
Efendimiz S.A.V'in [
Mekke ] Hayat'ı

Peygamber Efendimizin
Dünyaya Gelişi ve Çocukluğu
Resûl-i Ekrem Efendimizin Dünyaya Teşrifleri
Yeryüzünü mânevî bir karanlık kaplamıştı.
Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden âdetâ mâteme bürünmüştü. Gözyaşı döken
gözler değil, ruh ve kalblerdi. Kalb ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem
de iştirak etmiş, sanki umumi yas ilân edilmişti.
Yeryüzü saâdetin, sevincin, huzurun kaynağı olan "Tevhid" inancından mahrumdu.
Küfür ve şirk fırtınası ruh ve kalbleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mâbud
yerine, birçok batıl ilâhlar yer almıştı. Hakiki sahibini arayan ruhların
feryadı ortalığı çınlatıyordu.
İnsanlar birbirini yiyen canavarlar misali vahşileşmiş; küfür şirk, cehâlet ve
zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zalimin zulüm kamçısı altında
mazlum inim inim inler hale gelmişti.
Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve sîmalar mahzundu. Akıl, ruh ve
kalbleri mânevî kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke,
bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına
Allah’ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi. Bütün bunlara son verecek
zâtı şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti.
İşte, o zât geliyordu. Dünyanın mânevi şeklini beraberinde getirdiği nur ile
değiştirecek eşsiz insan, Allah’ın son peygamberi geliyordu. Cin ve inse ebedî
saâdetin yolunu gösterecek Hazret-i Muhammed (a.s.m.) geliyordu.
Kâinat, hürmet ve haşyet içinde efendisini beklemekte idi. Her varlık, kendisine
mahsus diliyle, hâl ve hareketiyle bu emsâlsiz insana hoşâmedîde bulunmak üzere
sevinç içinde hazır durumda idi.
Tarih Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi; Fil Vak’asından elli veya elli beş gece
sonra. Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.
Mekke’de mütevâzî bir ev, günlerden Pazartesi... Vakit, vakitlerin sultanı,
seher vakti. Bu mütevâzî evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hâdise
vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem
dünyaya gözlerini açtı.
Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura gark
oldu. Karanlıklar anında nurla yırtılıverdi. Kâinat sevinç ve heyecan içinde
âdetâ,
"Doğdu ol saatte, ol Sultan-ı Dîn
Nûra gark oldu semâvât ü zemîn"
diye haykırdı.
Annesinin dilinden
Yeryüzünde hiçbir anneye nasip olmayan eşsiz şerefe mazhar kılınan aziz anne,
Hz. Âmine, o mes’ud ânı şöyle anlatır:
"Hamileliğimin altıncı ayında bir gece rüyâda karşıma bir zât çıkıp dedi ki: ‘Yâ
Âmine! Bil ki, sen âlemlerin hayrına hamilesin. Doğurunca ismini Muhammed koy ve
halini hiç kimseye açma!’
"Derken doğum zamanı gelmişti. Kayınbabam Abdülmuttalib Kâbe’yi tavafa gitmişti.
Evdeydim. Birden kulağıma müthiş bir ses geldi. Korkudan eriyecek gibi oldum.
Bir de ne göreyim? Bir beyaz kuş peydahlanıp yanıma geldi ve kanadıyla arkamı
sıvadı. O andan itibaren bende korku, kaygı adına hiçbir şey kalmadı.
"Yanıma bir göz attım. Bana bir ak kâse içinde şerbet sunuyorlar. Kâseyi dikip
içer içmez, beni bir nur [denizi] sardı.
"Ve Muhammed dünyaya geldi..."
Aziz anne doğum sonrasını ise şöyle anlatır:
"Gördüm ki, doğuda bir bayrak, batıda bir bayrak ve Kâbe’nin üstünde bir bayrak.
Doğum tamamlanmıştı. Yavruya baktım. Secdede, parmağını da göğe kaldırmış. Hemen
bir ak bulut inip yavruyu kundakladı ve kapladı. Bir ses işittim: ‘Doğuları ve
batıları dolaştırın, deryaları gezdirin, tâ ki mahlûklar Muhammed’i ismiyle,
sıfatıyla, sûretiyle tanısınlar.’
"Biraz sonra bulut gözden kaybolup gitti."1
Aynı gece Hz. Âmine bir nur görmüş ve bu nurun aydınlığında Şam’ın saray ve
köşklerini seyretmiştir.2
Şifâ ve Fâtıma Hûtun’un müşâhedeleri
Kâinatın Efendisi dünyaya teşrif buyurdukları sırada, aziz annesinin yanında
Abdurrahman bin Avf’ın annesi Şifâ Hâtun ile Osman bin Ebu’l-Âs’ın annesi Fâtıma
Hâtun da vardı.
Ebelik vazifesinde bulunan Şifâ Hâtun o andaki müşâhedesini şöyle anlatır:
"Allah’ın Resûlü doğdukları zaman ben oradaydım. Hemen yetiştim. Kulağıma bir
ses geldi: ‘Allah’ın rahmeti Onun üzerine olsun.’ Maşrık ile mağrib arası nurla
doldu. Hattâ Rûm diyarının bazı saraylarını gördüm. Sonra Allah Resûlünü
kucağıma alıp emzirmeye başladım. Üzerime öyle bir hâl geldi ki, vücudum
titremeye başladı ve gözlerim karardı. Yavrucağı gözden kaybettim. Bir ses,
‘Nereye gitti?’ diye sordu. "Doğuya götürdüler’ diye cevap verildi.
"Bu sözler hiç zihnimden çıkmadı: O zamana kadar ki, Allah Resûlü
peygamberliğini ilân eder etmez hemen koştum ve ilk Müslümanlarla beraber îmân
dâiresine girdim."3
Fâtıma Hâtun ise, hâtırasında o mes’ud gecede doğuma sahne olan evin nurla
dolduğunu ve gökteki yıldızların âdetâ üzerlerine salkım salkım dökülecekmiş
gibi sarktıklarını anlatmıştır.1
Peygamber Efendimizin bir başka hususiyeti, dünyaya sünnetli ve göbeği kesilmiş
olarak gelmiş olmasıydı.2 Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam kalbinin
hizasında Nebîlik mührü "Hâtem-i Nübüvvet" bulunuyordu. Üzerleri tüylü, kabarık,
kırmızımtırak inci gibi benlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiş ve keklik
yumurtası büyüklüğündeydi. Bu mühür, Resûl-i Ekrem Efendimizin beklenen son
peygamber olduğunun bir alâmeti idi.
