırsa emindir”
buyurdu.
Ebû Süfyan bu ihsan dairesinin daha da geniş tutulmasını istiyordu:
“Mescid-i Haram’ın ne genişliği var ki?” diyerek buna da kanaat getirmedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz lütuf ve ihsanının dairesini en geniş bir
şekilde tuttu:
“Kim, kapısını üzerine kapayıp evinde oturursa ona emân verilmiştir.”1
Ebû Süfyan’ın artık bu hususta taleb edecek birşeyi kalmamıştı, “İşte bu
geniştir” diyerek memnuniyetini izhar etti.2
Ebû Süfyan’ın İslâm ordusunu seyredişi
Resûl-i Ekrem, Ebû Süfyan’ın hemen çıkıp Mekke’ye gitmesine müsaade etmedi. Her
ne kadar îmân etmişse de müşrik ileri gelenlerinin tesiri altında kalıp İslâm
ordusuna karşı bir hareket hazırlığı içine girebilme ihtimali vardı. Bu
düşünceye fırsat verilmemeliydi. Ebû Süfyan, İslâm ordusunu görmeli idi. Tâ ki,
bu orduya karşı koyacak güç ve kuvvetin asla Kureyş müşriklerinde bulunmadığı
kanaatı kendisinde tamamıyla teşekkül etsin. Azametli orduyu görmeli idi ki,
kendilerine birşey kazandırmayacak, sadece kanlarının akıp gitmesine sebebiyet
verecek bir karşı koyma hareketine girişmeyi akıllarından geçirenlere nasihat
etsin, onları bu fikirlerinden vazgeçirmeye çalışsın.
Bunun için Peygamber Efendimiz, Hz. Abbas’a şu emri verdi:
“Ey Abbas! Ebû Süfyan’ı vadinin daraldığı, atların sıkışa geldiği dağ boğazının
yanına götür de, Allah ordusunun ihtişamını görsün.”1
Hz. Abbas bu emr-i Nebevî üzerine Ebû Süfyan’ı vadinin en dar, geçişe en hakim
yerine götürdü.
Ebû Süfyan, hayret ve haşyet içinde kol kol geçen muazzam İslâm ordusunu
seyrediyor ve onların kim olduğunu teker teker Hz. Abbas’a soruyordu. Hz. Abbas
da gereken izahatı veriyordu. Ebû Süfyan’ın gözleri, nuranî dalgalar halinde
akan mücahidler karşısında kamaşıyordu.
Mekke’de öldürmeye karar aldıkları sırada ellerinden Allah’ın hıfz ve inâyeti
ile kurtulan Hz. Muhammed nasıl böyle on binlerin kalb ve ruhunu fethetmiş ve
etrafında birer pervane gibi döndürmeyi başarabilmişti? Daha düne kadar kendi
saflarında ona karşı savaşanlar, şimdi ona sadakât elini uzatmışlar, onun
muhabbetinde erimişler, onun derdiyle hemdert, sevinciyle mesrur, elemiyle
müteellim olmuşlardı.
Dalga dalga geçen alaylar, taburlar arasında Ebû Süfyan olanca dikkatiyle Hz.
Resûlullahı arıyordu. Her alay, her kol geçtiğinde Hz. Abbas’a, “Muhammed
(a.s.m.) geçti mi?” diye soruyordu. Onun geçişinin bir başka azamette, ihtişamda
olacağını biliyordu.
Nihâyet, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin arasında bulunduğu, tepeden tırnağa
silahlanmış alay geliyordu. Kâinatın Efendisi, kendisine mahsus azamet, heybet
ve vakarı ile devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Etrafını Ensar ve Muhacirler
almıştı. Sancağı, Ensardan Sa’d bin Ubâde Hazretlerinin elindeydi. Ebû Süfyan’ın
önünden tüylerini ürpertircesine, tir tir titretircesine geçiyorlardı.
Ebû Süfyan merakla, “Sübhanallah, kimdir bunlar ey Abbas?” diye sordu.
Hz. Abbas, “Resûlullah ile Ensar ve Muhacirler” diye cevap verdi.1
Ebû Süfyan’ın dehşeti daha da arttı, ürpermesi kat kat yükseldi, kendisini
tutamayarak şöyle dedi:
“Kardeşinin oğluna ne kadar büyük bir saltanat verilmiş! Hiçbir hükümdarda
görmediğim bir saltanat.”
Hz. Abbas, “Bu saltanat değil, peygamberliktir” diyerek Ebû Süfyan’ın yanlışını
düzeltti.
Ebû Süfyan da, “Evet, peygamberliktir”2 diyerek kanaatını düzeltti.
Ebû Süfyan artık, bu haşmetli, nuranî, bir tek kalb halinde çarpan, tek el
halinde kalkan, tek ses halinde yükselen orduya kimsenin kolay kolay karşı
koyamayacağını, bunun kendilerinin de haddi olmadığını iyice anlamıştı.
“Ey Abbas! Ben şu âna kadar, böyle bir ordu, böyle bir cemâat görmedim” dedi.
