
Efendimiz S.A.V'in [
Medine ] Hayat'ı
(622-632)

Huneyn Muharebesi
Hicretin 8. yılı, 5 Şevval, Cumartesi. (Mîlâdî 27 Ocak 630) Mekke’nin fethi ile
Kureyş’in hemen hemen tamamı İslâmiyetle şereflenmişti. Fetih, aynı zamanda
civar kabileler, bilhassa Kureyşlilere taraftar bulunan kabileler üzerinde
müsbet tesirler bırakmış ve onların İslâm ve Müslümanlara karşı gönüllerinde
sevgi dolu sıcak bir alâka duymasına sebep olmuştu. Bu ciddi alâka, onların
bundan böyle Resûl-i Ekrem safında yer alacaklarının bir işareti sayılıyordu.
Bununla birlikte, gönülleri hâlâ bu sıcak ilgiden mahrum bulunan ve bu
mahrumiyetten sıyrılmak arzusu taşımayanlar da vardı: Sakif ve Havazin
kabileleri bunların başında yer alıyordu. Bunlar, eskiden beri Peygamberimiz ve
Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlıklarıyla biliniyorlardı. Birçok Arap
kabilesi gelip Resûl-i Ekreme sadakât elini uzattığı halde, bunlar
düşmanlıklarını bir türlü yenemiyorlardı. O civarın en güçlü kabileleri oluşu,
kendilerini aldatıyor ve yersiz bir gurura sevk ediyordu.
Resûl-i Ekrem Mekke’yi fethedip Kureyşlilerle birlikte birçok kabilenin de
gönlünü kazanınca, bunların endişeleri daha da kabardı. Büyüyen endişeleri
onları, hazırlanıp Mekke üzerine yürüme kararı almaya kadar götürdü. Gayeleri,
Peygamberimizin üzerlerine gelmesine fırsat tanımadan Mekke’ye ansızın baskında
bulunmaktı.
Bu maksatlarını her iki kabilenin ileri gelenleri kendi aralarında yaptıkları
konuşmalarda izhar ediyorlardı:
“Muhammed’in bizimle savaşmaya gelmesine herhangi bir engel kalmamıştır. En
uygunu olan; o üzerimize yürümeden, bizim onun üzerine yürümemizdir!”1
Nitekim kısa zamanda etraftaki bazı kabilelerin de katılmasıyla Havazinlerin
lideri Mâlik bin Avf’ın kumandasında 20.000 kişilik bir ordu teşkil ettiler.
Kumandan Mâlik bin Avf, askerlerin cesaretle çarpışmaları, dönüp geri
kaçmamaları için bütün kadın, çocuk ve davarların da orduya katılmasını temin
etmişti.
Yirmi bin kişilik düşman ordusu kadınları, çocukları ve hayvanlarıyla, gelip
Evtas mevkiinde karargâhını kurdu.1
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazin ve Sakiflilerin İslâm topraklarına saldırmak
için bir araya geldiklerini haber alınca, derhal Abdullah bin Ebî Hadred’i bilgi
almak üzere düşman topluluğunun arasına gönderdi.
Tebdil-i kıyâfetle düşman ordusu arasında bir kaç gün dolaşan bu Sahabî, gereken
bütün bilgileri topladı. Ordu kumandanı Mâlik bin Avf’ın diğer kumandanlara
söylediği şu sözleri bizzat kulağıyla duydu:
“Bu Muhammed’in son çarpışması olacaktır. Onun şimdiye kadar karşılaştığı
kimseler, harp bilgisinden mahrum bulunan kimselerdi. Onun için onlara galebe
çalıyordu. Seher vakti olunca, hayvanlarınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı
arkanızda sıralayacaksınız! Sonra askerleri sıralayacaksınız! Müslümanlarla
karşılaşınca hücuma kalkacaksınız! Kılıçlarınızın kınlarını kırınız ve tek bir
adam gibi hep birden saldırınız! Biliniz ki, zafer ilk saldırıya geçenindir!”
Abdullah (r.a.) bu bilgileri topladıktan sonra Mekke’ye döndü ve duyduklarını
olduğu gibi, Peygamberimize haber verdi.
Peygamberimiz ordusunu hazırladı
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendi aleyhinde böyle büyük bir ordunun toplandığını
haber alınca yerinde bastırmak için süratle hazırlığa geçti.
Bu arada yanında zırhlar ve silahlar bulunan henüz Müslüman olmamış Safvan bin
Ümeyye’ye şöyle dedi:
“Ey Ebû Ümeyye! Yarın gidip düşmanla karşılaşacağız! Şu silahlarını bize emânet
olarak ver.”
Safvan, “Yâ Muhammed! Zorla almak, geri vermemek üzere mi istiyorsun?” diye
sordu.
Peygamber Efendimiz, “Hayır, emânet olarak, kırılan ve yitirilenleri tazmin
etmek üzere istiyorum” buyurdu.
Bunun üzerine Safvan yüz tane zırhla, onlara yetecek kadar silah verdi. Hatta
bunları harp yerine kadar taşımayı da Efendimizin teklifi ile üzerine aldı.1
Peygamberimiz, Mekke’nin fethi günü Müslüman olan ve henüz yirmi yaşında bir
genç olan Attab bin Esîd’i Mekke’ye vali tayin etti. İslâm ve Kur’an’ı öğretmek
üzere de Muaz bin Cebel Hazretlerini şehirde vazifelendirdi.2
İslâm ordusunun Mekke’den ayrılışı
Tarih, Hicretin sekizinci senesi, Şevval ayının beşinci günü idi.
On iki bin kişilik İslâm ordusu Hz. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kumandasında
Mekke’den, düşmanın toplandığı mevkie doğru hareket etti. Ordunun iki binini
Mekkeliler teşkil ediyordu. Ayrıca orduda seksen kadar da müşrik vardı.
Kureyş’in bir çok ileri geleni bu seksen kişinin arasında bulunuyordu.
Maksatları, hangi tarafın galip geleceğini bizzat görmek ve elde edilen
ganimetten istifade etmekti.
Peygamber Efendimiz, o âna kadar böylesine kalabalık bir ordunun başında yola
çıkmış değildi. Fakat o, sadece kalabalığın zafer getirmeyeceğini biliyordu.
Zaferi ihsan edenin de, hezimete uğratanın da Cenab-ı Hak olduğunun, insanın
sadece zaferi netice verecek sebepleri mükemmel bir şekilde hazırlamakla
vazifeli bulunduğunun derin idrâki içindeydi. Bu sebepledir ki, bu kadar
kalabalık, azametli ve ihtişamlı bir ordunun başında bulunmasına rağmen,
tavrından en küçük bir büyüklenme sezilmiyordu.
Ancak, bu muhteşem kalabalığa güvenen mücahidlerden bazıları şöyle dediler:
“Artık, bugün azlık yüzünden mağlûp olmayız!”1
Halbuki onlar, Allah’ın yardımıyla, bir çok kere az bir kuvvetle kendilerinden
hem sayıca, hem silahça kat kat üstün bulunan bir çok kalabalığı mağlûp
etmişlerdi. Bedir Zaferi bunun ap açık bir misali idi. Hendek, Müte bunun gözle
görünür örnekleri idi. Buna rağmen, sanki zaferleri getiren tek unsurun
kalabalık insan yığınları olduğu havasında konuşmuşlardı.
Haliyle Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu sözden hoşlanmadı ve bunu tavrıyla
ihsas etti.
Huneyn’e varış
Şevval ayının on biri Salı günü idi.
Resûl-i Ekrem, ordusuyla inişli çıkışlı, bir çok dar geçitleri ve gizli yolları
bulunan Huneyn Vadisine vardı.
Seher vakti, ordusunu saf düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara bayrak ve
sancaklarını teslim etti.
Muhacir Müslümanlardan sancağı Hz. Ali’nin, bayrakları ise Sa’d bin Ebî Vakkas
ile Hz. Ömer’in elinde bulunuyordu. Ensar Müslümanların iki sancağından birini
Hübab bin Münzir, diğerini ise, Üseyyid bin Hudayr taşıyordu.
Hâlid bin Velid’in (r.a.) kumandasındaki Süleymoğulları İslâm ordusunun öncü
kuvvetlerini teşkil ediyorlardı.
Resûl-i Ekrem, tedbirde asla kusur etmiyordu. Düldül’ün üzerinde bulunuyordu.
Sırtına iki zırh gömlek, başına takke giymiş ve takkenin üzerine ise miğfer
geçirmişti.1
Herkesten ziyâde Yüce Yaratıcısından korkan, herkesten fazla ibâdet ve tâata
düşkün bulunan Fahr-i Âlem Efendimiz, Cenab-ı Hakkın “âdetullah” tabir edilen
hayattaki maddî kanunlarına da herkesten ziyâde riâyet ediyor, onlara uymada
gayet titiz davranıyordu. Düşman karşısındaki bu vaziyetiyle de bu durumunu
açıkça ortaya koyuyordu. Allah’ın hıfz ve inayeti altında bulunmasına rağmen,
herkes bir zırh giymişken o iki zırh giyiyor ve başındaki takkesinin üzerine de
miğfer geçiriyordu.
İlk çarpışma
Sabahın alaca karanlığı henüz çevreye hâkimdi. Peygamberimiz, düşmanı gafil
avlamak maksadıyla ordusuna Huneyn Vadisine inme emrini verdi. Vadiye, önce
düşmanın tertibat ve harekâtından habersiz olan Hz. Halid, emrindeki öncü
kuvvetlerle daldı. Bu dalışla birlikte, vadinin iki hâkim yerinde pusu kurmuş
olan düşmanın oklarına hedef oldular. Askerî manevraya elverişli olmayan dar
vadide, ok yağmuru mücahidleri şaşkına çevirdi. Etrafın henüz karanlık olması
ise işi bütün bütün güçleştiriyordu. Neye uğradıklarını anlamayan mücahidler
geri çekilmek zorunda kaldılar. Öncü kuvvetlerin geri çekilişini, orduya gönüllü
olarak katılan Mekkeli yeni Müslümanların geri çekilişi takip etti. Geri
çekilme, artık bir nevi bozguna dönme istidadı gösterir gibi oldu.
Durum oldukça nazik, manzara oldukça acıklı ve ibretliydi.
Hz. Resûlullahın etrafında sadece yüz kadar mücahidin bulunduğu görülüyordu.
Düşman ise yirmi bin kişilik kuvvetiyle o tarafa doğru ilerliyordu. Efendimiz,
iki tarafından kaçışan mücahidlere şöyle seslendi:
“Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz? Bana doğru geliniz. Ben Allah’ın Resûlüyüm!
Ben, Muhammed bin Abdullah’ım!” diye sesleniyordu.
Harp meydanı bir ana baba gününe dönmüştü. Develer birbirine giriyor, at
kişnemeleri toza dumana karışarak etrafa korku saçıyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, herkesin kendisini bırakıp gerisin geri kaçtığı, düşman
kuvvetlerin ise sel gibi üzerine akıp geldiği bu sırada Düldül’ün üzerinde bir
cesaret âbidesi gibi duruyordu. Tek adım geri çekilmediği gibi, zerre kadar
korku eseri de göstermiyor, cesaretini, ümid ve metanetini kaybetmiyordu. Bu kan
ve ateş deryasında böylesine sebat ederek durmak, düşmanın yirmi bin kişilik
kuvvetine karşı mukavemet göstermek, ancak o kahramanlar kahramanının şânı idi.