Ashabdan Sâib bin Yezid, Resûl-i Ekrem Efendimizin "Nübüvvet Mührü" ile ilgili
olarak şöyle der:
"Çocukluğumda, teyzem beni Nebiyy-i Ekremin (a.s.m.) yanına götürüp, ‘Yâ
Resûlallah, şu yeğenimin ayağında ıztırabı var’ dedi.
"Resûlullah eliyle başımı sığayıp, bana bereket duâ etti. Sonra abdest aldı.
Abdest suyundan içtim. Sonra arkasında durdum ve iki omuzu arasında çadırın koca
düğmeleri [yahut keklik yumurtası] gibi olan Hatem-i Nübüvveti gördüm."3
Hazret-i Ali de (r.a.) Resûl-i Ekremi tarif ve tavsif ederken, "İki küreği arası
enli, kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğu kürekleri arasındaki
Peygamberlik Hâteminden belliydi" der.
Abdülmuttalib’e verilen müjde
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz dünyaya geldiği sırada dedesi Abdülmuttalib,
Kâbe civarında Kureyş’in ileri gelenlerinden birkaçı ile oturmuş sohbet
ediyordu. Kendisine haber verildi. Son derece sevinen Abdülmuttalib, bir anda
kendisini nurtopu torununun yanında buldu. Kucakladı, öptü, kokladı... Sonra da
oğlu Ebu Tâlib’e teslim ederek, "Bu çocuk sana emanetimdir. Bu oğlumun şânı,
şerefi yüce olacaktır" diye konuştu.
Abdülmuttalib, bu mes’ud hâdisenin hatırı için Kâinatın Efendisinin doğumunun
yedinci günü develer, davarlar kestirerek Mekke halkına üç öğün ziyafet çekti.
Ayrıca şehrin her mahallesinde develer kurban ederek insan ve hayvanların
istifâdesine bıraktı.
Nur çocuğa isim verildi: Muhammed (a.s.m.)
Umumi ziyafetten sonra nurtopu Efendimize ne ad koyduğunu dedesinden sordular.
Şu cevabı verdi:
"Muhammed."
"Neden atalarından birinin ismini takmadın da bu ismi verdin?" dediler. Cevabı
şu oldu:
"Allah’ın ve insanların onu övmelerini istediğim için."
Gerçekten, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Allah’ın, insanların ve meleklerin
senâsına eşsiz bir surette mazhar olmuş dünya üzerinde tek şahsiyettir. Çünkü, o
bu övgüye, bu alâka ve sevgiye ve bu hürmete lâyıktı. Bu medhi, bu muhabbeti
eşsiz îmânı, ihlâs ve samimiyeti ve en güzel, en üstün ahlâkıyla hak etmişti.
Bunun içindir ki, onun medih makamına erişecek hiçbir fânî olmamış ve olamaz.
* * *
Efendimizin Dünyayı Teşrifleri Sırasında Meydana Gelen
Harika Hâdiseler
Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz.
Muhammed’in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir. Çünkü, hilkat ağacının
çekirdeği odur. Kàdir-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat
da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da
açılmayacaktı. "Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa,
Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o
âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem
semeresi [meyvesi] olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur
onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."1
İşte, "Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım" kudsî
hadisi, bu sırra işaret etmektedir.
Ayrıca, Efendimizin risâleti diğer peygamberler gibi hususî değil, umumi ve
cihânşümûldür. Buna binâen elbette dünyaya teşrifleri esnasında birtakım hârikâ
hâdiseler vücuda gelecekti. Ve bu hâdiseler akıl ve basîret sahiplerini
düşünceye sevkedecekti.
Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri esnasında belli başlı şu hârikâ
hâdiseler meydana geldi:
a) Teşrif ettikleri gece bir yıldız doğdu.
Yahudîler arasında birçok âlim vardı. Bunlar, kitaplarında Allah Resûlünün
geleceğini görüp, öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada da usta
sayılırlardı. Efendimizin doğumu gecesinde bir yıldız parlamış ve Yahudî âlimler
bu yıldızdan Ahirzaman Peygamberinin dünyaya teşrif ettiklerini anlamışlardı.
Resûl-i Zîşanın meşhur şâiri Hassan bin Sâbit (r.a.) bu hususu şöyle
anlatmıştır:
"Ben sekiz yaşlarında var yoktum. Biliyorum, bir sabah vakti, Yahudînin biri
‘Hey Yahudîler!’ diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudîler, ‘Ne var, ne
yırtınıyorsun?’ diyerek adamın başına üşüştüler. Yahudî şöyle haykırıyordu:
"‘Haberiniz olsun, Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu. Ahmed bu gece dünyaya
geldi.’"1
İbni Sa’d’ın naklettiği konu ile ilgili bir rivâyette ise şöyle denilmektedir:
"Mekke’de oturan bir Yahudî vardı. Allah Resûlünün doğdukları gecenin sabahı
Kureyşlilerin karşısına çıktı ve sordu:
"‘Bu gece kabilenizden bir oğlan çocuk doğdu mu?’
"Kureyşliler, ‘Bilmiyoruz’ cevabını verince, adam sözlerine devam etti:
"‘Varın, gidin, soruşturun, arayın; bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu.
Sırtında alâmeti var.’
"Kureyşliler varıp soruşturdular ve gelip Yahudîye haber verdiler: ‘Bu gece
Abdullah’ın bir oğlu dünyaya geldi, sırtında bir nişan var.’
"Yahudî gidip peygamberlik alâmetini gördü. Ve aklını kaybetmişçesine şöyle
haykırdı:
"‘Peygamberlik artık İsrâiloğullarından gitti. Kureyşlilere öyle bir devlet
gelecek ki, haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır.’"2
Demek gökkubbe pırıl pırıl yıldız kandilleriyle Resûl-i Kibriya Efendimizin
gelişini alkışlıyordu.
b) Medâyin’deki Kisrâ Sarayından on dört burç çatırdayarak yıkıldı.