Bundan sonradır ki, Mekkeli müşriklere hem haber vermek, hem de karşı koymak
gibi bir basiretsizliğe teşebbüs etmelerine mani olmak ve bu hususta nasihatta
bulunmak üzere Ebû Süfyan’ın Mekke’ye gitmesine müsaade edildi.1
Ebû Süfyan Mekke’de
Ebû Süfyan sür’atle Mekke’ye vardı. Müslüman olduğunu açıkladı. Sonra da, “Ey
Kureyşliler! İşte Muhammed! Karşı koyamayacağınız kadar büyük bir orduyla yanı
başınıza gelmiş bulunuyor! Müslüman olunuz da selâmete eriniz” diye yüksek sesle
hitap etti.2
Sonra da, “Kim, Ebû Süfyan’ın evine girer sığınırsa, o emindir! Kim, evine girip
kapısını üzerine kaparsa o emindir! Kim, Mescid-i Harama girer sığınırsa, o
emindir” diye olanca sesiyle bağırdı.3
Fakat müşrik ileri gelenleri, hatta karısı Hind, bu davranışı karşısında Ebû
Süfyan’a hakaret etti. Hattâ Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil gibileri,
halkı Resûl-i Ekreme karşı çıkmak için kışkırtmaya bile kalkıştılar. Fakat halk,
bu hararetli müşriklerin sözlerine iltifat etmedi ve Ebû Süfyan’ın tavsiyesi
üzerine kimisi evine girdi, kimisi de Mescid-i Harama sığındı.4
Mekke’ye giriş hazırlığı
İslâm ordusu Mekke’ye girmeden evvel, son defa Zî-Tuva Vadisinde toplandı.
Peygamber Efendimiz ve Ashab-ı Kiramın sevinçleri etrafa dalga dalga
yayılıyordu. Yüzlerinde tebessüm, gönüllerinde ferah ve sürur vardı.
Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Kendisine bu mübârek ve
muazzam günü gösteren Cenâb-ı Hakka sonsuz hamd ve şükrünü takdim ediyordu.
Tevazû ve mahviyetinden mübârek başını öne eğmişti. Öylesine ki, nerdeyse
mübârek sakalının ucu devesinin semerine değiverecekti.1 Bu haliyle önünde
eğilinecek tek zâtın sadece kâinatın yaratıcısı Cenâb-ı Hak olduğunu bütün
insanlığa ilân ediyordu. Aynı zamanda Ashabına da muvaffakiyeti verenin sadece
Yüce Allah olduğunu, insanların ise, muvaffakiyetin sebeblerini hazırlamakla
vazifeli bulunduklarını ders veriyordu.
Peygamberimizin Mekke’ye girişi
Peygamber Efendimiz, Mekke’ye girmek için ordusunu dört kola ayırdı:
Sağ kol: Kumandan, “Seyfullah” ünvanının sahibi Hz. Hâlid bin Velid’di. Mekke’ye
aşağı taraftan girecekti.
Sol kol: Kumandan, Hz. Zübeyr bin Avvam idi. Şehre yukarıdan, Küdâ denilen
mevkiden girecekti.
Üçüncü kol: Sa’d bin Ubâde kumandasında idi ve Ensar birliklerinden ibaretti.
Seniyye tarafından şehre girecekti.
Piyade birliklerinden meydana gelen dördüncü kola Ebû Ubeyde bin Cerrah kumanda
ediyordu. O da Mekke’nin üst tarafından ilerleyecekti.2
Peygamber Efendimiz kumandanlara şu emri verdi:
“Size karşı konulmadıkça, size saldırılmadıkça hiç kimseyle çarpışmaya
girmeyeceksiniz! Hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz!”3
Bu emirden bazı kimseler müstesna kılındı. Bunlar görüldükleri yerde, Kâbe’nin
altına iltica etmiş olsalar dahi öldürülüceklerdi. Onlar da şunlardı: İkrime bin
Ebî Cehil, Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh, Habbar bin Esved bin Muttalib,
Hüveyris bin Nukayz, Mıkyes bin Subabe el-Leysî Abdullah Hilâl bin Hatal, Hind
bint-i Utbe bin Rebia, şarkıcı Sâre, Kureyne ve Ernebe.1
Bunlar, irtidad, İslâma ve Müslümanlara aşırı düşmanlık, işkence, katl,
Resûlullahı ve Müslümanları küstahça hicvetme gibi affa sığmayacak suçlar
işlemişlerdi.
Kollar Mekke’ye girerken
Takvim yaprağı, Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayının on üçü Cuma gününü
gösteriyordu. Gün henüz yeni ağarmıştı.
Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ’nın üzerindeydi. Mübârek başında Yemen işi
siyah bir sarık vardı. Sarığın bir ucunu iki omuzunun arasına salıvermişti. Bir
haşmet ve vakar içinde mübârek Belde’ye giriyordu. Bir taraftan, Allah’ına
kendisine bu günü gösterdiğinden dolayı hamdediyor, minnet ve şükrünü arzediyor,
diğer taraftan da fethi iki sene evvelinden haber verip müjdeleyen “Fetih
Sûresi”ni okuyordu. Bu kendileri için, Ashabı için en mesûd, en sevinçli
anlardan biriydi.
Dillerde acı söz yok, kalbleri fetheden tatlı tatlı sözler vardı. Simâlardan
tebessümler damlıyordu. Mücahidlerde büyük zaferlerin, muhteşem fetihlerin
verdiği kendini kaybediş yoktu. Nefislerine, kalb, ruh ve dillerine hâkimiyet
vardı.
Sa’d bin Ubâde’nin azledilmesi
Bir ara baş döndürücü zaferin havasına gayr-ı ihtiyarî kendisini kaptıran üçüncü
kol kumandanı Hz. Sa’d bin Ubâde, ağzından, “Bugün büyük savaş günüdür. Kâbe’de
vuruşmanın helâl olacağı gündür!”1 diye bir söz kaçırdı.
Durum, derhal Hz. Resûl-i Ekreme bildirildi. Bu söz, Mekke’ye harpsiz, kan
akıtılmaksızın girmek isteyişin mânâ ve ruhuna zıddı. Hemen sancağın Sa’d
Hazretlerinden alınıp oğlu Kays’a verilmesini emir buyurdular.2
Hâlid bin Velid koluna taarruz
İslâm ordusu Peygamber Efendimizin emri gereğince hiç kimseye kılıç kaldırmadan
edeb ve hürmet içinde Mekke’ye dalga dalga giriyordu.