İslâm ordusunun böylesine beklenmedik bir bozgunla karşı karşıya kalması ânında
Kureyşlilerden bazı kimseler ileri geri konuşmaya başladılar.
Ebû Süfyan bin Harb, “Bu bozgunun denize kadar arkası alınmaz” dedi.
Safvan bin Ümeyye o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Buna rağmen Ebû Süfyan’ın
bu sözlerinden hoşlanmadı.
“Ağzına taş toprak dolsun senin” diye karşılık verdi.
Yine o sırada Safvan bin Ümeyye’nin kardeşi gelip, “Müjdeler olsun! Bugün sihir
bozuldu, tesirini kaybetti” deyince Safvan bin Ümeyye’den şu cevabı aldı.
“Sus! Allah senin ağzını yırtsın! Bana Havazinlilerden birinin hakim olmasından,
Kureyşli birinin hâkim olması daha hoş gelir.”
Süheyl bin Amr ise, “Muhammed ve Ashabı, bir daha toparlanamazlar, savaşamazlar”
diye konuştu. Henüz yeni Müslüman olmuş Ebû Cehil’in oğlu İkrime, “Böyle
söylemen doğru değil” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:
“İşler, ancak Allah’ın elindedir. Muhammed’in elinde bir şey yoktur. Bugün savaş
onun aleyhinde ise, yarın muhakkak onun lehinde olacaktır.”
Süheyl, İkrime’nin bu sözlerini hayretle karşıladı ve “Sen, daha önce, bu
söylediklerinin tersini söyler durmaz mıydın?” diyerek hayretini dile getirdi.
İkrime şu cevabı verdi:
“Vallahi, biz uygun olmayan şeyler üzerinde ısrar ediyormuşuz. Aklımızı
çalıştırmamış; ne zarar, ne de fayda vermeyen bir takım taşlara tapmış
durmuşuz.”1
Bu bozgun sırasında Kureyşlilerin henüz Müslüman olmayanlarından, Peygamber
Efendimizin hayatını ortadan kaldırmayı düşünenler bile oldu.
Şeybe bin Osman bunlardan biri idi. Uhud Harbinde babası öldürülmüştü. Bu yüzden
de içi intikam ve kinle doluydu. Kılıcını sıyırdı. Sağ taraftan Peygamber
Efendimize (a.s.m.) doğru varmak istedi. Bu sırada sağında amcası Hz. Abbas’ın
elinde pırıl pırıl parlayan kılıcıyla durmuş olduğunu gördü: “Amcası oradayken
ben yanına varamam” diyerek Peygamber Efendimizin (a.sm.) sol tarafına geçti.
Oradan hucum etmek istiyordu. Fakat, o tarafında da amcasının oğlu Ebû Süfyan
bin Hâris’in durduğunu gördü: “Amcasının oğlu da onu yardımsız bırakmaz” diyerek
bu sefer Peygamber Efendimizin (a.s.m.) arkasından yanına varmak istedi.
Efendimize oldukça yaklaşmıştı. Kılıcını kaldırıp vurması için de artık bir
engel kalmamıştı. Tam o esnada aralarında birden bire bir ateş peydâ oldu. Şeybe
birden ürperdi, korktu. Ateşin kendisini yakıp kavuracağını sandı. Korkusundan
gözlerini elleriyle kapayıp geri çekildi. Ancak o zaman Peygamber Efendimizin
(a.s.m.) Allah (c.c.) tarafından korunduğunu anlamıştı.
Geri çekildiği sırada, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ona doğru mübarek başını
çevirip gülümsedi ve “Ey Şeybe! Yanıma gel” buyurdu.
Kâinatın Efendisinin hayatına kastetme cesaretini az evvel kendisinde bulan
Şeybe o anda tir tir titriyordu. Kalbi korku ile ürperiyordu. Efendimizin yanına
geldi. Peygamberimiz, mübarek ellerini göğsüne koydu ve “Allah’ım! Bundan
şeytanın vesvese ve desiselerini gider” diye duâ etti.
Bir anda Şeybe’nin kalbindeki intikam ve kin duygusu yok oluvermiş, yerini iman
ve Peygamberimize karşı sevgiye terk etmişti. O ânı Şeybe şöyle ifade eder.
“Vallahi, elini göğsümden kaldırmamıştı ki, Allah’ın yaratıklarından bana ondan
daha sevgili olan bir kimse kalmamıştı.”
Daha sonra Peygamber Efendimiz, “Ey Şeybe! Haydi artık kâfirlerle savaş”
buyurdu.
Şeybe der ki: “Resûlullahın önünde kılıç vurup savaştım. Vallahi canım ve her
şeyimle onu korumak istiyordum. O anda sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım,
hiç çekinmeden onu da kılıçla vurup öldürürdüm.”1
Böylece, “Gerek Arap gerek Arap olmayanlardan Muhammed’e tâbi olmadık kimse
kalmasa bile, ben yine tâbi olmam” diyen biri daha Hz. Resûlullahın getirdiği
nurun cazibesinden kendisini kurtaramayıp İslâmın saadetli sinesine kavuşmuş
oluyordu.
Etrafında bir avuç mücahidle kalan Resûl-i Ekrem, düşmanın bir sel gibi üzerine
akıp gelmekte olduğunu görünce, onlarla çarpışmak için boz Düldül’ü mahmuzlamak
istiyor, ancak amcası Hz. Abbas Düldül’ün dizginini, Ebû Süfyan bin Hâris ise
üzengisini tutup buna mani olmaya çalışıyorlardı.
Bu dehşetli hengâmede, Resûl-i Kibriyâ, Düldül’ün dizginini tutan amcası Hz.
Abbas’a, “Ey Ensar cemaatı! Ey Semure ağacının altında bîat etmiş bulunan
Sahabîler topluluğu! Neredesiniz, diye seslen” emrini verdi. Hz. Abbas, gür
sesiyle nidâ etti.1
Gür sadâ, dalga dalga vadiyi çınlattı. Kaçan mücahidler, durdular. Etraf alaca
karanlıktan sıyrılıp, aydınlığa kavuştuğu gibi, mücahidler de yüreklerini
kaplayan ürkeklikten sıyrılıp, kendilerine geldiler. Zihinlerinde artık
şimşekler çakıyordu. “Nereye gidiyoruz? Resûlullahı kime terk ediyoruz?”
diyorlardı.
Sanki daldıkları derin bir uykudan uyanır gibi olmuşlardı. Resûl-i Ekreme
verdikleri vaadleri bir anda hatırlıyorlar ve toparlanmaya başlıyorlardı. Kaçan
ayaklar, şimdi kan ve ölüm deryasında cesaret âbidesini andıran Peygamberimizin
etrafına koşuşuyordu. Bozulan ordu, tekrar toparlanmaya başladı. Öyle ki, atı
hızlı koşamayanlar atlarından inip kendileri olanca güçleriyle bu dâvetin
ifâsını tatbike koşuyorlardı. Uhud’da da aynı durum vuku bulmuştu. O zaman da
Resûl-i Kibriyânın cesareti, matenati, düşman karşısındaki sebâtı, İslâm
ordusunu çok daha feci bir duruma düşmekten kurtarmıştı.
Bir anda Efendimizin etrafını saran mücahidler, kılıçlarını sıyırıp cesaret ve
var güçleriyle düşmanın üzerine saldırdılar. Kılıç şakırtılarına, mücahidlerin
tekbir sadâları karıştı. Düşman bir anda dehşet ve korku içinde kaldı.
Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücâne gibi kahraman Sahabîler o dehşetli hengâmede
Resûl-i Kibriyânın (a.s.m.) önünde düşmana göğüslerini siper ederek
çarpışıyorlardı. Hz. Ali, çevikliği ve cesareti ile düşman askerlerinin
cesâretini kırıyordu.
Harbin bu en şiddetli ânında Fahr-i Âlem, üzerinde bulunduğu Düldül’ün
üzengisine basarak dikildi ve “İşte şimdi fırın tutuştu! Harp kızıştı!”1
buyurdu.
Sonra da dehşetli manzarayı seyrederek, “Ben Allah’ın Resûlüyüm, Yalan yok!”2
diye seslendi.
Bu sözleriyle o, peygamberlikle yalanın bir araya gelemeyeceğini ifâde ediyordu
ve bütün kalbiyle Allah’ın va’dettiği yardımına inandığını haykırıyordu. Bu
sesleniş, sabrın ve sebâtın mükâfatı olan zaferin müjdesiydi.
Bu arada Hz. Ali ile Ebû Dücâne (r.a.), düşman bayraktarlarından birini yere
serdiler. Bayraktarlarının yere serildiğini gören Havazinliler korkmaya
başladılar.
Mücahidleri çarpışma şevkinin sardığı, düşmanın da ürkmeye başladığı bir anda
Resûl-i Ekrem Düldül’ünden indi ve Yüce Rabbine şöyle yalvardı:
“Allah’ım! Bize, yardımını indir! Muhakkak Sen, onların bize galip gelmesini
istemezsin.”3
Cenab-ı Hakka böylesine gönülden yalvarıp, zafer niyaz eden Efendimiz, sonra da
eline bir avuç kum aldı, “Yüzleri kara olsun!” diyerek, düşman askerlerine doğru
attı.4
O anda, Resûl-i Zişân Efendimizin bir mucîzesi olarak, düşman askerlerinin
gözlerine bir avuç kumdan isabet etmedik hiç kimse kalmadı.
Artık, düşman ordusunda bozgun başlamıştı
Meleklerin mücahidlerin imdadına gelmesiyle de, düşman askerinin geri kalan
çarpışma güçlerini alıp götürdü ve gerisin geri kaçmalarını sağladı.
Hz. Abbas, o ânı sonradan şöyle tasvir edecektir:
“Vallahi, Resûlullahın, kumu onlara doğru savurmasından sonradır ki, güçlerini
yitirdiklerini, işlerinin tersine gittiğini gördüm. Sonunda Allah onları bozguna
uğrattı. Allah Resûlünün, Düldül’ü tepip, onları takibe koyulduğunu, hâlâ
gözlerimle görür gibiyim.”1
Cenab-ı Hak, mücahidlerin gönlünde meydana gelen bir anlık bozgun burukluğundan
sonra ihsan ettiği parlak zaferi, Kur’ân-ı Keriminde şöyle beyan buyurur:
“Muhakkak ki Allah pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. O gün
çokluğunuza güvenmiştiniz; fakat bu size bir fayda vermedi. Yeryüzü, o kadar
genişliğiyle beraber, size dar geldi ve arkanızı dönüp gittiniz.
“Sonra Allah, Resûlünün ve mü’minlerin üzerine emniyet ve rahmetini indirdi,
görmediğiniz ordular indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. İşte kâfirlerin cezası
budur.”2
Bozguna uğrayan düşman ordusu, bir kaç kısma ayrılarak savaş meydanını üzgün
üzgün terk etti. Bir kısmı Tâif’e gitti. Bir kısmı Evtas’a toplandı. Diğer bir
kısmı ise Nahle taraflarına doğru yol aldı.
Çarpışma sonunda, Müslümanlardan 4 şehid, düşmanın ise 70 ölü verdiği görüldü.
Düşman, harp meydanına çoluk çocuğuyla geldiği için geride esir olarak bir çok
kadın ve çocuk da bıraktı. Bu savaşta, mücahidlere o âna kadar elde edemedikleri
bol miktarda ganimet kalmıştı.