Kâinatın Efendisinin doğduğu geceydi… Saatler, doğum anlarını gösteriyordu.
Derin bir uykuya dalan Medâyin şehri korkunç bir çatırdı ve gürültü sesiyle
uyandı. Hükümdarla birlikte halk da heyecan içinde yataklarından fırladı.
Manzara korkunçtu ve telaş verici idi. Hükümdar Sarayının o sapa sağlam
burçlarından on dördü çatırdayarak yıkılıvermişti.
Geceyi korkular içinde geçiren Kisrâ sabaha çıkar çıkmaz memleketinin dinî
reislerini derhal bir toplantıya çağırdı. Toplantıda, cereyan eden hâdisenin
neyin nesi olduğunu görüşeceklerdi.
Kisrâ tacını giymiş tahtına oturmuştu. Henüz müzakereye başlamamışlardı ki,
doludizgin yaklaşan bir atlı, elinde bir mektup getirdi. Mektupta, İstahrabat’ta
binlerce seneden beri ışıl ışıl yanan ateşlerinin söndüğü haber veriliyordu.
Bu haber, Kisrâ’nın korku ve heyecanını daha da arttırdı. Bu sırada toplantıda
bulunan İran başkadısı Mûbezan söz alarak gördüğü bir rüyâyı anlattı:
"Gördüm ki yüzlerce kükremiş deve, önlerine şaha kalkmış Arap atları olduğu
halde Dicle suyunu geçti ve İran topraklarına yayıldılar."
Kisrâ, doğru sözlü, bilgili ve adaletli Mûbezan’ın bu rüyâsını da mânâlı buldu.
Sinirleri fazlasıyla gerilmişti. Bu muammayı çözmek istiyordu. Bilgisine ve
irfânına güvendiği Mûbezan’a sordu:
"Peki, bu neye işâret olabilir?"
Başkadının cevabı kısa ve öz oldu: "Araplar tarafından çok önemli birşeyler
olacağına işâret olabilir."
Kisrâ, bunun üzerine derhal Hîre Valisi Numan bin Münzir’e bir mektup yazdı.
Mektupta, "Bana orada bulunan âlimlerden, suallerime cevap verebilecek kudrette
biri varsa gönder!" diyordu.
Mektubu alan Numan, işin ciddiyetini anladı ve derhal Abdü’l-Mesîh bin Amr
adında bir bilgini Medayin’e gönderdi.
Gelen âlimi hükümdar derhal huzura kabul etti. Cereyan eden hâdiseleri
anlattıktan sonra, kendisinden bu hususta bilgi istedi. Abdü’l-Mesih, Kisrâ’ya
hâdiseler hakkında bir bilgi veremeyeceğini söyledi ve ilâve etti:
"Şam yakınında Câbiye’de oturan dayım Satîh’de bunlara cevap verecek bilgi
vardır."
Bunun üzerine Kisrâ, Abdü’l-Mesîh’i gidip Satîh’ten hâdiseler hakkında bilgi
almak üzere vazifelendirdi. Meşhur Şam kâhini Satîh kemiksiz, âdetâ âzâsız bir
vücud, yüzü göğsü içinde bir acûbe-i hilkat ve çok yaşlı bir kâhindi. Dâimâ sırt
üstü yatardı. Bir yere götürülmek istendiği zaman bohça gibi katlanırdı. Gaipten
verdiği doğru haberler, o zamanın insanları arasında meşhurdu.
Abdü’l-Mesîh, dağ taş demeden yol alarak dayısı Satîh’in yanına vardı. O sırada
Satîh, hayatının son anlarını yaşıyordu. Şiddetli hastalık içinde kıvranıyordu.
Hastalığın şiddeti dudaklarından konuşma kudretini de alıp götürmüştü ki, gelen
adamın ne selâmını alabildi ve ne de konuşabildi. Fakat, Abdü’l-Mesîh olup
bitenleri anlatınca iş birden değişiverdi. Ölüm döşeğinde ecelle pençeleşen
Satîh gözlerini birden açtı ve sanki kabir kapısına değil, dünya evinin kapısına
yeni ayak basacakmış gibi canlanarak heyecan içinde haykırdı:
"Ey Abdü’l-Mesîh! İlâhi vahyin okunması çoğalacak. Asâ’nın sahibi peygamber
olarak gönderildi. Semâve Vadisini su bastı, Farsların ateşi söndü. Artık Şam da
Şam değil, Satîh için.
"Şunu iyi bil ki, zaman üzerinde hükmü geçerli olan mutlak Hâkim, böyle istedi
ve gelen peygamberle nebîlik ipinin iki ucunu düğümledi."
Derin bir nefes çektikten sonra da ilâve etti:
"Sasanîlerden, yıkılan burç sayısınca hükümdar gelecek ve sonra hüküm yerini
bulacaktır."1
Bu cümleler, Satîh’in dudaklarından dökülen son sözler oldu. Sanki bu gerçeği
dile getirmek için bekleyip durmuştu. Sözlerini bitirir bitirmez gözlerini
kapadı ve ruhunu Yüce Allah’a teslim etti.
Meşhur kâhin Satîh, bu sözleriyle açıkça Âhirzaman Peygamberinin dünyaya gelmiş
olduğunu haber veriyordu. O âna kadar bir benzeri görülmemiş bu hâdise, dünyaya
o gece şeref veren zâtın beraberinde getirdiği sönmez nûr ile Mazdeizmin2
karanlık inancı içinde kıvranan İran saltanatını ortadan kaldıracağına işaretti.
Nitekim, tarih buna şahid oldu ve hâdiseler Satîh’in haber verdiği gibi cereyan
etti: İran Devleti, 67 yıl süren on dört hükümdarın idaresinden sonra,
Kadisiyye’de Hâtemü’l-Enbiyânın ordusu tarafından İslâm topraklarına katıldı.
c) Kâbe’nin içini karanlık ve kirlere boğan putların pekçoğu başaşağı yıkıldı:
Kureyş müşrikleri, yeryüzünde Allah’ın tek ma’bud oluşunun içinde ve üstünde ilk
olarak abideleştiği Kâbe’yi putlarla karanlıklara boğmuşlardı. Ne var ki, henüz
Tevhid temsilcisi Resûl-i Kibriyânın dünyaya gözlerini açması karşısında bile,
çoğu yerlerine kurşun ile perçinlenmiş bu putlar, hâdisenin azametine
dayanamayarak yerlere yıkılıverdiler.