Ancak bu arada, Hâlid bin Velîd Hazretlerinin kumandanlık ettiği kola bir
taarruz oldu. Taarruz İkrime bin Ebî Cehil, Safvan bin Ümeyye gibilerle,
topladıkları halktan bazıları tarafından yapılmıştı.3
Hz. Hâlid, önce karşılık vermek istemedi. Çünkü emir bu meyandaydı. Ancak,
müşriklerin saldırıyı hızlandırıp mücahidleri ok yağmuruna tuttuklarını görünce,
vuruşmaya müsaade etti. Müşrikler kaçmaya mecbur kaldılar. Çarpışmada iki
mücahid şehid düştü, müşriklerden ise 13 kişi öldürüldü. Durum, Hz. Resûl-i
Ekrem tarafından öğrenildi. Hz. Hâlid huzura çağrıldı. Müşriklerin Müslümanlara
saldırdıklarını, mücahidlerin ise sadece kendilerini müdafaa etmek zorunda
kaldıklarını Hz. Hâlid’den öğrenince “Allah’ın hüküm ve takdir ettiğinde hayır
vardır”4 buyurdular.
Bundan başka on bin kişilik muazzam İslâm ordusu Mekke’ye girerken hiç bir
çarpışma olmadı ve Müslümanlar silahlarını kullanmadılar.
Bu arada kanı heder edilenlerden ve nerede görülürlerse görülsünler,
öldürüleceklerden bir kaç kişi ele geçirildi ve öldürüldüler. Bunların birkaçı
önce Müslüman olup sonra da irtidad eden kimselerdi. Abdullah bin Hatal, Mıkyes
bin Subabe bunların ikisi idi. Kanı heder edilip ele geçirildikten sonra
öldürülen diğerleri ise Hâris bin Tuleytıla, Huveyris bin Nukayz ve Sâre idi.
Bunların hepsi Peygamberimiz henüz Mekke’de iken kendilerine en ağır eziyet ve
hakarette bulunan kimselerdi. Yakalanıp öldürülmeleri emrolunan diğer müşrikler
ise her biri başka başka yerlere kaçmışlardı.
Peygamber Efendimiz, Mekke’ye girer girmez halka emân verdiğini ilân etti:
“Kim Ebû Süfyan’ın evine sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, elinden silahını
bırakırsa ona emân verilmiştir. Kim, evine girer, kapısını kapatırsa ona da emân
verilmiştir.”
Bunun üzerine müşriklerden bir kısmı evlerine, diğer bir kısmı da Ebû Süfyan’ın
evine sığındı.
Peygamberimiz Kâbe-i Muazzamada
On bini aşkın İslâm ordusu Mekke’ye girmişti. Fakat Mekke sakin ve asûde bir gün
yaşıyordu. Herkes emniyet içinde idi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kasvâ’nın üzerinde, terkisinde Üsâme bin Zeyd, sağında
Hz. Ebû Bekir, etrafında Muhacir ve Ensâr topluluğu olduğu halde Kâbe-i
Muazzamaya doğru ilerliyordu. Dâvâsını ilâna başladığı ilk günden bu güne kadar
ve bu muzafferiyet sonunda hiç bir değişiklik yoktu. Tek başına İslâm ve îmânı
tebliğ ederken de mütevazi, mahviyetkâr, affedici ve merhametli idi, o gün de.
Bir kaç kişinin gönlünde yer tutmuşken nasıl alicenap, şefkatli, mütevazi ve
afüvkâr idiyse, şimdi on binlerin gönlünde taht kurmuşken de yine bu
vasıflarından zerre kaybetmemişti.
İşte Efendimiz bu tevazû, mahviyet ve Allah’a minnet ve şükran hisleriyle dolu
bir manzara içinde Hârem-i Şerife girdi. Müslümanlar da akın akın muazzam Mâbede
doğru akıyorlardı. Resûl-i Kibriyâ tekbir getirince, Müslümanlar da hep bir
ağızdan “Allahü Ekber!” diyerek Mekke ufuklarını bu kudsî sada ile çınlattılar.
Bu ulvî sadaya, bu mübârek beldenin dağı, taşı “Allahü Ekber! Allahü Ekber!”
diyerek karşılık veriyordu.
Kâbe’yi tavaf
Resûl-i Kibriyâ, binlerce Sahabî arasında devesi Kasvâ’nın üzerinde Kâbe’yi
tavafa başladı. Peşini Ashab-ı Kiram takib etti. Tavafın her devresinde
ellerindeki değnekle Hacerü’l-Esvede işâret ederek onu istilâm ediyordu.1
Tavafın yedinci devresinden sonra Kasvâ’dan indi. Makam-ı İbrahim’e varıp orada
iki rekât namaz kıldı. Sonra da Zemzem Kuyusuna vararak ondan hem su içti, hem
de abdest aldı. Bunu Safâ Tepesine çıkışları takib etti. Oradan etrafa baktı ve
kendisine bu muazzam günü gösteren Yüce Allah’a bir kere daha minnet ve
şükranlarını takdim etti.
Bu sırada Medineli Müslümanlardan bazılarının iç âleminde bir endişe uyandı. Bu
endişeyi, “Cenâb-ı Hak, Resûlüne yurdunun fethini nasib etti. Artık burada
oturur kalırlar mı dersiniz” diyerek izhar ettiler.
Duâsını bitiren Fâhr-i Âlem Efendimiz, ne konuştuklarını sordu.
Onlar, “Bir şey yok yâ Resûlallah” dediler.
Sorusunu bir kaç sefer tekrarlayıp aynı cevabı alan Peygamber Efendimize, o
sırada vahiy ile Ensarın konuştukları haber verildi.