Alınan esirler arasında Peygamberimizin süt kardeşi Sa’doğullarından Şeymâ da
vardı. Kendisine karşı yapılan bazı sert hareketler üzerine, “Bilin ki, ben
Efendinizin süt kardeşiyim” diyerek bu sert davranışlarından vazgeçmelerini
söyledi. Ancak mücâhidler, sözünde doğru olup olmadığını öğrenmek için onu alıp
Huzur-u Risâlete getirdiler. Şeymâ, “Yâ Muhammed! Ben, senin süt kardeşinim”
deyince, Efendimiz, “Bunu neyle ispatlarsın?” diye sordu.
Şeymâ, “Omuzumda bulunan diş izi ile ki, onu sen ısırmıştın”1 dedi.
İzi gören Kâinatın Efendisi, süt kardeşi Şeymâ’yı tanıdı. Kendisiyle
Sa’doğulları yurdunda, koşuştukları, oynadıkları, gezdikleri Şeymâ idi bu. İnsan
kadrini çok iyi bilen, kendisine yapılan en ufak bir yardım ve iyiliği seneler
sonra da olsa unutmayan Kâinatın Serveri, süt kardeşi olan bu çocukluk
arkadaşına ridâsını serip üzerine oturttu. Bir anda, o çocukluk günleri
hafızasında canlandı. Gözleri dolu dolu oldu. Sonra da süt anne ve babasını
sordu. Şeymâ, onların ikisinin de çoktan ölüp gittiklerini söyledi.
Daha sonra Şeymâ’ya, “İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur. İstersen,
faydalanacağın bazı mallar verip, seni kavim ve kabilenin yanına göndereyim”
buyurdu.
Şeymâ’nın cevabı şu oldu:
“Sen bana mal verip, beni kavmimin yanına döndür!”2
Resûlullahın bu kadirşinaslığı karşısında Şeymâ’nın ruh âlemi aniden aydınlandı
ve şehâdet getirerek saadet dairesine girdi.3 Peygamber Efendimiz kabilesinin
yanına dönmek isteyen Şeymâ’ya iki köle verdi. Sonra da Ci’râne mevkiine gidip
beklemesini söyledi. Tâif dönüşünde ise ona ve âile halkından hayatta
bulunanlara deve ve davarlar verdi.
Düşmanın takib edilmesi
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bozguna uğrayan Havazinlilerin takip edilmesini
mücahidlere emretti. Ordunun öncü kuvvetlerini yine Süleymoğulları teşkil
ediyordu ve Hâlid bin Velid’in kumandası altında bulunuyorlardı.
Takip esnasında Resûl-i Ekrem Efendimiz bir kadın cesedine rastladı. Kadının
Hâlid bin Velid tarafından öldürüldüğü söylenince, mücahidlerden biriyle derhal
ona, “Hâlid’e yetiş ve ona ‘Allah Resûlü, seni çocuk, kadın ve hizmetçi
öldürmekten men ediyor’ de”1 diye haber gönderdi:
Bu arada, çocukların da öldürüldüğü haberi üzerine de, Peygamber Efendimiz
(a.s.m.) şöyle buyurdu:
“Dikkat ediniz! Çocuk öldürülmeyecektir!”
Sahabînin biri, “Yâ Resûlallah! Onlar müşriklerin çocukları değiller mi?” diye
sorunca, Fahr-i Kâinattan şu ibretli ve hakikatlı cevabı aldı:
“Sizler de hidayete ermeden önce müşriklerin çocukları değil miydiniz? Her
çocuk, İslâm yaratılışı üzere doğar. Dili dönünceye kadar öyle devam eder. Sonra
anne babaları, onu ya Yahudileştirir, ya da Hıristiyanlaştırır.”2
Evtas’ta çarpışma
Huneyn Vadisinde mücahidler tarafından bozguna uğratılan Havazinlilerden bir
kısmının Evtas Vadisinde toplandıkları görülüyordu. Resûl-i Ekrem, Ebû Âmir
el-Eş’ârî Hazretlerine bir sancak vererek bazı mücahidlerle toplanan düşman
üzerine yolladı. Evtas’ta mevzilenen düşman, kendisini savunmaya geçti.
Teke tek yapılan döğüş ve vuruşmada, kumandan Ebû Âmir (r.a.), Havazinlilerden
bir çoğunu yere serdi. Sonra da mızraklarla vuruşmaya başladı. Bu sırada,
kumandan Ebû Âmir (r.a.), atılan bir okla ağır yara aldı ve sancağı yeğeni Ebû
Mûsa el-Eşârî’ye vererek onu kumandan tayin etti. Bir müddet sonra da aldığı
ağır yaranın tesiriyle şehid olarak hayata gözlerini yumdu.1
Kumandanlığa geçen Ebû Mûsa, savaşa girişti ve düşman kuvvetlerini dağıtmaya
muvaffak oldu. Düşman, oradan doğruca Taif’e gidip sığındı. Daha önce de
kumandanları Mâlik bin Avf gidip oraya sığınmıştı.
Peygamber Efendimiz, çarpışmadan kesin netice almak istiyordu. Huneyn’deki
çarpışmayla bu kesin netice henüz elde edilmiş değildi. Düşman, Taif’e
sığınmıştı. Bu sebeple Taif üzerine yürümek gerekiyordu.
Buna binâen, Huneyn Savaşında elde edilen ganimetler ve alınan esirleri Ci’râne
mevkiine gönderdi ve orada muhafaza edilmesini, vazifelendirdiği Sahabîlere
bildirdi.2
Resûl-i Ekrem, henüz Huneyn mevkiinden ayrılmamıştı. Öğle namazını kılmış ve
istirahat etmek üzere bir ağacın gölgesinde oturuyordu.
Bu sırada iki kişinin huzuruna girdiği fark edildi. Bunlar Gatafanların reisi
Uyeyne bin Hısn ile Akrâ’ bin Hâbis idi. Uyeyne, Peygamberimizden haksız yere
öldürülen Âmir bin Azbat’ın kanını dâvâ ediyor ve katil Muhallim bin Cessâme’nin
kendilerine teslimini istiyordu.3
Uyeyne bin Hısn, “Vallahi, yâ Resûlallah! O benim kabilemin kadınlarına ölüm
acısını tattırıp, canlarını yaktığı gibi, ben de onun kadınlarına ölüm acısını
tattırıp canlarını yakmadıkça, yakasını bırakmam” diyerek Muhallim bin
Cessâme’nin kısas için kendisine teslimini istiyordu. Akrâ’ bin Hâbis ise
Muhallim’i müdafaa ediyordu.
Resûl-i Ekrem, “Onun diyetini kan bedelini alsan olmaz mı?” diye teklifine
Uyeyne bin Hısn yanaşmadı. Bu sırada sesler yükseldi, gürültüler çoğaldı.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, “Hayır, bu seferimiz sırasında elli deve,
dönüşümüzde de elli deve diyet alacaksın” diye teklifte bulundu. Ancak, Uyeyne
aynı şekilde bu teklifi de kabule yanaşmadı.
Uzun uzun konuşulduktan sonra Uyeyne bin Hısn, teklif edildiği şekilde diyet
almayı kabul etti.1
Böylece Resûl-i Ekrem, halk arasında az da olsa gerginliğe sebep olan bir kan
davasını halletti.
Fakat işin, ibret alınması gereken bir tarafı da bundan sonra cereyan etti.
Müslümanlar Muhallim bin Cessâme’ye, “Resûlullahın huzuruna çık, yaptığın bu
hareketinden dolayı senin için Allah’tan mağfiret dilesin” deyince, uzun boylu,
üzerine yeni bir elbise giymiş ve kısasa kendisini hazırlamış bulunan Muhallim
Huzur-ı Risâlete vardı. Efendimizin önünde diz çöktü. Mahzundu, üzgündü,
gözlerinden yaşlar akıyordu. Yaptığı şeyden pişmanlık duyduğunu ve Allah’a tevbe
ettiğini söyleyerek, Resûlullahtan, Allah’tan mağfiret dilemesini istedi: “Yâ
Resûlallah! Pişmanım, Allah’a tevbe ediyorum. Benim için Allah’tan mağfiret
dile!”
Resûl-i Ekrem, “Kimsin sen?” diye sordu.
“Muhallim bin Cessâme” diye cevap verdi.
Resûl-i Ekrem, “Demek sen, ona [Âmir’e] Allah’ın emânıyla emân verdin [selâmına
karşılık selâm verdin] sonra da onu vurup öldürdün, öyle mi?” buyurunca,
Muhallim bin Cessâme başını önüne eğdi ve sustu.
Efendimiz, sonra da ellerini kaldırarak, yüksek sesle, “Allah’ım! Muhallim bin
Cessâme’yi affetme” diye beddua etti.
Bedduayı duyan Muhallim’in tüyleri diken diken oldu. Uğrayacağı âkıbetin
dehşetini düşünerek tir tir titremeye başladı. Tekrar yalvardı, “Yâ Resûlallah!
Pişmanım! Allah’a tevbe ediyorum! Ne olur benim için Allah’tan af dile!”
Ne varki, Muhallim’in bu yakarışı da pek fayda etmiyor ve aynı şekilde Hz.
Resûlullahın bedduasına uğruyordu. Sonra da huzurdan kovuluyordu.
Yapılan bedduanın üzüntüsü ve uğrayacağı âkıbetin dehşeti Muhallim’i ancak bir
hafta kadar ayakta tutabildi. Ölünce, onu gömdüler. Ne var ki, toprak ölüsünü
kabul etmiyordu. Defalarca gömdükleri halde, toprak yine cesedini dışarı attı.1
Sonunda kavmi, üzerine taş yığarak onu iki dağ arasında bıraktı.2
Durumu Efendimize intikal ettirdiklerinde, şöyle buyurdular:
“Vallahi, toprak ondan çok daha kötülerinin üzerini örtmüştür. Fakat, Allah
aranızdaki [haksız yere adam öldürme] yasağı hakkında size gösterdiği bu
hâdiseyle öğüt ve ibret vermek istemiştir.3
* * *
Tâif Kuşatması
Huneyn Harbinde, Müslümanlar karşısında hezimete uğrayan Sakifliler, yurtları
olan Tâif’e gidip sığınmışlardı. Şehrin kapılarını üzerlerine kapayarak,
savaşmaya hazırlanmışlardı.
Burası şirkin son sığınaklarından biriydi. Bir daha iman ve İslâma karşı koyacak
cesareti kendisinde bulamayacak bir şekilde başı ezilmeliydi. Havazin ve
Sakiflileri Müslümanlara karşı ayaklardıran Mâlik bin Avf da gelip buraya
sığınmıştı. Onun da yakalanıp hakettiği cezaya uğratılması gerekiyordu.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte Tâif’e doğru yol almaya
başladı. Burasını çok iyi biliyordu. Seneler önce, burada hayatının en acı ve
acıklı günlerini yaşamıştı. Tâiflileri İslâma dâvet etmeye gelmişken onlar
kendisini taşa tutmuşlar, kan revan içinde bırakmışlardı.
İslâm ordusu kısa zamanda Tâif önlerine vardı. Fakat Sakifliler kuvvetli
kalelerine kapanmışlar ve bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak bol miktarda
yiyecek stoku da yapmışlardı.