Bu hâdisenin ifâde ettiği mânâ büyüktü: Dünyaya teşrif eden bu Zât, kendisine
verilecek vazife gereği kapkaranlık şirk inancını ortadan kaldıracaktır.
Gönüllerde pâk, nezih ve saâdet dolu Tevhid inancını bayraklaştıracaktır.
Dünya buna şâhid oldu. O Resûl-i Zîşan, kısa zamanda Kâbe’yi cansız putlardan
temizlediği gibi, gönüllerdeki putları da İslâm îmânı ile yok ediverdi.
d) İstahrabat’ta bin seneden beri yanmakta olan Mecûsîlerin kocaman ateş
yığınları bir anda sönüverdi.
Mecûsiler bu ateş yığınını kendilerine ilâh kabul etmişlerdi. Efendimizin
dünyaya teşrifleri ile birlikte bu kocaman ateş, sanki okyanusların istilâsına
uğramış basit bir ateşmiş gibi sönüverdi.
Demek ki, gelen zât, putperestlik gibi, ateşperestliği de bir çırpıda ortadan
kaldıracak ve yeryüzünü Tevhid meş’alesiyle aydınlatacaktı.
e) Takdis edilen meşhur Sâve (Taberiyye) Gölü bir anda kuruyuverdi.
Bu da, gelen zâtın, Allah’ın izni ile olmayan şeylerin takdis edilmesini
yasaklayacağının ifâdesi idi.
f) Dünyaya teşrifleri ânında, şark ve garbı küçük bir oda gibi aydınlatan bir
nur görüldü.
Demek ki, dünyaya gelen zâtın tebliğ edeceği din, şark ve garbı bütün
ihtişamıyla kucaklayacak, insanlığın beşte birini şefkatli sînesinde terbiye
edip okşayacaktı.
g) Semâve Vadisi taşan seller altında kalıp, suya gark oldu.
Resûl-i Kibriya Efendimizin dünyaya gözlerini açtıkları geceydi. Taşan seller
Semâve Vadisi ve Semâve şehrini sular altında bıraktı. Şehir halkı, dehşet
içinde kalarak, çareyi dağlara ve tepelere sığınmakta buldu. Sonra da bir mektup
yazarak durumu Kisrâ’ya bildirdiler ve kendisinden yiyecek ve içecek yardımı
istediler.
h) Gök kubbeden salkım salkım yıldızlar döküldü:
Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşrifleri gecesinde hazan yaprağı gibi gök
kubbeden yıldızlar döküldü.1 Bu hâdise de şuna işâret ediyordu: Bundan böyle
şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur. "Madem Resûl-i Ekrem
Aleyhisselâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı, elbette yarım yamalak ve
yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gâipten haber verenlerin ve cinlerin
ihbarâtına (haberlerine) set çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe irâs etmesinler
ve vahye benzemesin. Evet, bi’setten evvel kâhinlik çoktu. Kur’ân, nazil
olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmâna geldiler. Çünkü,
daha cinler tâifesinden olan muhbirlerini bulamadılar."2
O âna kadar görülmemiş bu hâdiselerin Resûl-i Ekremin doğumu sırasında meydana
gelmeleri elbette tesadüfî değildi. Ezelî kudretin kader kaleminin tayin ve
tesbitiyle vücuda geliyorlardı. Ve dünyaya Âhirzaman Peygamberi Hazret-i
Muhammed’in (a.s.m.) zuhurunu haber veriyorlardı.
* * *
Peygamberimizin Sütanneye Verilmesi
Efendisine kavuşan kâinat artık şendi. Beşeriyetin kalbine nur ve huzur sunacak
zâtı sinesinde barındıran Arabistan’ın kalbi sevincinden âdetâ duracak gibiydi.
Kâinatın eşsiz hâdisesine sahne olan Mekke, âdetâ ulvi âlemlere uçmak
istiyormuşçasına heyecanlı ve mesrûrdu.
Hazret-i Âmine huzurlu ve sürurlu idi. Nurtopu yavrusu tatlı tebessümleriyle,
kocasının vefât acısını bir nebze unutturduğu gibi, istikbale ümit ile bakmasını
da sağlayan tek tesellî idi. Bahtiyar Âmine, şerefli yavrusunu ancak bir hafta
kadar emzirebildi. Bundan sonra Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe Hâtun Kâinatın
Efendisine sütanne oldu ve onu günlerce emzirdi.1
Süveybe Hâtun daha önce de Hazret-i Hamza’yı emzirmişti. Böylece Resûl-i Kibriya
Efendimizle muhterem amcası arasında bir de süt kardeşliği bağının kurulmasına
vasıta olmak gibi bir bahtiyarlık ve şerefe erişmiş oluyordu.
Kendisine yapılan iyiliklerin en küçüğünü dahi unutmayacak ve onu karşılıksız
bırakmayacak kadar büyük bir fazilet ve yüksek bir vefa duygusunun sahibi olan
Fahr-i Âlem Efendimiz, zâtına bir müddet süt annelik yaptığı için Süveybe Hâtunu
hayatı boyunca unutmadı. Onu sık sık ziyaret eder, her gördüğünde kendisine bol
ihsan, iltifat ve ikramda bulunurdu.
Evet, vefâ, Fahr-i Âlem Efendimizin dünya yüzüne getirdiği güzel ahlâkın temeli
idi. Onun ter temiz, nezih hayatında vefâsızlığı ihsas eden en ufak bir
davranışa rastlanamaz. Onun fazilet ve vefa duygusundan ders alan muhterem
zevceleri Hatice-i Kübrâ da evine sık sık gelip giden Süveybe Hâtunu hürriyetine
kavuşturmak için bir ara satın almak istediyse de, Ebû Leheb buna yanaşmadı.