Bunun üzerine, “Ben sizin söylediğiniz şeyden Allah’a sığınırım! Bilin ki, benim
hayatım sizin hayatınızla, ölümüm de sizin ölümünüzledir”2 buyurdular.
Bu hitap karşısında Ensar gözyaşları arasında Fahr-i Kâinatın çevresinde
toplanıp gönlünü almaya çalıştılar:
“Vallahi” dediler, “biz bunları, Allah ve Resûlüne olan muhabbetimizden dolayı
söylemiştik, başka bir maksatla değil.”1
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve Müslümanların Kâbe’yi tavaf ettikleri bir
sıradaydı.
Ebû Süfyan da Mescid-i Haramın bir köşesinde oturup düşünceye dalmıştı. Şeytan
zihnini kurcalıyor ve bir takım sinsi vesveseler telkin ediyordu. Resûl-i Ekrem
önünden her geçtikçe o, “Acaba bir asker toplasam, şu adamla (!) bir daha
çarpışşam, ne olur?” diye içinden geçiriyordu.
Tam bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, gelip başucuna dikildi ve “O zaman da
yine Allah seni hâkir eder” buyurdu.
Ebû Süfyan, şimşek gibi çakan bu söz karşısında daldığı derin düşünceden
sıyrıldı. Başını kaldırıp baktığında Peygamber Efendimizi yanıbaşında gördü.
Şaşırdı, titredi. Sonra da Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunarak, “Vallahi sen
Resûlullahsın” dedi.2
Fadale bin Umeyr ise, Peygamberimizi tavaf sırasında öldürmek niyetiyle
gözlüyordu. Bir ara bu niyete fazlasıyla yaklaşan Fadale’ye Resûl-i Ekrem âniden
dönüp, “Sen Fadale misin?” diye sordu.
Fadale, şaşkınlık içinde, “Evet, Yâ Resûlallah” dedi.
Peygamberimiz, “İçinden ne geçiriyor, ne düşünüyorsun?” dedi.
Fadale, “Hiçbir şey düşünmüyor, Allah’ı anmakla meşgul bulunuyordum” diye cevap
verince Resûl-i Ekrem, “Allah’tan af ve mağfiret dile ey Fadale!” dedi. Sonra da
elini Fadale’nin göğsüne koyarak onun için duâ etti.
Bu mucize karşısında Fadale kötü niyetinden vazgeçti ve yumuşayan kalbiyle
birlikte îmânı da karar kıldı. Resûl-i Kibriyânın bir tek nuranî tebessümü
düşmanlıkları dostluklara dönüşüyor, katı kalbleri balmumu gibi yumuşatıyordu.
Fadale, o ânı şöyle tasvir eder:
“Vallahi, göğsümden elini kaldırdığı zaman, bana ondan daha sevimli ve sevgili
bir şey yoktu.”1
Putların yıkılışı
Kureyş müşrikleri, Kâbe’nin çevresine üç yüz altmış put dikmişlerdi. Bu putlar,
kurşunla yerlerine perçinlenmiş bulunuyordu.2
Tebliğ ettiği Tevhid inancı ile akıl, ruh ve kalblerdeki putları yıkıp, binlerce
insanı getirdiği nûrun etrafında pervane gibi döndüren Resûl-i Kibriyâ
Efendimiz, şimdi de Tevhid inancına uygun binâ edilmiş olan Kâbe’yi asliyetine
kavuşturmak için putlardan temizlemeye başlıyordu.
Elindeki asâ ile o putlara birer birer işâret ederek, “Hak geldi, bâtıl zâil
oldu. Muhakkak ki bâtıl yok olup gidicidir”3 âyetini okudu. İşareti alan her put
yere düştü. Putun yüzüne işaret ettiyse arkasına düşer, arkasına işaret ettiyse,
yüz üstüne düşerdi. Böylece Kâbe içinde ve çevresinde yere yuvarlanmayan hiç bir
put kalmadı.4
Kâbe’de ezan
Öğle namazı vakti girmişti. Nebiyy-i Ekrem Efendimizin emriyle, Hz. Bilâl,
Kâbe’nin üzerine çıkarak ezan okumaya başladı. Îmânlı gönüllerde bir sevinç, bir
canlılık, îmânsız gönüllerde ise üzüntü ve yıkılış vardı. Seneler önce boynuna
ip takıp sokak sokak dolaştırdıkları, akla gelmedik eziyet ve işkencelere maruz
bıraktıkları köle Hz. Bilâl, şimdi Kâbe’nin üzerinde gür sesiyle şirk ehlini
çatlatırcasına Tevhdi ilân ediyordu. Onunla beraber âdeta dağ taş da “Tehvid-i
İlâhî”yi kendilerine mahsus dillerle haykırıyorlardı.
Bu müstesna manzara karşısında azılı müşrikler kahroluyorlardı. O sırada Kureyş
reislerinden Ebû Süfyan, Attab bin Esid ve Hâris ibni Hişâm aralarında
konuştular.
Attab, “Pederim Esid bahtiyar idi ki, bu günü görmedi!” dedi.
Hâris, “Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulamadı mı ki, bunu müezzin
yaptı” diye konuşarak Hz. Bilâl-i Habeşî’den tahkirle söz etti:
Ebû Süfyan ise ağzından tek kelime çıkarmadı. “Ben, korkarım, bir şey
demiyeceğim. Kimse olmasa bile, şu ayağımızın altındaki kumlar ve taşlar ona
haber verir, o da bilir,”1 dedi.
Gerçekten de az sonra Peygamberimiz onlarla karşılaştı ve konuştuklarını
harfiyyen söyledi. O vakit, Attab ve Hâris şehâdet getirip Müslüman oldular.2
Ebû Süfyan ise, “Yâ Resûlallah! İyi ki, ben bir şey söylemedim” dedi. Resûl-i
Ekrem Efendimiz bu söze tebessüm buyurdular.