Bu surları yarıp şehre dalmak elbette mümkün değildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem,
şehri muhasara altına aldı. Ordugâh surlara çok yakın kurulmuş olduğundan,
mücahidler düşmanın yağmur gibi oklarına maruz kaldılar. Bu arada bir kaç
mücahid de atılan oklarla şehid oldu.1
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, ordugâhı surlardan uzaklaştırdı ve bugünkü Tâif
Mescidinin yanına nakletti.2
Bu arada yanında bulunan hanımlarından Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Zeynep için iki
çadır kuruldu. Resûl-i Ekrem, namazlarını bu iki çadır arasında kılar ve orada
otururdu. Sakifliler Müslüman olduktan sonra burada bir mescid yapacaklar ve
adına da “Sâriye Mescidi” diyeceklerdir.1
Muhasara esnasında çarpışma, karşılıklı şiddetli ok atışlarıyla devam etti.
Mancınık kurularak, Tâiflilerin taşa tutulması
Muhasaranın uzadığını ve Sakiflilerin teslim olmaya niyetli görünmediklerini
anlayan Peygamber Efendimiz, bu sefer mancınık kurulup düşmanın taşa tutulması
hususunda mücahidlerle istişârede bulundu. Selmân-ı Farisi Hazretleri, “Ben de
bunu uygun görüyorum. Çünkü biz Fars ülkesinde düşman kalelerine mancınıklar
dikerdik, onlar da bize karşı mancınıklar dikerlerdi. Böylece birbirimizi
yenmemiz mümkün olurdu. Mancınık kurulmadığı zamanlarda uzun müddet beklemek
zorunda kalırdık” diyerek fikrini beyân etti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu teklifi güzel karşıladı ve mancınık yapılmasını
emretti. Emri derhal yerine getirildi. Daha önce orduda bulunanlarla birlikte
mancınıkların sayısı üç oldu. İslâm ordusunda ayrıca iki debbâbe (sığır
derisinden yapılmış kuvvetli araba) vardı.
Mücahidler bu debbâbelerin altına girerek şehir kalesine yaklaşmayı ve duvarını
kazıp delmeyi denedilerse de, bunda başarılı olamadılar. Zira, düşman askerleri
tarafından atılan oklar, kızgın demir parçaları ve şişler bu derileri delip
ilerlemelerine mani oluyordu. Hattâ bu arada İslâm ordusu şehid de verdi.
Muhasara uzuyor ve arzu edilen netice elde edilemiyordu. Bunun üzerine Resûl-i
Ekrem Efendimiz bir başka tedbire başvurdu: Düşmanı, iktisadi baskı altına almak
için, şehrin dışındaki Tâiflilerin ileri gelenlerine âit kaliteli ve nâdir
üzümler yetiştiren bağ ve bahçelerin tahrip edilip, kesileceğini duyurdu ve
kesilmesini mücahidlere emretti. Tek geçim kaynakları olan bağ ve bahçelerinin
kesildiğini gören Sakifliler, telaşa kapıldılar ve Peygamberimize, “Ey Muhammed!
Mallarımızı neden kesiyorsun? Bizi yenersen, ya onları alırsın. Yahud da dediğin
gibi Allah’ın rızasını ve akrabalık1 hakkını gözeterek bize bırakırsın” diye
seslendiler.2
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, bağınızı, Allah rızasını ve
akrabalık hakkını gözeterek yerinde bırakıyorum” dedi ve üzüm asmalarının
kesilmesini menetti.3
Bu arada kahraman Sahabî Hz. Hâlid bin Velid ortaya atılarak düşmandan
çarpışacak er diledi. Fakat, düşmanda bu yolda hiç bir hareket görülmedi.
İçlerinden biri, Hz. Hâlid’in er dilemesine şu cevabı verdi:
“Bizden hiç kimse seninle çarpışmak üzere kaleden aşağı inmeyecektir. Biz
kalemizde, oturmaya devam edeceğiz. Çünkü, yıllarca bize yetecek yiyecek
stokumuz var. Eğer bu yiyecekler tükenir ve sen de o zamana kadar beklemeyi göze
alırsan, o takdirde hepimiz kılıcımızı sıyırır, senin karşına çıkarız. Son
nefesimize kadar seninle çarpışırız.”4
Yeni bir taktik
Kuşatma uzadıkça uzuyordu. Sakiflilerinse kaleden çıkıp göğüs göğüse çarpışmaya
niyetleri yoktu. Teslim olmayı da düşünmüyorlardı.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başka bir tedbire başvurdu:
“Kaleden inip yanımıza gelen ve Müslüman olan köle hürdür” diye ilân ettirdi.1
Bu ilân üzerine yirmiye yakın köle kaleden indi ve İslâm ordusuna katılıp
Müslüman oldu. Peygamber Efendimizde onları azad etti. Sonra da hepsini hali
vakti yerinde olan Müslümanlara teslim ederek, onlara Kur’an okutmalarını ve
sünnetleri öğretmelerini emretti.
Sakifliler Müslüman olduklarında, bu kölelerin kendilerine geri verilmesini
isteyecekler, Peygamberimiz ise, “Onlar, Allah’ın azâd etmiş olduğu kimselerdir.
Sizlere geri veremem!” buyurarak isteklerini reddedecektir.2
Bir ara Uyeyne bin Hısn huzura çıkarak, “Yâ Resûlallah! İzin ver de gidip
onlarla konuşayım. Onları İslâmiyete dâvet edeyim, olur ki Allah onlara hidâyet
ihsan eder” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz izin verince, Uyeyne çıkıp Tâiflilerin yanına gitti.
Peygamber Efendimize söylediklerinin tam aksine onlara, “Vallahi, Muhammed hiç
bir zaman sizin gibisiyle karşılaşmadı. Kaleleriniz korunmaya müsaittir.
Direnmenize devam ediniz” dedi.
Bundan sonra dönüp geldi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ey Uyeyne, onlara neler
söyledin?” diye sordu.
Uyeyne hiç bozuntuya vermeden, “Onları Müslüman olmaya dâvet ettim. Muhammed,
sizi teslim almadıkça, geri çekilmeyecektir. Kendiniz için ondan eman alınız
dedim” diye konuştu.
Uyeyne sözlerini bitirince Peygamber Efendimiz hiddetle, “Yalan söylüyorsun! Sen
onlara, şöyle şöyle söyledin” dedi ve onun söylemiş olduğu sözleri teker teker
nakletti.
Kızarıp bozaran Uyeyne af diledi:
“Doğru söylüyorsun, yâ Resûlallah. Söylediklerimden dolayı Allah’tan affımı
dilerim. Pişmanım. Allah’a tevbe ediyorum.”1
O sırada Hz. Ömerü’l-Faruk, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da, götürüp şunun
boynunu vurayım” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Hayır! Ashabımı öldürüyorum diye insanlar, hakkımda
söz ederler”2 buyurdu.
Resûl-i Ekrem’in rüyâsı
Bu arada Peygamber Efendimiz bir rüyâ gördü. Rüyâsında kendilerine bir kap
tereyağı ikram ediliyor, bir horoz ise gagasıyla kabı devirip içindeki yağı
döküyordu.
Efendimiz rüyâsını anlatınca, Hz. Ebû Bekir, “Yâ Resûlallah! Sanırım bugünlerde
Tâifliler hakkında umduğun şeye eremeyeceksin” dedi.
Peygamber Efendimiz de aynı kanaatte idi. “Buna, ben de imkân görmüyorum”
buyurdu.3
Muhasaranın kaldırılması
Resûl-i Ekrem, Tâif’i fethetmenin o anda kendisine nasib olmayacağını artık
anlamıştı. Bundan sonraki bekleme, vakit kaybetmekten başka bir işe
yaramayacaktı.
Bu arada Ashabına şimdilik kendilerine Tâif’i fethetme izni verilmediğini
duyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer gelerek, “Göç etmeye hazırlanmaları, halka
duyurulacak mıdır?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Evet” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Müslümanlara Tâif’i
terk etme hazırlıklarına geçmelerini ilân etti.
Hz. Ömer, o arada bir de, “Yâ Resûlallah! Sakifler aleyhinde duâ etsen olmaz
mı?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Allah, onlar aleyhinde dua etmeye de izin vermedi”
buyurdu.
Sonra da, “Siz hemen göç etmeye bakınız” diye emretti.1
Fakat, mücahidlerin bir kısmı, netice almadan buradan ayrılmak istemiyordu.
Hattâ, “Tâif’i fethetmeden nereye gideceğiz?” dedikleri de duyuluyordu.
Bu mücahidler gidip, Hz. Ebû Bekir’e başvurdular. Hz. Sıddık onlara, “Bu işi,
Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Emir, Resûlullaha gökten gelir” diyerek cevap
verdi.
Bunun üzerine Hz. Ömerü’l-Faruk’un yanına vardılar, onunla konuştular.
Hz. Ömer ise onlara şu cevabı verdi:
“Biz, Hudeybiye hâdisesini gördük. Hudeybiye’de içime, Allah’tan başkasına malûm
olmayan bir şüphe girmişti. O gün, Resûlullaha (a.s.m), hiç söylemediğim sözlere
başvurdum. Az kalsın ev halkım ve malım mahvolup gidecekti.
“Resûlullahın (a.s.m.), Allah tarafından yaptığı işte bizim için hayır vardır.
Halk için, Hudeybiye Sulhundan daha hayırlı bir fetih olmamıştır. Resûlullahın
(a.s.m.) Peygamber olarak gönderildiği günden, Hudeybiye’de sulh şartlarının
yazıldığı güne kadar, Müslüman olanlardan daha çok kimse, kılıç kullanmadan
Müslüman oldular.
“Resûlullahın yaptığı işte bir hayır vardır. Ben, o Hudeybiye işinden sonra, hiç
bir zaman, hiç bir iş hakkında ona dönüp itiraz edemem. Bu iş Allah’ın işidir.
O, dilediğini Peygamberine vahyeder.”2
Peygamber Efendimiz, umumî kanaatın, Tâif’te bir müddet daha kalmak olduğunu
fark edince, mücahidlere, “Öyle ise, yarın sabah çarpışmaya hazır olunuz” diye
buyurdu.
Sabah olunca, çarpışmaya girdiler. Ancak, bu çarpışma yara almalarından başka
bir işe yaramadı. Bundan öteye bir netice elde edemeyeceklerine artık kendileri
de kanaat getirdiler. Peygamber Efendimiz tekrar “İnşallah yarın döneceğiz”
deyince sevindiler. Hemen göç hazırlıklarına başladılar. Peygamberimiz onların
bu haline tebessüm buyurdu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla otuz gün kadar süren bir kuşatmadan sonra
Tâif’ten ayrıldı.
Sakifliler mücahidleri fazlasıyla uğraştırmış, yormuş, yaralamış ve 14 kadar
Müslümanı da şehid etmişlerdi. Bu sebeple ayrıldıkları sırada, Peygamber
Efendimizden Sakifliler aleyhinde duâ etmesini istediler.
Fakat âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ellerini
açarak, “Allah’ım! Sakiflilere doğru yolu göster! Onları bize getir!” diye duâ
etti.1
Kâinatın Efendisi, öylesine engin bir merhamet duygusuna, öylesine bitmez
tükenmez bir şefkat deryasına sahipti ki, en azılı düşmanlarının bile
mahvolmasına gönlü razı olmuyor, bilâkis onların da İslâm ve iman nuru ile mânen
hayat bulmasını istiyor ve bunu Yüce Rabbinden niyaz ediyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kuşatmayı kaldırdıktan sonra mücahidlerle birlikte
Huneyn ve Evtas’ta alınan ganimetlerin muhafaza edildiği Ci’râne mevkiine dönmek
üzere Tâif’ten ayrıldı.