Ancak, Resûl-i Kibriya Efendimiz Medine’ye hicretinden sonra, Ebû Leheb,
Süveybe’yi kendiliğinden azad etti.1
Ebû Leheb Peygamberimizin öz amcası idi. Sonraları Resûl-i Ekrem’in risâletini
tasdik ve ikrar etmediği gibi, hayatı boyunca da putperestlikten vazgeçemeyerek
karşısına en büyük bir düşman olarak dikilmekten geri durmadı. Bu sebeple
Allah’ın lânetine mâruz kaldı ve cariyesi Süveybe Hâtunun bir tırnağı kadar
değer kazanamadı. Hattâ, Süveybe Hâtun sebebiyle âhirette bir nebze lûtfa mazhar
olduğu anlatılmıştır. Onu ölümünden sonra rüyâda görmüşlerdi. Cehennemin
şiddetli azabı içinde feryad edip duruyordu. Kendisine sordular:
"Neden feryad ediyorsun? Neyin var?"
Ebû Leheb, "Neyim olacak; susuzluk beni ateşten kavuruyor! Hayatımda hiçbir
hayır görmedim. Sadece bir tek hayır buldum: Muhammed’i emziren Süveybe’yi âzâd
ettiğim için bana da şuradan emip sulanmak imkânı bağışlandı" diyerek şehâdet
parmağını gösterdi.2
Hâdise gerçekten ibret vericidir. Kâinatın Efendisine hayatı boyunca kötülük,
eziyet ve hakaret etmekten geri durmayan Ebû Leheb gibi azılı bir İslâm düşmanı,
sadece onu emziren Süveybe Hâtunu âzâd ettiği için böylesine İlâhî bir kerem ve
lütfa mazhar oluyor ve Cehennemde azabı bir nebze hafifliyordu. Demek ki, sadece
sevgili Peygamberinin zâtına değil, zâtına hizmet etmiş olanlara yapılan
iyilikleri de Cenâb-ı Hak lütuf ve keremiyle karşılıksız bırakmıyordu. Bunun
yanında, dünyada Kâinatın Efendisini kendilerine her hususta mutlak imam ve
rehber kabul edip, sünnet-i seniyyesine ittiba’ etmekten şeref duyan gerçek
mü’minlere ebedî âlemde ne büyük ikram ve İlâhî ihsanların hazırlanmış olduğu
düşünülsün.
Çocukları sütanneye verme âdeti
Mekke’nin havası sıcak ve sıkıntılı idi. Çocukların körpe vücudlarına yaramazdı
ve onların sıhhatli büyümelerine ve gürbüz yetişmelerine elverişli değildi.
Çölde ise hava güzel, su tatlı ve temiz, hayat serbest, iklim ise mutedildi.
Ayrıca çölde yaşayan bazı kabilelerin dilleri de çok daha düzgün ve pürüzsüzdü.
Asliyet ve tazeliğini koruyordu. Ahlâkları da temizdi.
İşte buna binâen, o sırada Kureyş eşrafı ve ileri gelenleri daha sıhhatli ve
gürbüz yetişmeleri ve ayrıca düzgün, aslına uygun Arapça öğrenip konuşabilmeleri
için Mekke’nin dışında çölde yaşayan kabile kadınlarına ücretle emzirmek üzere
çocuklarını teslim etmeyi bir âdet haline getirmişlerdi. Çocuk 2-3 sene, bazen
daha fazla sütannenin yanında kalırdı. Bu sebeple de yaylalarda yaşayan birçok
kabile, bilhassa Sa’d bin Bekr kabilesi kadınları senede birkaç sefer kafile
halinde Mekke’ye inerler ve yeni doğan çocukları emzirmek üzere yanlarına alıp
tekrar yurtlarına dönerlerdi.
Mekke civarındaki kabileler arasında Sa’d bin Bekr kabilesi, bilhassa şerefte,
çömertlikte, mertlik ve tevazuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta temâyüz etmiş ve
ün kazanmış bir kabileydi. Bu yüzden, Kureyş ileri gelenleri daha çok bu kabile
kadınlarına çocuklarını teslim etmek isterlerdi.
Benî Bekr kabilesi kadınlarının Mekke’ye gelişi
Resûl-i Ekrem Efendimiz Süveybe Hâtun tarafından emziriliyordu. O sırada
Sa’doğulları yurdunda o âna kadar pek az görülmüş şiddetli bir kuraklık hüküm
sürüyordu. Kuraklığın netice verdiği kıtlık, kabile halkını yoksul ve perişan
bırakmıştı. Öyle ki, yiyecek birşeyler bulmada bile zorluk çekiyorlardı.
Develeri, koyunları zayıflamış ve sütleri kesilmişti. Bu şiddetli kıtlık ve
kuraklık yılında da Benî Bekr kadınları, emzirecek çocuk bulmak ve bu suretle
bir nebze geçimlerini temin etmek maksadıyla Mekke’ye oldukça kalabalık bir
kafile halinde geldiler.
Gelen kadınların biri müstesnâ hepsi kendilerine münasib birer çocuk buldular.
Gariptir ki, hiçbiri yetim oluşundan dolayı Sevgili Peygamberimizi almaya
yanaşmadı. Çünkü, pek fazla bir ücret ve yardıma kavuşmayacaklarını
düşünüyorlardı.
Mekke’ye geç giren sadece bir kadın vardı: iffeti, temizliği, hilim ve hayâsı,
yüksek ahlâk ve fazileti ile kabilesi arasında tanınmış bir kadın. Kocasıyla
nöbetleşe yaşlı ve zaif merkeplerine bindiklerinden kafileden geride kalmıştı.
Mekke’ye girdiğinde, yeni doğmuş Kureyş çocukları, biri müstesnâ, diğerleri önde
giden Bekroğulları kadınları tarafından kapışılmıştı. Ve o, Mutlak Kudret
Sahibinin kader ve hikmetiyle, emzirmek üzere kimseyi bulamadı. Kocası Hâris de
üzgündü. Arkadaşlarının hepsi varlıklı âilelerin çocuklarını aralarında
paylaşmışlardı. Sadece işin zahirî bir sebebi olan gecikmek yüzünden eli boş
kalan bir kendisi vardı. Solgun ve üzgün bir çehre içine gömülü bu iffetli
kadın, İlâhî kaderin kendisi için çizmiş olduğu nezih programdan habersiz, Mekke
sokaklarında münasib bir çocuk bulamamanın sıkıntısı içinde çaresiz dolaşıyordu.