Bütün bu olup bitenler, Mekke halkı üzerinde derin tesir bırakıyordu.
Gönüllerini İslâma ısındırıyor, Hz. Resûlullah ve Ashab-ı Kirama besledikleri
kin ve adâvetlerinin erimesine sebep oluyordu.
Peygamberimizin Kâbe’ye girmesi
Resûl-i Ekrem, Osman bin Talhâ’ya haber göndererek Kâbe’nin anahtarını
getirmesini emretti. Annesinin, anahtarı vermemek hususundaki şiddetli ısrarına
rağmen Osman bin Talha anahtarı alıp getirdi.
Kâinatın Efendisi yanında Hz. Bilâl, Üsâme bin Zeyd ve Osman bin Talha (r.a.)
olduğu halde Kâbe’ye girdi.1 İçerdeki suret ve putların temizlenmesi için daha
önce emir buyurmuşlardı. Ancak henüz onlardan eser vardı. Bir emirle bu izlerin
de silinip her tarafın tertemiz edilmesini istedi.
Bir müddet Kâbe’nin içinde kaldıktan sonra, dışarı çıktı. O sırada hemen hemen
bütün Mekke halkı Mescid-i Haramın etrafında toplanmış, haklarında verilecek
hükmü merakla bekliyorlardı.
Acaba, Resûl-i Kibriyâ, onların kendisine revâ gördükleri gibi yüzlerine işkembe
mi atacaktı? Yollarına dikenler döküp üzerinden mi yürütecekti? Onlara, akla
gelmez eziyet ve hakaretlerde mi bulunacaktı? Onların Sahabîlerine yaptıkları
gibi boğazlarına ip takıp sokak sokak mı dolaştıracaktı? Kızgın kumların üzerine
yatırıp onlara işkence mi yapacaktı? Onları aç susuz mu bırakacaktı?
Yurtlarından mı çıkaracaktı?
Hayır, kâinatın vücud bulmasına sebep olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş
bulunan o şanlı Resûl, bunların hiç birini yapmadı.
Fetih hutbesi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kâbe-i Muazzamanın kapısında durdu. Mübârek yüzünde
beliren tatlı tebessümleriyle halka bakıyordu. Allah’a hamd ve senâdan sonra şu
hutbeyi irad etti:
“Allah’tan başka ilâh yoktur. Yalnız O vardır. Onun şeriki yoktur.
“O, va’dini yerine getirdi, kuluna yardım etti, aleyhinde toplanan düşmanları
tek başına perişan etti.
“Bilmelisiniz ki, Cahiliyye Devrine âit olup, iftihar vesilesi yapılagelinen her
şey; kan, mâl dâvâları, bunların hepsi bugün, şu ayaklarımın altında kalmış,
ortadan kaldırılmıştır.
“Bütün insanlar Âdem’den (a.s.), Âdem de topraktan yaratılmıştır. Allah
buyuruyor ki: ‘Ey insanlar! Sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da,
birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münâsebetleri bilesiniz diye sizi
milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz, Ondan en çok
korkanınızdır. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilir, herşeyden hakkıyla
haberdardır.’” (Hucurat Sûresi, 13)1
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu hitabesinden sonra, halka, “Ey Kureyş
topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?” diye sordu.
Kureyşliler, “Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi
bir kardeş oğlusun! Ancak bize hayır ve iyilik yapacağına inarırız” dediler.
Bunun üzerine Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle
konuştu:
“Benim halimle sizin haliniz, Yusuf’la (a.s.) kardeşlerinin hali gibidir.2
“Yusuf’un (a.s.) kardeşlerine dediği gibi ben de sizlere diyorum:
“Bugün sizin için bir kınama yoktur! Allah, sizi affetsin. O, merhamet edenlerin
en merhametlisidir.3 Gidiniz, sizler serbestsiniz!”4
Affedişlerin en makbulü, muktedirken affetmek, iyiliklerin en güzeli ise,
kötülüklere karşı yapılandır. Merhametlerin en üstünü kendisine acımayanlara
acımak, şefkat etmek ve merhamette bulunmaktır. İşte Kâinatın Efendisi bunu
yapıyordu. Çünkü, O, Cenâb-ı Haktan dersini şöyle almıştı:
“Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, câhillerden de yüz çevir.”1
Fetihten sonra hicretin kaldırılması
Mekke’nin fethedildiği gündü.
Abdurrahman bin Safvan, babasını alıp Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna
getirdi. “Yâ Resûlallah, babam hicret etmek üzere bîat edecektir” dedi.
Peygamberimiz, “Mekke’nin fethinden sonra artık hicret kalkmıştır” buyurdu.
Ne var ki, Abdurrahman, babasının muhacir vasfının manevî mükâfatından nasibdar
olmasını istiyordu. Bunun için gidip Peygamber Efendimizin çok sevdiği ve
hatırını saydığı amcası Hz. Abbas’a başvurdu. Bu hususta şefaatçı olmasını
istedi.
Abdurrahman’ın ricasını kabul eden Hz. Abbas, “Yâ Resûlallah! Sen benimle filân
arasındaki dostluğu biliyorsun, babasını hicret bîatı yapmak üzere size
getirmiş, kabul buyurmamışsınız” dedi.