Sürâka bin Cu’şum’un Müslüman olması
Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashabıyla Tâif’ten Ci’râne’ye doğru yol alıyordu. Bu
sırada Efendimize doğru birinin yaklaşmakta olduğu fark edildi. Müslümanlar onu
tanımadıklarından buna mani oldular. Hattâ art niyetli biri olabilir
düşüncesiyle, “Sen nereye gidiyor, ne yapmak istiyorsun?” diyerek üzerine
yürümek bile istediler.
Müslümanların kendisini Peygamber Efendimize yaklaştırmayacağını anlayınca,
hicret esnasında Hz. Ebû Bekir’in kendisi için yazmış olduğu yazıyı iki
parmağının arasına alarak kaldırdı, “Yâ Resûlallah! Bu, benim için yazdığın
yazıdır. Ben, Sürâka bin Cu’şum’um!” dedi.
Peygamber Efendimiz onu tanıdı, “Bugün, verilen sözü yerine getirme ve iyilik
yapma günüdür!” buyurduktan sonra Müslümanlara, “Onu bana yaklaştırınız” diye
emretti.
Efendimizin huzuruna varan Sürâka şehâdet getirerek Müslüman oldu.
Sürâka der ki:
“Resûlullaha, ‘Yâ Resûlallah! Kendi develerim için doldurduğum havuzlarımın
başını yitirilmiş develer sararlar. Havuzumdan onları sulasam, bana ecir ve
sevap var mıdır?’ diye sordum. Resûlullah (a.s.m.), ‘Evet, her ciğeri olanı
sulamakta insana sevap vardır’ buyurdu.
“Bundan başka bir şey sormadım. Sonra kavmimin yanına vardım. Mallarımın
zekâtını ayırıp Resûlullaha gönderdim.”1
Ganimet ve esirler
Yoluna devam eden Efendimiz Ci’râne mevkiine geldi.
Mücahidlerin bu çarpışmalarda elde ettikleri ganimet ve esir sayısı oldukça
fazlaydı. Esir alınan kadın ve çocuk sayısı altı bini buluyordu.1
Alınan ganimet malları ise, “Yirmi dört bin deve, kırk bin davar ve dört bin
ukiyye2 gümüş idi.3
Resûl-i Ekrem, Havazinlilerin gelip Müslüman olabilecekleri ihtimalini gözönünde
bulundurarak, esirlerin taksimine hemen başlamadı. Bu arada, Sahabînin birini
Mekke’ye göndererek, esirler için elbiseler getirtip hepsini giydirdi.4
On geceden fazla beklediği halde, Havazinlilerin gelmediğini görünce,
Müslümanlar arasında bölüştürüldü.
Havazin heyetinin gelişi
Esirlerin mücahidler arasında taksim edilmesi işi henüz yeni bitmişti ki,
Havazinlilerden bir heyet çıkageldi ve Peygamberimize, Müslüman olduklarını,
yurtlarındaki halkın da İslâmiyeti kabul ettiklerini haber verdi.5
Havazinliler, Resûl-i Ekrem Efendimizin süt annesi Halime’nin mensup olduğu
kabile idi. Yani Allah Resûlüne dadılıkta bulunmuş bir kabile idi. Bunu ileri
sürerek kendilerine lütufkâr davranılmasını, mal ve esirlerin geri verilmesini
istediler.
Resûl-i Ekrem onlara, “Ben, tevbe edip gelirsiniz diye, ganimet ve esirleri
bölüştürmeyi uzun bir müddet tehir ettim. Fakat siz artık çok geç kalmış
sayılırsınız. Esirleri, mücahidler arasında taksim etmiş bulunuyorum. Onları
size tekrar iâde etmem oldukça zor bir iştir” dedi.
Bu konuşmasından sonra da onları iki şey arasında serbest bıraktı:
“İsterlerse mallarını, isterlerse kadın ve çocuklarını tercih edeceklerdi.
Havazinliler, kadın ve çocuklarını tercih ettiler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Hisseme ve Abdülmuttaliboğulları hissesine
düşenleri size geri veriyorum” buyurdu.
Sonra da şu tavsiyede bulundu:
“Öğle namazını kıldırdığım zaman ayağa kalkarak, ‘Biz kadınlarımız ve
çocuklarımız hususunda Allah Resûlünün Müslümanlar nezdinde, Müslümanların da
Allah Resûlü nezdinde şefâatını diliyoruz’ diye konuşursunuz. Ben de hissemi
bağışladığımı tekrarlar, Müslümanların da bağışlanmasını isterim.”
Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldırınca, Havazinliler yapılan tavsiye
üzerine ayağa kalkarak; Hz. Resûlullah ve Müslümanlardan esirlerinin
bağışlanmasını taleb ettiler.
Resûl-i Ekrem, halkın huzurunda yüksek sesle hissesine ve Abdülmuttaliboğulları
hissesine düşen esirleri bağışladığını tekrarladı. Bunu duyan Muhacir ve Ensarın
hepsi de kendilerine düşen esirleri bağışladılar.1
Böylece, Resûl-i Kibriyânın mübârak dillerinden dökülen bir iki cümle ile, bir
anda altı bin civarındaki esir kadın ve çocuk serbest bırakıldı.
Bu hadise, hem Nebiyy-i Muhterem Efendimizin engin şefkat ve merhametini
göstermek, hem de Müslümanların ona mutlak bağlılıklarını aksettirmek bakımından
dikkat çekicidir.
Mâlik bin Avf’ın Müslüman olması
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazinlilere kadın ve çocuklarını geri verdikten
sonra, “Mâlik bin Avf ne yapıyor?” diye sordu.
Havazin temsilcileri, “Kaçıp Tâif Kalesine sığındı. Şimdi, Sakiflilerin yanında
bulunuyor” dediler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Ona haber veriniz ki, eğer Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine ev halkını
ve malını geri verir, ayrıca da yüz deve ihsan ederim.”1
Heyet, haberi kendisine götürünce Mâlik, çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna gelerek
Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem vaad ettiği şekilde kendisine ev halkını, malını
teslim etti, hem de yüz deve ihsanda bulundu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yüz deve ihsanından başka, düne kadar en şiddetli
düşman olan Mâlik bin Avf’ı, kabilesinden Müslüman olanlar üzerine vâli tayin
ederek taltif etti.2
İnsanları güzel davranışları, tatlı sözleri ve bol bol ihsan ve iltifatlarıyla
gönülden fetheden Peygamber Efendimizin bu ihsanı karşısında Mâlik bin Avf da
gönlünün fethedildiğini şöyle ifade etti.
“İnsanlar arasında Muhammed’in bir benzerini şimdiye kadar ne görmüşüm ve ne de
işitmişim. Kendisinden ihsan edilmesi istenildi mi, fazlasıyla verir. İstediğin
takdirde, yarın meydana gelecek olan hadiselerden de sana haber verir.”3
Bir ay kadar önce Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlamış olan Mâlik bin
Avf, o andan itibaren İslâmın emir ve hizmetindeydi.
Esirlerin sahiplerine iâdesinden sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz ganimetlerin
taksimine başlayacaktı. O sırada bedevîlerden bir kısmı, “Yâ Resûlallah,
deveden, davardan ganimetlerimizi bölüştür” diyerek, Efendimizi rahatsız
ettikleri ve ridâsından çekiştirdikleri görüldü. Bedevîler o derece ileri
gittiler ki, Efendimiz bir ağaca dayanmak zorunda kaldı. Bu hareket karşısında
Kâinatın Efendisi şöyle buyurdu:
“Siz, Allah’ın size nasip ettiği ganimeti aranızda bölüştürmeyeceğimi mi
zannediyorsunuz? Vallahi, ganimet malları Tihâmenin ağaçları sayısınca bile
olsaydı, hiç bir cimrilikte ve korkaklıkta bulunmadan onları aranızda
bölüştürürdüm.” Sonra da eline bir deve tüyü alıp, herkesin görebileceği şekilde
parmakları arasında tutarak kaldırdı ve şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Vallahi sizin ganimetinizden beşte bir dışında, bana şu tüy kadar
bile geçmiş birşey yoktur. Beşte bir pay da gerektiğinde yine sizlere
harcanıyor.”1
Bundan sonra ganimet mallarını saydırdı ve herkesin hissesine düşen miktarı
dağıttırdı.
Müellefe-i kulûba yapılan ihsan
Ci’râne’de bulunan İslâm ordusunda Mekke’nin fethi günü Müslüman olmuşlardan iki
bin kadar yeni iman etmiş kimseler yanında, henüz İslâmla şereflenmemiş Mekke
ileri gelenlerinden de bir çok kimseler vardı. Yeni iman etmişlerin imanlarının
sabitleştirilmesi, imandan mahrum bulunanların ise İslâma gönüllerinin
ısındırılması için Peygamberimiz bir usûle başvurdu.
Bilindiği gibi ganimetin beşte biri Peygamberimizin tasarrufundaydı. Beytülmâl
namına alınan beşte birden istediği ve lüzûm gördüğü yere sarfederdi.
İşte yukarıda zikrettiğimiz sebep ve gayeye binâen yeni Müslüman olmuşları
memnun etmek ve Müslümanlığa henüz pek ısınmamış Kureyş ileri gelenlerinin
gönlünü İslâma ısındırmak için beşte bir ganimetten onlara fazlaca verdi.
Kureyş reisi Ebû Süfyan’a, oğlu Yezid ve Muâviye’ye yüzer deve ve kırkar ukiyye
gümüş ihsanda bulundu. Böylece Ebû Süfyan ve oğulları toplam üç yüz deve ve yüz
yirmi ukiyye gümüş almış oluyorlardı. Böylesine büyük bir kerem ve ihsana mazhar
olan Ebû Süfyan, Efendimizin cömertlik ve ihsan severliğini şöyle dile getirdi:
“Anam, babam sana fedâ olsun! Sen ne kadar cömert ve iyilik seversin. Seninle
sulh yaptığımız zamanlarda sen ne güzel bir sulhçu idin. Allah seni hayırla
mükâfatlandırsın.”1
Bunun yanında Resûl-i Ekrem, Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmına iki yüz, bir
kısmına yüzer, diğer bir kısmına da ellişer deve ihsan etti.2
Safvan bin Ümeyye’nin Müslüman olması
Safvan bin Ümeyye, Peygamberimiz ve Müslümanlara şiddetli düşmanlık ve
muhalefette bulunanlardan biri idi. Hattâ, Mekke’nin fethi günü, görüldüğü yerde
öldürülmesi emredilenler arasındaydı. Fakat, o da gönlü şefkat deryasını andıran
Peygamberimize iltica edince, affa uğramıştı. Müslüman olması için de iki ay
mühlet istemiş. Peygamber Efendimiz ise ona dört ay mühlet vermişti.
O da İslâm ordusuna katılmıştı.
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Ci’râne’de ganimetleri kontrol ettiği bir
sıradaydı. Gözü bir anda henüz Müslüman olmamış Safvan’a takıldı. O, deve
koyunlarla dolu vâdiye gözünü dikmiş dikkatlice bakıyordu.
Bu dikkatli bakışı, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin gözünden kaçmadı ve gönlünde
yatanı sezmesine kâfi geldi:
“Ebû Vehb! Vadi pek mi hoşuna gitti?” diye seslendi.
Safvan, “Evet” dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “O halde o vadi içindekilerle beraber senin
olsun!” buyurdu.