Bir ara görünüşü ile etrafın hürmetini celbeden mûnis sîmalı yaşlı bir zât ile
karşılaştı. Bu zât, Kâinatın Efendisinin dedesi Abdülmuttalib’di. Sanki
birbirlerinin derdine derman olmak için dolaşıp duruyormuşlar gibi bakıştılar.
Sonra da konuşmaya başladılar.
Abdülmuttalib, "Sen neredensin?" diye sordu.
Kadın, "Benî Sa’d kabilesi kadınlarından" cevabını verdi.
"Adın ne?"
"Halîme."
Abdülmuttalib, "Ne güzel, ne güzel! Sa’d ve hilm, iki haslettir ki, dünyanın
hayrı da, âhiretin izzet ve şerefi de bunlardadır" dedikten sonra derin bir iç
çekti. Arkasından da Halîme’ye, "Ey Halîme! Yanımda yetim bir çocuk var. Onu,
Sa’doğulları kadınlarına teklif ettim, kabul etmediler. Bari gel sen ona
sütanneliği yap. Belki onun yüzünden bahtiyarlığa, bolluk ve berekete erersin"
dedi.
Halîme beklenmedik bu teklif karşısında önce tereddüt geçirdi. Fakat yurduna eli
boş dönmek istemiyordu. Bunun için tereddüdünü yendi ve teklifi içinden kabul
etti. Ancak, kocasına sormadan ve ondan izin almadan cevabını izhar etmek
istemedi. Hemen kocasının yanına döndü. Olup bitenleri anlattıktan sonra,
"Emzirecek çocuk bulamadım. Arkadaşlarım arasına eli boş dönmeyi de hoş
görmüyorum. Vallahi, ben de gidip o yetimi alacağım" dedi.
Kocası Hâris, fikrine iştirak etti: "Almanda bir beis yok. Belki de Allah, onun
yüzünden bize bereket ve hayır ihsan eder."1
Bunun üzerine dönüp Abdülmuttalib’in yanına geldiler. Abdülmuttalib, Halîme’yi
alıp Sevgili Peygamberimizin nurlandırdığı Hz. Âmine’nin mütevazî evine götürdü.
Halîme, Efendimizin başucuna vardı. Nurtopu Efendimiz, yünden beyaz bir kumaşa
sarılı, yeşil iplikten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyuyordu. Etraf misk gibi
kokuyordu. Halîme, hayret içinde kaldı. Nur yüzlü Efendimize ânında içi
ısınıverdi. Öylesine ki, uyandırmaya bile gönlü razı olmadı. Artık hüzün ve
ıztırap bulutu Halîme’yi terk etmişti. Sevincinden uçacak gibiydi. Çocuk
bulamamanın sıkıntısı içinde kıvranıp dururken, birden böylesine güzel bir yavru
ile karşı karşıya gelmek, ne büyük bahtiyarlıktı.
Halîme, fazla dayanamadı. Kâinatın Efendisinin başucuna iyice yaklaştı. Yorganın
ucunu hafiften kaldırdı. Pamuktan yumuşak, kar gibi beyaz, gül gibi kokan
ellerinden, mübârak alınlarından sevgi ve bir anne şefkatiyle öptü. O anda
Peygamber Efendimiz de gözlerini açtı ve Halîme’nin bûsesine tatlı bir
tebessümle cevap verdi. Anlaşmışlardı.
Biri çocuk bulamamanın ıztırabı ile bitkin ve mahzun; diğeri, kadınlar
tarafından reddedilen Nûr Yetim. Kader ikisinin de âlemini sevinçle doldurdu.
İlk bereket
Artık Nurtopu Efendimiz, gönlünü cezbettiği Halîme’nin kucağındaydı. Fakat bu da
ne? Günlerdir zorla süt bulan göğüsler, Efendimiz emmeye başlar başlamaz derhal
sütle doldu. Sanki, herbir meme bir süt çeşmesi kesilmişti birden.
Halîme şaşırdı, kocası Hâris hayretler içinde kaldı. Sağ meme, Kâinatın
Efendisinin ağzında, sol meme artık ona sütkardeşi olan Halîme’nin oğlu
Abdullah’ın ağzında. Ve Kâinatın Efendisi bundan böyle hep sağ memeyi emecektir.
Devenin memeleri sütle doldu
Halîme, Nur Yetimi kucağından bir an bile indirmeye razı değil. Hemen
Abdülmuttalib ve Hazret-i Âmine ile vedâlaşarak Mekke’den ayrıldılar. Âmine’nin
hüznüne göz yaşları da karıştı ve âdetâ bir bulut olup Nur yavrusunun peşinden
koştu.
Gece Hâris âilesi, Mekke dışında rahat bir uyku çekti. Sabahleyin Haris develeri
sağmaya koştu. Elini attığı her meme bir süt çeşmesi oluvermişti. Hayretler
içinde Halîme’ye seslendi:
"Ey Halîme, bil ki, sen çok mübârek ve hayırlı bir çocuk aldın."
Halîme kocasını tasdik etti:
"Vallahî, ben de öyle olmasını ümit ediyorum."1
Mekke artık gerilerde kalmıştı. Halîme dişi merkebinin üstünde, kucağında ise
Kâinatın Efendisi vardı. O zaif, güçsüz ve arkadaşlarından geride kalan merkebe
de ne oluyor? Bu ne sür’at, bu ne hızlı yürüyüş? Sanki gelişinde bindikleri
merkep değildi. Kafiledeki bütün hayvanları geçip geride bırakınca, Halîme’nin
yol arkadaşları şaşırdılar ve hayretler içinde sordular:
"Ey Ebû Zueyb’in kızı! Yazıklar olsun sana. Bizi neden beklemiyorsun? Yoksa
bindiğin merkep, gelirken beraberindeki merkep değil mi?"
Merkep aynı merkepti. Bir farkla, şimdi üzerinde biri vardı: Kâinatın Efendisi.
Onu taşımanın şerefi, o zaif, nahif hayvanı da coşturmuştu.
Halîme arkadaşlarına cevap verdi:
"Hayır, vallahi, merkep aynı merkep; hattâ ben onu sürmüyorum bile. Kendi
kendine böyle sür’atli gidiyor. Bunda bir gariplik var."1
Ne yazık ki, henüz kafiledekilerin hiçbiri bu farklılığın nereden ve niçin
geldiğini bulabilme basiretine sahip değildi.