Arabistan müşriklerinin yegâne kalesi olan Mekke artık fethedilmişti. İslâmiyet
bununla büyük bir kuvvet kazanmıştı. Müslümanlar da dinlerini istediği gibi,
istedikleri yerde yaşama durumunu elde etmişlerdi. Bu sebeple Peygamber
Efendimiz “hicret müessesesi”ni kaldırmaya karar vermişti. Bundandır ki, çok
sevdiği ve fazlasıyla hürmet duyduğu amcasının bu arzusuna da müsbet cevap
vermedi ve “Hicret için bîat yapmak artık yoktur” buyurdu.2
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) kaldırdığı hicret, İslâmın serbestçe
yaşanabildiği, ahalisi Müslüman olan bir beldeden İslâmın bir başka beldesine
hicretti. Daha hususi mânâsıyla, Peygamber Efendimizin sağlığında Mekke-i
Mükerreme ve çevresinden, Medine-i Münevvereye olan hicretti.1
Peygamberimizin ikinci hutbesi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, fethin ikinci günü, öğle namazından sonra Kâbe kapısı
merdivenine çıkıp, arkası Kâbe’ye dayalı bir halde Allah’a hamd ve senâda
bulunduktan sonra halka şöyle hitap etti:
“Ey insanlar!
“Şüphesiz Allah göklerle yeri, güneş ile ayı yarattığı gün Mekke’yi haram ve
dokunulmaz kılmıştır. Kıyamet gününe kadar da haram ve dokunulmaz olarak
kalacaktır.
“Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse için, Mekke Hareminde kan dökmek, ağaç
kesmek helâl olmaz!
“Mekke’de kan dökmek benden önce hiç bir kimseye helâl olmadığı gibi, benden
sonra da hiç bir kimseye helâl olmayacaktır!
“Bu söylediklerimi burada dinleyenler, hazır bulunanlara duyursun!
………
“Şu bulunduğum andan itibaren kim öldürülürse, öldürülenin âilesi için şu iki
şeyden birini tercih etmek hakkı vardır:
“Yâ öldürülenin kısas olarak öldürülmesini, ya da öldürülenin diyetini, kan
bedelini ister.
“Muhakkak ki, insanların Cenâb-ı Hakka karşı en hürmetsizi, en taşkını ve
azgını; Allah’ın Hareminde adam öldüren, yahut kendi katilinden başkasını
öldüren, veya Cahiliyye intikamını almak için adam öldürendir.
“İslâmda, insanın babasından veya baba tarafından akrabasından başkasına intisab
etmesi diye bir şey yoktur.
“Doğan çocuk döşeğin sahibine aittir. İddiasını ispatlamak için delil getirmek
dâvâcıya, inkâr edene düşer!
“İslâmiyette, ne câhiliyyet andlaşması vardır, ne de fetihten sonra hicret.
Fakat, cihad ve cihada niyet vardır. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Bütün
Müslümanlar kardeştirler.
“Müslümanlar kendilerinden olmayanlara (düşmanlara) karşı bir tek eldirler,
elbirliği ile hareket ederler.
………
“Müslümanların kanları birbirine eşittir. Zimmetlerini onların en hafifleri, en
uzaktakileri bile yerine getirme gayretini gösterirler.
“İyi bilmelisiniz ki, ne bir kâfir için bir mü’min, bir Müslüman öldürülür, ne
de onlardan taahhüd sahibi olanlar, taahhüdlerinden dolayı harbî olan kâfirler
için öldürülürler.
“İslâmda, değiş-tokuş yoluyla mehirsiz evlenme yoktur.
“Kadın, ne halasının, ne de teyzesinin üzerine nikâhlanıp bir araya
getirilebilir. Kocasının izni olmadıkça, kadının onun malından bir şey
dağıtması, vermesi helâl ve câiz değildir.
“Kadın, yanında bir mahremi bulunmadıkça üç günlük yola gidemez.
“İyi biliniz ki, vâris için vâsiyete lüzum yoktur. Ayrı din sahipleri
birbirlerine vâris olamazlar.
“Parmakların her birisinde diyet, onar devedir.
“Kemiği görünen derin yaralardan herbirisinde diyet beşer devedir.
“Sabah namazı kılındıktan sonra güneş doğuncaya kadar bir başka namaz kılınmaz.
“İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar da bir başka namaz kılınmaz.
“Sizi iki günün orucundan nehyederim: Biri Kurban Bayramı günü, diğeri de
Ramazan Bayramı günü orucudur.
“Ben, size ancak anlayacağınız, tutacağınız yolu gösterdim.”1
Resûl-i Ekrem, Fetih Hutbesinde Sikâye ve Hicâbe hizmetleri dışında kalan,
Cahiliyye Devrine âit bütün iş, muâmele ve dâvâların ortadan kaldırıldığını
beyan buyurmuştu.
Hacılara su dağıtma vazifesi olan Sikâye, o sırada Peygamberimizin amcası Hz.
Abbas’ın uhdesinde idi.
Kâbe’ye hizmet vazifesi olan Hicâbe ise, Osman bin Talhâ’da bulunuyordu.
Hz. Abbas, Peygamberimize müracaat ederek bu iki vazifenin de kendilerine
verilmesini istedi. Ancak, Resûl-i Ekrem, eskiden olduğu gibi sadece Sikâye
vazifesinin kendilerinde kalmasını uygun gördü.
Resûl-i Kibriyâ, Kâbe’nin anahtarını elinde tutuyordu. Bir çok Müslüman bu
şerefli vazifeyi üzerine almak arzusunu taşıyordu. Fakat Efendimiz, Osman bin
Talhâ’yı huzuruna çağırdı ve “Muhakkak ki Allah size emânetleri ehline vermenizi
ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ
Sûresi, 58) âyet-i kerimesini okuduktan sonra, “Ey Osman! İşte anahtarın al!
Bugün iyilik ve ahde vefâ günüdür!”2 dedi ve Kâbe’nin anahtarını yine ona teslim
etti.3 Osman bin Talhâ anahtarı alıp giderken Resûl-i Ekrem, “Sana zamanında
söylemiş olduğum şey, vuku bulmadı mı?” diye sordu.