Safvan, birden şaşırdı, kulaklarına âdeta inanamıyordu. Hayatında kendisinden
istenen hiç bir şey için “Hayır” demeyen Kâinatın Efendisinin bu ihsanı,
cömertliği ve keremi karşısında hayret içinde bir müddet bekledikten sonra,
kalbinin fethedildiğini şöyle ifade etti:
“Peygamber kalbinden başka hiç bir kimsenin kalbi, bu kadar temiz, iyi ve cömert
olamaz!”1
Safvan, artık kendini, İslâm nurunun, nübüvvet güneşinin cazibesini kaptırmıştı.
Orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.
Böylece senelerin İslâm düşmanı Safvan bin Ümeyye, Müslüman olması için aldığı
dört ay mühletin henüz birinci ayı bitmişken kendini Müslümanlar safında
buluyordu.
Müslümanlığını salih amellerle güzelleştiren Safvan, bu ihsanın âleminde yaptığı
tesiri sonradan şöyle dile getirecektir:
“Allah Resûlü, bana bu ihsanda bulununcaya kadar, insanlar arasında kendisine en
çok kin beslediğim bir kimse idi. Ama bu ihsandan sonra, insanların bana en
sevgilisi olmuştu.”2
Bu hadise, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, insanları tanıma ve ona göre muamelede
bulunma sanatında ne derece mâhir olduğunu açıkça gösteren bir misaldir.
İnsanları kazanmada, bazen bir iltifatı, bazen bir tatlı sözü, bazen bir
tebessümü, gülümsemesi, bazen güzel bir hareketi ve bazen de bir ihsanı
yetiyordu. Onun bu ciheti bile başlı başına bir tetkik konusu teşkil eder. Bu
tetkik yapıldığı zaman görülecektir ki, Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.),
dost kazanma sırrını, insanların gönlünü fethetmenin kanun ve kaidelerini tâ bin
dört yüz küsur sene önce eşsiz bir şekilde sözleri, hareketleri ve
davranışlarıyla ortaya koymuştur. Bir bakış, bir işâret, bir söz, bir tebessüm,
bir hareket ile insanları kendine musahhar edebilmek, insanoğlunun örnek alması
gereken bir peygamber hasletidir.
Peygamberimizin, Müslümanlığa henüz pek ısınmamış ve yeni Müslüman olmuş
kimselerin ruh dünyasına tesir etmek üzere başvurduğu bir tatbikatın gerçek
sebep ve hikmetini bilmeyen bazı Müslümanlar, rahatsızlık duydular. Onlar, bu
hareketle Müslüman olmamış veya yeni Müslüman olmuşların kendilerine tercih
edildiği, âdeta onlardan üstün tutulduğu düşüncesine kapılmışlardı. Ne var ki,
Resûl-i Ekrem asla böyle bir düşünceyle hareket etmemişti. Nitekim, tasarrufunda
hür olduğu beşte bir hisseden Müellefe-i Kulûba bol ihsanda bulunduğu sırada,
huzurlarına Ashabdan Sa’d bin Ebî Vakkas çıkmış ve “Yâ Resûlallah,” demişti,
“Cuayl bin Sürâka dururken, siz tutup Uyeyney bin Hısn ve benzerlerine yüzer
deve verdiniz.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, şikâyetin mâhiyetini çok iyi anlamıştı. Evet, Ashabdan
Cuayl, gerçekten maddî cihetten oldukça fakirdi. Ama iman cihetinden zengindi.
İtirazın bu cihetten geldiğini bildiğinden, Resûl-i Ekrem, Sa’d Hazretlerine şu
cevabı vermişti:
“Vallahi, Uyeyne ve Akra’ gibilerle yeryüzü dolsa, Cuayl yine onların hepsinden
hayırlı ve daha faziletli olur. Ancak ben, onları İslâma, imana ısındırmak için
bu tarz hareket ediyorum.
“Cuayl’ı, tereddütsüz bağlı bulunduğu Müslümanlığına ve âhirette kendisi için
hazırlanmış bulunan mükâfatlarına havale ediyorum!”1
Peygamber Efendimizi asıl üzen, Medineli Müslümanların bazılarından duyduğu
sözlerdi. O Ensar ki, Kâinatın Efendisi kendilerine olan bağlılık ve sevgisini,
“Benim hayatım sizin hayatınızladır. Ölümüm de sizin ölümünüzledir” diyerek dile
getirmişti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, daha düne kadar İslâma ve Müslümanlara bütün
şiddetiyle düşman olan, din uğrunda en küçük bir fedakârlıkta bulunmayan, bu
yolda hiç bir zahmet ve meşakkat çekmemiş olan kimselere bolca ihsanda
bulunuyordu. Ashabı düşündüren buydu. Nebiyy-i Muhterem Efendimizin bu
davranışının gerçek hikmetini anlayamadıklarından dolayı da üzülüyorlar ve bu
üzüntülerini tavırlarıyla belli ediyorlardı. Hattâ bazıları hoşa gitmeyecek
sözler de sarf ediyordu.2
Ensardan bazı kimselerin duyduğu bu üzüntü ve kırgınlığı Resûl-i Ekrem
Efendimize, Sa’d bin Ubâde Hazretleri ulaştırdı. Bunun üzerine Peygamber
Efendimiz Ensarı bir araya toplayarak onlara, “Ey Ensar topluluğu! Söylememeniz
gereken bazı nâhoş sözleri söylediğinizi işittim. Sizler şöyle şöyle demişsiniz”
diye hitap etti.
Bu hitap karşısında Ensardan bazıları özür beyan ettiler:
“Yâ Resûlallah,” dediler, “bunları biz değil, birtakım gençlerimiz
söylemişlerdir.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, buna rağmen sözlerine şöyle devam etti:
“Ey Ensar! Sizler yollarınızı şaşırmış kimseler iken ben yanınıza gelmedim mi?
Allah benim vasıtamla sizlere hidâyet ihsan etmedi mi? Sizler fakir ve yoksul
iken, Allah vasıtamla sizi zengin kılmadı mı? Sizler birbirinize düşmanlar
idiniz. Allah benim vasıtamla kalblerinizi ısındırıp birleştirmedi mi?”
Ensar cemaatı, “Evet, yâ Resûlallah,” dediler, “sen bizi karanlıklar içinde
buldun. Senin sayende aydınlığa, nura kavuştuk. Sen, bizi bir ateş çukurunun
başında buldun. Senin sayende ondan kurtulduk. Sen bizi dalâlet ve şaşkınlık
içinde buldun. Senin sayende doğru yola kavuştuk.
“Bizler, Allah’ı Rab, İslâmiyeti din, Muhammed’i de (a.s.m.) peygamber olarak
kabul etmiş bulunuyoruz. Allah ve Resûlünün üzerimizdeki minnet ve nimetleri her
şeyden üstündür. Allah ve Resûlüne minnettarız. Yâ Resûlallah, sen dilediğini
yap!”1
Buna rağmen, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz sözlerine son vermedi. Gönüllerinde en
küçük bir endişenin, en ufak bir kırgınlığın kalmasını istemiyordu. Sözlerine
şöyle devam etti:
“Ey Ensar cemaati! Siz isteseydiniz şöyle diyebilirdiniz ve muhakkak doğruyu
söylemiş olurdunuz:
“Sen bize yalanlanmış olduğun halde geldin. Biz, seni doğruladık. Sen, bize terk
edilmiş olarak gelmiştin. Biz, senden hiç bir yardımı esirgemedik. Sen,
yurdundan kovulmuştun. Biz seni aramızda barındırdık. Sen, bize yoksul olarak
gelmiştin. Biz, sana kendi nefsimiz gibi baktık. Evet, böyle deseydiniz,
muhakkak ben de sizi bu hususta tasdik ederdim.”
Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz asıl söylemek
istediğini şu veciz ve müessir cümlelerle ifade etti:
“Ey Ensar cemaati! Bazı insanlar elde ettikleri dünyalıklar, develer, koyunlar
ile çıkıp giderlerken, sizler Allah Resûlü ile beraber yurdunuza dönmeye razı
değil misiniz?”
Medineli Müslümanlar bu soruya hep bir ağızdan haykırarak, “Evet, yâ Resûlallah!
Biz, buna razıyız” cevabını verdiler.
Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz, mânâ âlemlerini bir anda değiştiren
hitabesini şöyle bağladı:
“Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer hicret
fazileti olmasaydı, Ensardan bir ferd olmayı arzu ederdim.
“Allah’ım! Ensarın oğullarına, onların da oğullarının oğullarına acı ve merhamet
et!”1
Fahr-i Kâinat Efendimizin bu samimi, bu muhabbet ve sevgi dolu sözleri
karşısında, Medineli Müslümanlar kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra
ağladılar. Öyle ki, gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı.
Artık kesin kararlarını vermişlerdi. “Biz, ganimet payı olarak Resûlullaha
razıyız! Başka hiç bir şey verilmezse bile” dediler.
Bu eşsiz bir ganimet hissesiydi.
Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne işte böylesine müstesna bir ikna kabiliyeti ihsan
etmişti. Bir taraftan en şiddetli düşmanlarını ruhlara tesir eden sözleriyle
İslâmın sinesine celb ederken, diğer taraftan dostların kendisine karşı
duydukları kırgınlıkları da bir çırpıda bir tek hitabesiyle giderebiliyordu.
Ci’râne’den Mekke’ye
Zilkâde ayının bitmesine on iki gün kalmıştı. Peygamberimiz, Ci’râne’de
bulunduğu zaman zarfında içinde namazlarını edâ ettiği mescide giderek orada
namaz kıldı, duada bulundu, sonra da umre için ihrama girdi. Daha sonra
Cir‘âne’den ayrılarak Ashab-ı Kiramla gece Mekke’ye girdi. Yol boyunca telbiye
getiren Efendimiz Beytullahı görünce telbiyeyi kesti.
Sabahleyin Ashabıyla birlikte Kâbe-i Muazzamayı tavaf etti. Sonra da Safâ ve
Merve arasında sa’y yaptı. Sa’yın yedinci devresinde Merve yanında başını tıraş
ettirdi.
Bu umrede Efendimiz kurban kesmedi.1
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, artık Medine’ye dönmek niyetindeydi.
Bunun için, daha önce Mekke vâliliğine tâyin ettiği Attab bin Esîd’e aynı
vazifeyi tekrar verdi. Muaz bin Cebel Hazretlerini de İslâmı anlatmak ve Kur’an
öğretmek üzere orada bıraktı.2
Bundan sonra Mekke-i Mükerremeden yola çıktı. Zilkâde ayının bitmesine bir kaç
gece kala Medine-i Münevvereye kavuştu.3
* * *
Umman Hükümdarı ve Kardeşlerinin İslâma Davet Edilişi
Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı. Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethi ve Huneyn
muzafferiyetinin verdiği sevinç ve huzur içinde Ashabıyla Medine’ye dönmüştü.
Şirkin beli kırılmış, kabileler dalga dalga İslâm nuruna koşmuşlardı.
Müslümanlara âdeta yeni bir kan, yeni bir heyecan ve cihad ruhu gelmişti.
Arabistan’ın hemen hemen her tarafında İslâmın şerefli bayrağının dalgalanmaya
başlaması, onlara huzur ve saadet veriyordu.
Bununla birlikte, kendilerine henüz İslâm dâveti ulaşmamış hükmüdarlar da vardı.