Evet, bütün bu olup bitenler, nur yüzlü yavrunun, istikbali bütün haşmetiyle
kucaklayacağına açık işaretlerdi.
Peygamber Efendimiz Sa’doğulları yurdunda
Bütün bu garipliklerden sonra Halîme ve kocası yurtlarına vardılar. Artık, nur
yüzlü Kâinatın Efendisi Sa’doğulları yurdundaydı. O sırada Sa’doğulları
beldesinde müthiş bir kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Bereketi kesilmiş topraklar,
susuz kuyu ve çeşmeler, solgun yüzler ve zâiflikten ayakta duracak mecâli
kalmamış hayvanlar…
Fakat, Peygamber Efendimizin ayak bastığı hânenin manzarası birden değişiverdi.
Daha önce yiyecek ot bulamayan hayvanları, şimdi tıka basa doyuveriyorlardı.
Memeleri dolup taşıyor, bir Rahmet çeşmesi gibi devamlı süt akıtıyordu. Solgun
yüzler yoktu artık Halîme’nin evinde.
Beldenin sâir sakinleri yine kıtlık içinde, yine sıkıntı çemberinde
kıvranıyorlardı. Hayvanları hâlâ zâif, nâhif ve istenilen sütü veremiyordu.
Sanki Peygamberimizi "yetim" diyerek almayanlar, maruz kaldıkları mahrumiyet
içinde bırakılmakla cezalandırılıyorlardı. Yayla halkı, gözleriyle gördükleri bu
durum karşısında meraklarından çatlayacak hâle gelmişlerdi. Olup bitenlere bir
mânâ veremiyorlardı. Kabahatı çobanlarında buluyorlar ve onlara çıkışıyorlardı:
"Gidin, görün bakalım. Halîme’nin çobanı koyunlarını nasıl doyurmuş? Yürürken
memelerinden şıpır şıpır süt damlıyor. Kimbilir koyunlarını nerede otlatıyor?
Siz de onun gittiği yere gidip koyunları orada otlatsanız ya!"
Çobanlar, efendilerinin bu çıkışlarında haksız olduklarını adları gibi
biliyorlardı. Halîme’nin çobanının koyunlarını otlattığı yerin, kendilerinin
otlattığı yerden hiçbir farkı yoktu. Bunun için de itiraz ediyorlardı. Ama,
itirazları hiçbir fayda vermiyordu. Efendilerinin bu sefer şu sözlerine muhatap
oluyorlardı:
"Peki, öyleyse sizin sürülerin koyunları açlıktan kendilerini zar zor taşıyorlar
da, onunkiler neden tıka basa tok, hem de memeleri sütle dolu olarak dönüyor?"
Ne çobanlar, ne de efendileri bu soruya cevap bulamıyorlardı. Sadece
birbirlerine hayret ve şaşkınlık dolu bakışlarla bakıp kalıyorlardı. Elbette
bunun bir sebebi vardı. Ve bu sebebi henüz o zaman Hz. Halîme ile kocasından
başkası bilmiyordu. Çobanların gelip sebebini sormaları üzerine Halîme onlara şu
cevabı verdi:
"Vallahi, bu iş ne ot, ne de otlak işidir. Bu iş, Rabbimin sırlarından bir
sırdır. Herşey Mekke’den dönüşümüzle birlikte başladı."
Tabiî ki, çobanlar bu sözlerden pek birşey anlamıyorlardı ve meraklarından da
kurtulamıyorlardı.
Yayla halkının akıl erdiremediği sır şuydu:
Kâinatın yegâne sahibi olan Allah, en sevdiği insan olan Peygamberimizi evlerine
misafir etme alicenaplığını gösterdiklerinden dolayı Halîmelerin evine Rahmet
hazinesinden bol bol ihsan ve ikramda bulunuyordu.
Halîme ve kocası bunun gayet iyi farkında idiler. Bu sebeple nur yavruya bam
başka bir gözle bakıyorlardı. Âdetâ onu uçan kuştan, doğan güneşten
koruyorlardı. Büyük bir sevgi ve dikkat ile üzerinde titriyorlardı.
Yayla kuraklıktan kurtuluyor
Sa’doğulları yaylasında aylardır hüküm süren kuraklık ve kıtlık hâlâ son bulmuş
değildi. Yayla halkı her hafta kendi inanç ve geleneklerine göre yağmur duâsına
çıkmaya devam ediyordu. Fakat, her seferinde de elleri boş ve mahzun
dönüyorlardı.
Bir Cuma günüydü. Kadınlı erkekli bütün kabile halkı, yanlarına aç develerini,
sütsüz koyunlarını alarak bir tepenin üzerine, yine yağmur duâsında bulunmak
için çıkmışlardı. Putlarına kurbanlar kestikten sonra, duâya başladılar.
Yalvarmalar, yakarmalar âlemlerin Rabbine yağmur göndermesi için yapılıyordu.
Saatlerce duâ ettikleri halde, yere bir tek yağmur damlası düşmedi.
Kalabalığın içinde Sevgili Peygamberimizin sütannesi Halîme ve kocası Hâris de
vardı. Halîme, gözlerden sakındığı Kâinatın Efendisi yavruyu kalabalığa alıp
getirmemiş, süt kardeşi Üneysi’nin yanında evde bırakmıştı.
Duânın sonuna gelinmişti. Herkes ümitsiz ve bitkindi. Artık dönmeye
hazırlanıyorlardı. Bu sırada Halîme’nin komşusu bir kadın, duâsını bitirmek
üzere olan râhibe yaklaştı ve râhip duâsını bitirince de, "Râhip efendi, biz bu
kadar duâ ettik. Fakat bir netice alamadık. İçimizde hayırlı, uğurlu biri olsa,
belki âlemlerin Rabbi duâmızı kabul ederdi" dedi.
Râhip, yaşlı kadının bu sözünden rahatsız gibi oldu ve "Biz Ona duâ ederiz, ama
Onun ne yapacağını bilmeyiz. Doğruyu ve hayırlıyı ancak O bilir" diye konuştu.