Hz. Osman bin Talhâ aralarında geçen hâdiseyi hatırlayarak Resûlullahı tasdik
etti.
“Evet, şehâdet ederim ki, sen, şüphesiz Allah’ın Resûlüsün.”1
Peygamber Efendimizin, Osman bin Talhâ’ya hatırlatmak istediği hâdise şuydu:
Hicretten önceydi. Osman bin Talhâ henüz Müslüman olmamıştı. Peygamberimiz bir
gün Kâbe’ye girmek istemiş, fakat Osman bin Talhâ buna mâni olmuştu. Mâni
olmakla kalmamış, Efendimize kaba, katı ve nâhoş davranmıştı. Resûl-i Ekrem ise,
bundan dolayı asla hiddete kapılmamış ve istikbâl semâlarına İslâmın gür
sedasının pek yakında hâkim olacağını görür gibi sükûnet ve mülayim bir edâ ile,
“Ey Osman” demişti. “Ümit ederim ki, bir gün gelecek sen, beni bu anahtarı elde
etmiş ve istediğim yere koymakta, arzu ettiğim kimseye vermekte serbest olacağım
bir mevkiide bulursun.”
Osman bin Talhâ, “O zaman Kureyş müşrikleri kuvvetten düşmüş, yok olmuş
demektir” cevabını verince de, Peygamberimiz, “Hayır, ey Osman! Asıl o gün
Kureyş hakiki kuvvet ve şerefe kavuşacaktır!”2 buyurmuştu.
Mekkelilerin Peygamberimize bîatı
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, umumî af ilân ettikten sonra, Safâ Tepesine çıkıp
orada Kureyşlilerin bîatını kabul etti. Seneler önce, aynı tepede
peygamberliğini açıktan ilân edip muhalefetle karşılanırken, şimdi aynı tepe
üzerinde aynı kimselerden İslâmiyet üzere bîat alıyordu.
Erkeklerin Allah’a îmân, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in
(a.s.m.) Onun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederek İslâmiyet ve cihad üzerine
yaptıkları bîatı, kadınların bîatı takib etti.
Kadınlar şu hususlar üzerine peygamberimize bîat ettiler:
1. Allah’a hiçbir zaman ortak koşmamak,
2. Hırsızlık yapmamak,
3. Kız çocuklarını öldürmemek,
4. Zinâ etmemek, iffetini korumak,
5. Herhangi bir iyilik hususunda Allah Resûlüne isyân etmemek.1
Kadınlar tâifesinin başında Hz. Ali’nin hemşiresi Hz. Ümmühanî, Âs bin
Ümeyye’nin kızı Ümmü Habîb, Attab ibni Esîd’in halaları Erva, Ebû Âs’ın kızı
Âtikâ, Hâris bin Hişâm’ın kızı ve Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin karısı Ümmü
Hakîm, Hâlid bin Velid’in kızkardeşi Fâhita gibi Kureyş kadınlarının meşhurları
bulunuyordu. Aralarında Resûl-i Ekremin haklarında nerede görülürlerse
görülsünler, öldürülsünler buyurduklarından biri olan Ebû Süfyan’ın karısı Hind
de vardı. Tanınmamak için kıyafet değiştirerek kadınlar arasına katılmıştı.
Geçmişte, Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı giriştiği hareketlerden pişmanlık
duyar bir hali vardı. Yaptığı her şeye rağmen Kâinatın Efendisi İslâmiyetle
şereflendiğini duyduğu Hind’i affetti ve onun da bîatını kabul etti.
Saadete kavuşan insan, sevdiklerinin de kendisiyle aynı saadet lezzetini
paylaşmasını gönülden arzu eder. Bu, insanoğlunun fıtratında varolan bir
duygudur.
Hz. Ebû Bekir, îmân edip bu saadeti yaşayanlardan biri idi. Ama babası Ebû
Kuhâfe henüz bu saadetten mahrumdu. Mesûd oğul, babasının bu nimeti, bu huzur ve
saadet lezzetini kendisiyle paylaşmasını istiyordu. Bu maksatla elinden tutarak
onu Peygamber Efendimizin huzuruna getirdi.
“Beni Rabbim terbiye etti, o ne güzel bir terbiyecidir” buyurarak Cenâb-ı Hakkın
müstesna terbiyesi altında ahlâken kemâle erdiğini ifâde eden Nebiyy-i Muhterem
Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in ihtiyar babasını alıp yanına getirmesinden müteessir
oldu ve “İhtiyara, getirme zahmeti vermeseydin de, onu evinde ziyâret etseydik
olmaz mıydı?” buyurarak nezâket ve tevazuunu izhar etti.
İlâhî terbiye ile yetişen kaynaktan ders alan Hz. Ebû Bekir ise, “Yâ Resûlallah!
Senin onun yanına gitmenden, onun senin yanına gelmesi daha muvafıktır” dedi.
Bu kısa konuşmadan sonra Peygamberimiz, mübârek ellerini âmâ Ebû Kuhâfe’nin
göğsüne koyup sığadıktan sonra, “Müslüman ol, ey Ebû Kuhâfe” dedi.
Bu söze muhatab olan Ebû Kuhâfe derhal Müslüman olup oğlunun saadetine saadet
kattı.1
İslâmın amansız düşmanlarından Ebû Süfyan’ın karısı Utbe kızı Hind’in
affedilmesi, nerde görülürse görülsünler, öldürülecekler listesine alınanlar
için bir ümit kapısı açtı. Vakit geçirmeden onlar da bu ümit kapısından girerek
İslâmiyetle şereflendiler. Hz. Resûlullahın geniş affına uğradılar. İkrime bin
Ebî Cehil, Abdullah bin Ebî Sarh, Safvan bin Ümeyye, Süheyl bin Amr, Hz.