Resûl-i Ekrem bu maksatla Medine’ye döner dönmez, Amr bin Âs Hazretlerini Uman’a
gönderdi. Vazifesi, hükümdar Ceyfer ile kardeşi Abd’e kendisine verilen mektubu
teslim etmek ve kendilerini İslâma dâvette bulunmaktı.1
Uman, Yemen-Hind Denizi sahilinde, Basra Körfezinin darlaştığı yerdeki büyük
şehirlerden biri idi. Hurma bahçeleri ve ekinleriyle meşhur olan bu şehirde o
zaman Ezdîler hakîm durumda bulunuyorlardı. Bunlar yanında başka ırktan halk da
vardı.
Amr bin Âs Hazretleri emir gereği Uman’a vardı ve mektubu hükümdar ve kardeşine
teslim etti. Açılan mektupta Hz. Resûlullahın kendilerine şöyle hitap ettiğini
gördüler:
“Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ın Resûlü Muhammed bin Abdullah’tan Cülendâ’nın
oğulları Cevfer ve Abd’e. Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutmuş olanlara selâm
olsun.
“Bundan sonra derim ki; ben her ikinizi İslâma dâvet ediyorum! Müslüman olun ki,
selâmete eresiniz! Ben sağ olanları âhiret azabıyla korkutmak, kâfirler hakkında
da Allah’ın hükümlerini tatbik etmek için Allah’ın bütün insanlara gönderdiği
Resûlüyüm.
“Eğer, İslâmı kabul ederseniz, hükümdarlığınız size bağlı kalacaktır. Eğer
Müslüman olmaktan uzak durursanız, şüphesiz hükümdarlığınız elinizden çıkacak,
süvariler, topraklarınızı çiğneyecek ve peygamberliğim sizin mülk ve
saltanatınızı mağlup edecektir!”1
Ceyfer ile kardeşi Abd önce Müslüman olmamak hususunda tereddüt geçirdiler. Bir
müddet sonra da bu tereddütlerinden kurtularak, İslâmiyetle şereflendiler ve
Peygamber Efendimizin Risâletini tasdik ettiler. Bununla da kalmayan
Cülendâoğulları, halkı da Müslüman olmaya çağırdılar. Bu dâveti duyan halk da
seve seve Müslüman olmayı kabul etti.2
Bunun üzerine, Peygamber Efendimizin emir ve tavsiyeleri gereğince Amr bin Âs
Hazretleri buranın idarî işlerini üzerine aldı. Amr (r.a.), Müslüman
zenginlerden zekât ve sadaka toplayacak, onları fakirlerine dağıtacaktı. Ayrıca
mecusîlerden cizye alacak, Müslümanlar arasındaki davaları da halledecekti.3
Peygamber Efendimizin vefâtına kadar, Hz. Amr bu işleri yürütmek üzere Uman’da
kaldı.4
* * *
Bahreyn Hükümdarının Müslüman Oluşu
Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı sonları. Peygamber Efendimiz, İslâma dâvet etmek
üzere, Alâ bin Hadramî’yi bir mektupla Bahreyn hükümdarı Münzir bin Sâva’ya
gönderdi. Alâ bin Hadremî ile birlikte Hz. Ebû Hüreyre de bulunuyordu.1
Bahreyn, Hindistan’la Basra ve Uman arasında bulunan deniz sahilindeki
memleketlerin hepsine verilen addır. Halkının bir kısmı mecusî, bir kısmı
Yahudi, diğer bir kısmı ise Hıristiyandı.
Alâ bin Hadremî, Münzir bin Sâva’nın yanına vararak Peygamber Efendimizin
mektubunu teslim etti. Mektupta şunlar yazılı idi:
“Bismillahirrahmanirrahim. Hidâyete uyanlara selâm olsun! Ben, seni İslâma dâvet
ederim! Müslüman ol, selâmete er! Allah, iki elinin altında bulunanı
[hükümdarlığını] yine sende bırakır.
“Şunu da bilmiş ol ki; benim dinim develerin ve atların gidebilecekleri yerlere
kadar uzanacak, hâkim olacaktır.”2
Alâ bin Hadremî ile aralarında geçen kısa bir konuşmadan sonra Münzir bin Sâva,
mecusî din Başkanı Sibuht ile birlikte Müslüman oldu.3 Böylece Münzir, dünya
saltanatı yanında uhrevî saltanatı da temin edecek imanı elde ediyordu.
Hükümdar ve dini reisle birlikte halktan bir çok kimse de İslâmla şereflendi.
Hükümdar Münzir, Peygamber Efendimize bir mektup gönderdi. Müslüman olduğunu,
peygamberliğini de tasdik ettiğini bildirdikten sonra, Müslüman olmayanlar ve
ülkesinde bulunan mecusîlerle Yahudiler hakkında nasıl davranması gerektiğini
soruyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz Münzir’in bu mektubuna şu cevabı verdi:
“Bismillahirrahmanirrahim. Muhammed Resûlullahtan, Münzir bin Sâva’ya!
“Allah’ın selamı üzerine olsun! Ben, sana olan hidâyet nimetinden dolayı
kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah’a hamdederim.
“Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın kulu ve Resûlü
olduğuna şehâdet ederim! Mektubunu aldım. Okuyup içindekileri dinledim.
“Sana, Yüce Allah’ı ve Onun emir ve yasaklarına göre hareket etmeni
hatırlatırım. Muhakkak ki, nasihat eden kimse, onunla kendisi de nasihat almış,
sevabından istifade etmiş olur. Elçilerime itaat eden ve onların emirlerine
riâyet eden kimse, bana itaat etmiş sayılır. Onları öğütleyen, dinleyen, beni
dinlemiş olur.
“Elçilerim, seni bana övdüler ve hayırla andılar. Senin kavmin hakkındaki şefâat
ve iltimasını kabul ettim. Onlardan Müslüman olanları, Müslüman oldukları
şeylere göre bırak.
“Günahkâr olanların, geçmişteki suçlarını geç. Onları geçmişte işlediklerinden
mes’ul tutma! Şunu bilmiş ol ki; sen iyi davrandıkça, işinden seni
uzaklaştırmayız, vekilimiz olarak orada kalırsın! Yahudilik ve mecusîliklerinde
devam etmek isteyenlere gelince, onları cizyeye bağlarsın.
“Selâm ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”1
Peygamber Efendimizin, muhtelif tarihlerde Münzir bin Sâva’ya bir kaç mektup
daha gönderdiği ve Münzir’in ise bunlara cevap verdiğini de burada kaydedelim.1
Resûl-i Ekrem Efendimizin emri gereğince, Alâ bin Hadremî burada kaldı ve
Müslüman olanlarından öşür, müşrik olanlarından ise cizye almakta devam etti.
Yine Hicretin bu sekizinci yılında etraf kabilelerden bir çok heyetler Medine’ye
gelerek Müslüman olduklarını Hz. Resûlullahın huzurlarında açıkladılar.2
* * *
Hz. İbrahim’in Dünyaya Gelişi
Hicretin 8. senesi, Zilhicce ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimizin oğlu
İbrahim dünyaya geldi. Hz. Mâriye’den olan Hz. İbrahim, Peygamber Efendimizin en
son evlâdı idi.1
Medine’nin yukarı tarafında, Avâli diye anılan kısmında annesine tahsis edilen
bir hurma bahçesindeki evinde hayata gözlerini açan Hz. İbrahim’in doğum
müjdesini Peygamberimize, oğluna ebelik vazifesini yapan Selmâ Hatunun kocası
Ebû Rafi getirdi. Bu mes’ud hadisenin müjdesinden fazlasıyla memnun olan
Peygamberimiz, Ebû Rafi’e bir köle bağışladı.2
Nur topu yavrusunun doğumunun yedinci günü bir kurban kestiren Resûl-i Ekrem,
aynı gün oğluna ismini de verdi ve bu ismi şöyle açıkladı:
“Ona, ceddim İbrahim’in ismini koydum!”3
Emzikli Ensar kadınları Hz. Resûlullahın evlâdını emzirme bahtiyarlığına ermek
için âdeta birbirleriyle yarış eder gibiydiler. Sonunda Resûl-i Ekrem Efendimiz
nur topu evlâdını Ümmü Bürde Havle bint-i Münzir’e emzirmek üzere teslim etti.4
Bu vazifeyi üzerine almasından dolayı da Ümmü Bürde Havle’ye bir hurmalık tahsis
etti. Hz. İbrahim vefâtına kadar sütannesi Ümmü Bürde Havle’nin yanında kaldı.
Peygamber Efendimiz, mübarek evlâdı Hz. İbrahim’i sık sık ziyârete gider, şefkat
ve merhametini izhar ederek, başını okşar, bağrına basardı.
Peygamber Efendimizin hizmetkârı Enes bin Mâlik (r.a.), ilgili bir hatırasını
şöyle anlatır:
“Ben, ev halkına Resûl-i Ekremden (a.s.m.), daha şefkatli, daha merhametli
davranan bir kimse hayatımda görmedim.
“İbrahim, Medine’nin Avâli kısmında sütannesinin yanında bulunurken,
Peygamberimiz onu görmeye gider, biz de beraberinde bulunurduk. İbrahim’in
sütbabası [Ebû Seyf Bera’ bin Evs] demirci idi. Evinin her tarafı
dumanlanmışken, Resûlullah içeri girer, oğlunu alır, öper, sonra dönerdi.
“Yine bir gün Resûlullah onu görmek için yola çıkmıştı. Ben de kendisini takib
ediyordum. Evine vardığımızda Ebû Seyf körüğüne asılıp duruyordu. Evin içi
dumana bürünmüştü. Hemen önden koştum, ona ‘Körüğünü durdur! Resûlullah (a.s.m.)
geldi’ dedim. O da körüğünü durdurdu.
“Resûlullah çocuğunu getirtti, bağrına bastı. Ona bazı sözler söyledi, onunla
konuştu.”1
* * *
Şair Kâ'b bin Züheyr’in Müslüman Olması
Kâ’b bin Züheyr, büyük bir şâirdi. Babası Züheyr, sayılı Arap edip ve şâirleri
arasında yer alırdı. İki oğlu Kâ’b ile Büceyr’i de kendisi gibi edip ve şâir
yetiştirmişti.
Şâir Züheyr bin Ebî Sülmâ, ehl-i kitap kimselerin sohbetine devam ederken,
âhirzamanda bir peygamberin geleceğini onlardan işitmişti.
Bir gece rüyâsında gökten bir ip uzatıldığını, ipe tutunmak için elini uzattığı
halde, onu tutamadığını görmüştü. Bu rüyâsını, ahirzamanda gelecek olan
peygambere kendisinin yetişemeyeceğine yormuştu.
Bu sebeple vefâtından önce oğullarına, “Gelecek olan peygambere iman ediniz!”
diye vasiyette bulunmuştu.1
Kur’an’ın fesahat ve belagatı karşısında gözleri kamaşan bir çok kuvvetli edip,
şâir ve hatip, İslâmiyetle müşerref olmuştu. Bununla beraber, şirkte direnen,
Peygamberimizle Müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlığı şiir ve
hitabeleriyle dile getirmekten geri durmayanlar da vardı.
Kâ’b bin Züheyr bunlardan biri idi. Babasının ölümü üzerine, şöhretine kendisi
vâris olmuştu. Kardeşi Büceyr, Resûl-i Ekrem safında yer almışken, Kâ’b bir
türlü şirkten vazgeçmiyordu. Zaman zaman yazdığı şiirleriyle Efendimizi ve
Müslümanları hicvederek, onları üzüyordu.