Hamza’nın katili Vahşî, şâir Abdullah bin Zeb’ârî, Hâris bin Hişâm, Enes bin
Züneym bunlar arasında yer alıyorlardı. Dünya tarihinde acaba, en amansız
düşmanlarına karşı böylesine lütufkâr ve merhametli davranıp onları affeden
onlara kalbinde yer verip safına alan bir başka şahsiyete rastlanabilir mi?
Mekke artık fethedilmişti. Yüzlerde, gönüllerde sevinç vardı. Şehirde müstesnâ
bir bayram havasının neşesi hâkimdi.
Bu sırada bir bedevînin Peygamberimizin yanına yaklaştığı görüldü. Bir
peygamberin karşısında bulunmanın verdiği heyecan ve haşyet altında bedevî tir
tir titriyordu.
Durumu fark eden Resûl-i Kibriyâ, “Ne oluyor sana, kendine gelsene! Ben, bir
hükümdar değilim. Ben, güneşte kurutulmuş et parçaları yiyerek geçinmiş olan
Kureyşli bir kadının oğluyum”1 buyurdu.
Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz, eşsiz bir tevazu örneği veriyordu. O,
hükümdar bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında muhayyer
bırakıldığında da “kul bir peygamber” olmayı tercih etmişti.2
Gönül deryasında hâkim olan her zaman tevazû idi. Resûl-i Kibriyânın bu mübârek
sözlerine muhatab olan bedevî, rahatladı ve titremesi geçti.
Mekke fethedilmişti. Resûl-i Ekrem ise henüz bu mübârek beldeden ayrılmamıştı.
Her nasılsa Mahzumoğulları Kabilesinden Fâtıma bint-i Esved adındaki kadın bir
hırsızlık yapmıştı. Kadın itibarlı ve soylu idi ve Kureyş yanında da hatırı
sayılıyordu.
Haliyle Peygamberimizin bu durumdan haberi oldu. Hırsızlıkta bulunanın elinin
kesileceğini herkes biliyordu. Ama düşünüyorlar ve birbirlerine soruyorlardı:
“Yüksek mevkiye sahip bu kadının eli nasıl kesilebilir?”
Âile halkı, Fâtıma’nın elini kesmeden kurtarmak için bir ümit ışığı arıyorlardı.
Birinin Hz. Resûlullah katında şefaatçı olmasını istiyorlardı. Ne var ki, kimse
buna cesaret edemiyordu.
Sonunda Üsâme bin Zeyd Hazretleri bu vazifeyi üzerine aldı. Üsâme, Peygamberimiz
tarafından fazlasıyla sevilen bir Sahabî idi. Bu sevgiye güvenmiş olacak ki, bu
görevi üzerine almaya yanaşmıştı.
Hz. Üsâme, kadının affedilmesini dileyince Resûl-i Ekrem Efendimizin rengi
birdenbire değişti.
“Sen, kötülüğün önüne geçmek için Allah’ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın
affedilmesi hakkında mı benimle konuşuyorsun?” diye buyurdu.
Hz. Üsâme, üzgün bir edâ içinde, “Yâ Resûlallah! Bu uygun olmayan hareketimden
dolayı Allah’tan affım için duâ et!” dedi.
Hz. Üsâme’ye dersini veren Peygamber Efendimiz (a.s.m.), akşam olunca da, ayağa
kalktı ve Allah’a hamd ve senâda bulunduktan sonra halka dersini şöyle verdi:
“Sizden evvelkileri şu davranışları mahvetmiştir: Onlar, asil, soylu birisi
hırsızlık yaptığı zaman onu serbest bırakırlardı. Zâif, güçsüz birisi hırsızlık
edince de ona hemen ceza verirlerdi.
“Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; Fâtıma bint-i
Muhammed, hırsızlık edecek olsaydı, muhakkak onun da elini keserdim!”
Bundan sonra kadının elinin kesilmesini emretti. Kadının eli bu emir üzerine
derhal kesildi.
Kadın da güzelce tevbe etti ve evlendi. Ondan sonra sık sık Hz. Âişe’nin yanına
gelir giderdi.1
Bu davranışıyla Peygamber Efendimiz, milletlerin bekası için vazgeçilmez bir
şart olan adaletin eşsiz bir örneğini sergiliyordu.
Mekke çevresinin putlardan temizlenişi
Peygamber Efendimiz, Kâbe ve Mekke’nin içini putlardan temizlediği gibi, şehrin
etrafındaki putları da yok etmek istiyordu.
Bu maksatla Hz. Hâlid bin Velid’i otuz kişilik bir birlikle Nahle mevkiine
bulunan Uzzâ putunu yıkıp parçalamaya gönderdi. Kureyş yanında en büyük put
sayılan Uzzâ’yı Hz. Hâlid emir gereği gidip yıktı.1
Efendimiz, Müşellel adındaki dağın tepesinde bulunan Menât putunu yıkmak için de
Sa’d bin Zeyd el-Eşhel’i gönderdi. Menât; Evs ve Hazreç kabilelerinin putu idi.
Emri alan Sa’d bin Zeyd beraberindeki Müslümanlarla giderek Menât’ı yıkıp geri
döndü.
Yine müşriklerin taptıkları meşhur putlardan biri de Süva’ idi. Bu put, Mekke’ye
üç mil uzaklıkta bir yerde bulunuyordu. Kinâneoğulları, Hüzeyliler ve
Müzeynelerin bu putunu yıkmak için Resûl-i Ekrem, Amr bin Âs Hazretlerini
gönderdi. Amr, verilen vazifeyi yerine getirerek Mekke’ye geri döndü.2
Mekke’nin fethi ile böylece, hem Mekke’nin içi dışı putlardan temizlendi, hem de
Kureyşin gönlü şirkten, Tevhid nuruyla tertemiz hale geldi.

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|