Bir gün yine kardeşi Büceyr’e Müslüman olmasından dolayı duyduğu kin ve
kızgınlıkla inkâr saçan bir şiir yazıp göndermişti. Büceyr (r.a.), şiiri
Peygamber Efendimize okuyunca, son derece müteessir oldular. Kâ’b’ın şiirleriyle
Müslümanlara hakareti artık tahammül sınırını aşmıştı. Bunun üzerine Resûl-i
Ekrem Ashabına şu emri verdi:
“Kim Kâ’b bin Züheyr’e rasgelirse, onu öldürsün! Kanı şu andan itibaren mübah
kılınmıştır.”1
Bu müsaadenin verilmesinden sonra, Kâ’b’ın uğrayacağı âkıbet şüphesiz dehşetli
olacaktı. Bunu düşünen kardeşi Büceyr, son bir defa kendisini ikaz edip
nasihatta bulunmak üzere bir mektup yazdı. Bundan kurtulabilmenin tek çaresinin
de ancak, Hz. Resûlullaha gelip af dilemek olduğunu bildirdi.2
Mektubu alan Kâ’b, yerinde duramaz bir hale gelmişti. Âdeta kocaman yeryüzü
kendisine dar gelmeye başlamıştı. Her an son nefesini verecekmiş gibi ecel teri
döküyordu. Aleyhinde verilen bu karar üzerine, kurtulamayacağını anlamıştı. İki
şeyden birini tercih etmek zorundaydı: Ya şirkte devam edecek ve ele geçmemek
için köşe bucak kaçacaktı, veyahut Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak sadakât
elini uzatıp, o âna kadar yaptıklarından pişmanlık duyduğunu itiraf edecek ve af
dileyecekti.
Ka’b akıllı davranıp ikinci yolu tercih etti. Zaten kardeşinden mektup gelir
gelmez de, iç âlemini bir pişmanlık duygusu kaplamıştı.
Uzun mesafeyi kısa zamanda katedip Medine’ye gelen Ka’b, Resûl-i Ekremin
huzuruna çıktı. Peygamberimiz, onu şahsen tanımıyordu. Kâ’b, bu durumu akıllıca
kullandı. Peygamber Efendimizin, huzurunda diz çöküp mübârek elini tuttuktan
sonra zekice şöyle bir teklifte bulundu:
“Kâ’b bin Züheyr, tevbe etmiş ve Müslüman olarak huzur-u saadetinize gelmek
istiyor. Ben, onu size getirsem, ona emân verir, tevbesini ve Müslümanlığını
kabul eder misiniz?”
Kâ’b, şiirleriyle Müslümanları üzmekten vazgeçer ve bundan pişmanlık duyup
Müslüman olursa artık Resûl-i Kibriyâ ile arasında bir mesele kalmamış demekti.
Nitekim, Resûl-i Ekrem bu teklife, “Evet” cevabı vererek bu kanâatını izhar
buyurdu.
Bu cevap üzerine, Ka’b’ın mânâ âlemi birden bire parladı ve elini Hz.
Resûlullahın elinden ayırmadan şehâdet getirdi:
“Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur! Ve yine şehâdet ederim ki,
Muhammed Allah’ın Resûlüdür.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) ve etrafında bulunan Sahabîler bir anlık bir
hayrete kapıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Sen kimsin?” diye
sordu.
Kâ’b, “Ben, Kâ’b bin Züheyr’im Yâ Resûlallah” diye cevap verdi.
O sırada Ashabdan biri ortaya atıldı. “Yâ Resûlallah! İzin ver de şu Allah
düşmanının boynunu vurayım” dedi.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Bırak onu! O, şu âna kadar içinde bulunduğu
durumdan pişmanlık duymuş ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir”1 buyurdu.
Gönül ülkesi İslâmın manevî kılıcı ile fethedilen Ka’b hemen o anda Arap
edebiyatında şaheser parçalar arasında yer alan “Banet Süâdü” isimli kasidesini
Hz. Resûlullaha sundu.
“Suad’ın ayrılığın yetmiyormuş gibi, iki taraf arasında söz taşıyanlar bana; ‘Ey
Ebû Sülmâ’nın oğlu! Sen, artık kendini ölmüş bil’ dediler.
“Kendilerine güvenip de başvurduğum her dost ise bana; ‘Seni oyalayıp teselli
edemem, başının çaresine bak’ dedi.
“Ben de, ‘Çekilin yolumdan’ dedim. Rahman’ın takdir ettiği her şey elbette
olacaktır.
“İnsanoğlunun mes’ud hayatı ne kadar uzun olursan olsun, mutlaka bir gün bir
tabutta taşınacaktır.
“Resûlullahın beni öldüreceğini haber aldım.
“Resûlullahın yanında bağışlanmak en çok umulan şeydir.
“Özür beyân ederek Allah Elçisinin yanına geldim.
“Resûlullahın katında özür daima kabule şayandır.
“Merhamet ve teenni ile muâmele et bana!
“İçinde bir çok nasihat ve hükümler bulunan Kur’an hediyesini sana ihsan eden
Allah, hidâyetini arttırsın!
“Rakiplerimin dedikodusuyla beni muâheze etme!
“Hakkımda bir çok dedikodular yapılmışsa da, ben pek o kadar suçlu değilimdir.
“Ben şimdi öyle bir makamda bulunuyorum ki, burada gördüğüm ve işittiğim şeyleri
bir fil görüp işitseydi, muhakkak titrerdi.
“Burada, beni ancak Allah’ın izniyle Peygamberin affına nâil olmak kurtarabilir.
“Ben, Yüce Peygambere karşı hiçbir itirazda bulunmadan sağ elimi, onun adâletli
eline uzatıyorum.
“Şimdi, söz onun sözüdür!
“Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek
için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlarından bir kılıçtır…”1
Ka’b, Resûl-i Ekrem ve Müslümanların kahramanlık ve yiğitliklerinden bahsederek
kasidesine devam ediyordu.
Kaside içinde bir beyt var ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ondan son derece memnun
olmuştu. O “Tâc Beyit” şuydu:
“Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek
için Allah’ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlardan bir kılıçtır.”
Bu beyti duyan Hz. Resûlullah, o anda üzerinde bulunan mübarek bürdesini
[hırkasını] çıkarıp bu büyük şâire hediye ederek memnuniyeti yanında tebrik ve
takdirlerini de izhar etti.
Bundan sonra “Banet Süâdü” adlı kaside “Kaside-i Bürde” olarak anılmaya
başlandı.
Ka’b bin Züheyr, Hz. Resûlullahın bu hediyesi ile her zaman, her yerde iftihâr
ederdi. Ömrünün sonuna kadar onu yanında muhafaza etti.
Bir seferinde Hz. Muâviye, on bin dirhem vererek onu almak istemişti.
Ka’b, “Resûlullahın hırkasını giymek hususunda kimseyi nefsime tercih etmem”1
diye cevap vermişti.
Fakat Hz. Muaviye, Ka’b’ın vefâtından sonra bu arzusuna nâil oldu. Mirasçılarına
yirmi bin dirhem göndererek, Hz. Resûlullahın bu mübarek Hırka-i Saadetlerini
kendilerinden aldı.2
Daha sonra bu mübârek hırka Emevilerden Abbasilere, onlardan da Yavuz Sultan
Selim eliyle Osmanlılara geçti.3
Bugün, Hz. Resûlullahın bu mübarek hırkası “Mukaddes Emânetler” arasında Topkapı
Sarayının “Hırka-i Saadet” dairesinde muhafaza altında bulunmaktadır.4
“Hırka-i Saadet; 1,24 metre boyunda geniş kollu olup siyah yünlü kumaştan
yapılmıştır.
“İçi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır.
“Önünde, sağ tarafında 0,23 x 0,30 ebâdında bir parçası noksandır. Sağ kolunda
da eksiklik vardır. Yer yer haraptır.
“Hırka-i Saadet, müteaddit bohçalara sarılmış olduğu halde (0,57 x 0,45 x 0,21)
ebâdında üstten açılır çifte kapaklı altın bir çekmece içindedir.1 Bunun
üzerinde, Sultan Aziz tarafından yaptırıldığı ve şefaat talebini havi uzunca bir
kitabe de bulunmaktadır.
“Bu çekmece ayrıca bohçalar içinde olarak büyük bir altın sandukaya konulur. Bu
da Sultan Aziz tarafından yaptırılmış olup üzerinde ‘Lâ ilâhe illallah. Ve mâ
erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemin. Lâ ilâhe illallah
el-Melikü’l-Hakkü’l-Mübîn-Muhammedün Resûlullah Sadıku’l-Va’di’l-Emîn’
yazılıdır.
“Dört ayaklı kâidesi de altın kaplamalıdır.”2
Topkapı Sarayı Müzesi sabık müdürü Tahsin Öz, daha sonra kitabında şu satırlara
yer verir:
“Saltanat devrinde, hükümdar, Ramazan’ın on beşinci günü, Topkapı Sarayına
gelir. Hırka-i Saadet, merasim-i mahsusa ile açılır ve başucunda bizzat hükümdar
bulunduğu halde devlet ricali ve saray memurları tarafından ziyaret olunur ve
destimaller hediye olunurdu. Bilâhare saray kadınları da ziyâret ederlerdi.
“Hırka-i Saadetin başmuhafızı hükümdar olup, onun gaybubetinde bu vazife Tülbent
Ağasına âittir. Hırka-i Saadet hademe teşkilâtı, Topkapı Sarayı müze haline
intikal edinceye kadar (3 Nisan 1924) aynı gelenek ile devam etmiştir.”3
* * *
Hicretin Sekizinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri
Uyeyne bin Hısn’ın Müslüman olması
Uyeyne bin Hısn, Gatafanların reisi idi. İslâm nûrunun gün geçtikçe etrafa
parlak bir surette yayılması onu da düşündürüyordu. Bir gün hatırı sayılır
birinden şunları dinlemişti:
“Ey Uyeyne! Sen bu dar görüşlülükten hâlâ vazgeçmeyecek misin? Muhammed,
memleketler fethedip duruyor, sen ise hâlà başka şeylerle meşgulsün.
“Benî Nadirlerin, Hendek günü Benî Kurayzaların, ondan önce de Benî
Kaynukaların, nihâyet Hayberlilerin işlerini sen de gördün. Halbuki, bunların
hepsi de, Hicaz Yahudilerinin ileri gelenleri ve kuvvetlileri idiler.”
Uyeyne adamı tasdik etti:
“Evet! Bütün bunlar, aynen oldu.”
Nihayet, Hicretin sekizinci senesinde, Mekke’nin fethinden az önce Medine’ye
gelerek Müslüman oldu.1
Benî Süleymlerin Müslüman olması
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’yi fethe gittiği zaman sıradaydı. Kudeyd
mevkiinde Süleymoğullarından 900-1000 kadar kişi gelip Peygamber Efendimizle
buluştular ve orada Müslüman oldular. Mekke’nin fethinde, Huneyn ve Tâif
savaşlarında İslâm ordusunda bulundular.2
İlk kısas hükmü
Tâif Seferi esnasında idi. Peygamber Efendimize Benî Leyslerden bir adam
getirildi. Bu adam, Huzeyllerden birini haksız yere öldürmüştü.
İki taraf Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzurunda iddialarını sıralayıp
savunmalarını yaptılar.
Sonunda Peygamber Efendimiz (a.s.m.), öldürülen adama karşılık, katilin de
öldürülmesine hüküm verdi. Hüküm infaz edildi.
Bu, İslâmda kısas ile neticelenen ilk kan dâvâsı idi.1

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|