Yaşlı kadın bu sefer asıl maksadını açıkça söyledi:
"Biliyorum, dedikleriniz doğru; ama benim söylemek istediğim şey başka. Bizim
komşumuz Halîme’nin evinde, Mekkeli bir çocuk var. O, geldiği günden beri
Halîme’nin evi bereketle dolup taşıyor. Çok hayırlı, çok uğurlu bir çocuk olarak
görünüyor. Bir de, onu buraya getirsek. Belki ayağı uğurlu gelir; onun yüzü suyu
hürmetine âlemlerin Rabbi duâmızı kabul eder ve bizi yağmura kavuşturur."
Râhip önce tereddüt geçirdi. Kadın ısrar edince, Efendimizin getirilmesine razı
oldu. Yaşlı kadın Halîme’yi arayıp buldu ve râhibe yaptığı teklifi kendisine
anlattı.
Fikir, Halîme’nin de aklına yattı. Çünkü, nur yavrunun bereketli ve hayırlı bir
çocuk olduğuna en çok kendisi şahit olmuştu. Koşarak eve vardılar.
Peygamberimizi sütannesi kucakladı. Kundakladıktan sonra yakıcı güneşin
tesirinden korumak için de yüzünü bir bezle kapadılar ve dışarı çıktılar.
Güneş kızgın oklarını yeryüzüne olanca şiddetiyle saplıyordu. Yerden sanki alev
alev ateş yükseliyordu. Evden çıkıp biraz yürüdükten sonra, gözleri garip
birşeye ilişti. Bir bulut kendileriyle beraber gidiyordu. Önce mühimsemediler.
"Olabilir" diyerek yürüdüler. Fakat, bu küçük bulut kendilerini terk etmiyordu.
Âdetâ onları güneşin kavurucu sıcaklığından korumak için bir şemsiye vazifesi
görüyordu. İster istemez hayrete kapıldılar ve şaşırdılar. Bir taraftan da
sevindiler. Artık nur yavrunun yüzünü bezle örtmeye de ihtiyaç kalmamıştı. Örtü
kaldırılınca, şirin gözler sütannesine tatlı tatlı baktı. Sanki tebessümüyle, "O
bulut beni gölgeliyor" der gibiydi.
Buluttan şemsiye altında yollarına devam edip, kalabalığa karıştılar. Önce
yapılan tekliften rahatsız olan râhip, bu sefer onları güler yüzle karşıladı.
Çünkü, o da Halîme ve arkadaşının evden çıkar çıkmaz, bir bulut tarafından
gölgelendiklerini uzaktan görmüştü.
Râhip, Peygamberimizi sütannesinin kucağından aldı ve kalabalığa seslendi:
"Ey insanlar! Bu, bulunduğu eve bereket getiren Mekkeli çocuktur. Bu hayırlı
yavruya olan sevgisi ve lütfu ile yağmur vermesi için âlemlerin Rabbine hep
beraber duâ edelim."
Eller tekrar açıldı ve dudaklar yeni bir heyecanla duâya başladı. Peygamberimiz
bir nur yumağı halinde râhibin kucağında duruyordu. Râhip, bütün dikkatiyle nur
saçan gözlere bakıyor ve âdetâ hal diliyle, "Bu güzel çocuğun yüzü suyu
hürmetine bize yağmur ihsan et" diye Cenâb-ı Hakka yalvarıyordu.
Herkes Yüce Allah’a yalvarırken, Peygamberimizin nur saçan gözleri ümitle
gökyüzüne dikildi. Râhip ise, nur yavrunun iri ve bebekleri pek siyah,
güzellikte eşsiz gözlerine kendini kaptırmış ve âdetâ herşeyi birden
unutuvermişti.
Artık aylardır süren hasretli ve hüzünlü bekleyişin son anları yaklaşıyordu.
Peygamberimizin başı üzerindeki küçücük bulutun birden büyümeye ve ufuklara
doğru yayılmaya başladığı görüldü. Kısa zamanda o küçük bulut yerini, bütün
gökyüzünü kaplayan kocaman bir buluta terk etti. Duâ seslerine birden sevinç
çığlıkları karıştı. Yağmurun müjdecisi bulutlar geldiğine göre, rahmetin de
gelmesi yakındı. Az sonra sevinç çığlıkları ile ortalık çınladı: "Yağmur!..
Yağmur!.. Yağmur!.."
Evet, ikaz mahiyetindeki iki haftalık bir mahrumiyet içinde kalma,
Sa’doğullarının dikkatini çekmek için kâfi görülmüştü. Nur yavrunun yüzü suyu
hürmetine, Sa’doğulları yurduna latîf, berrak ve tatlı yağmur damlaları Cenâb-ı
Hakkın rahmet hazinesinden ahenkli ahenkli inmeye başladı. Güyâ, rahmet,
tecessüm ederek damlalar suretinde yeryüzüne akıyor, ümitsiz yüzlere ümit ve
tatlılık bahşediyordu. İnsanlar gibi kuraklıktan çatlak çatlak olan yeryüzü de
mis gibi kokusuyla sevincini izhar ediyordu.
Yağmura kavuşan halk, aylardır devam ettikleri duâlarının kabul edilmeyip, o gün
kabul edilişinin sırrını yine de bilemediler. Çünkü, o bir sırdı. Şimdilik bir
sır olarak da kalacaktı. Rahmet vesîlesi, henüz bir bebekti. Ama insanlar
nazarında bir bebekti. Hakikatte, o, Allah’ın ve meleklerin kendisini çok iyi
tanıdıkları Allah’ın sevgili kulu, peygamberler peygamberi, iki cihanın güneşi
Hz. Muhammed’di (a.s.m.).
Sa’doğulları yurdunun yüzünü güldüren rahmet, aralıklarla tam bir hafta devam
etti. Toprak yağan yağmuru iliklerine kadar içerek doydu. Otlar yeniden
fışkırdı, ağaçlar yem yeşil körpe filizler verdi. Ekinler boy attı, koyunların
memeleri sütle dolmaya başladı. Yağmura kavuşanlar arasında ancak birkaçı
rahmete vesîle teşkil eden sebebi bildiler. Kendi aralarında şöyle konuştular:
"Bu çocuk çok uğurlu ve hayırlı bir çocuk."
Saf ve geniş ufuklu çölde hava temiz ve güzeldi. Çocukların çabucak gelişmesine
ve sıhhatli büyümelerine oldukça elverişli idi. Sevgili Peygamberimizin büyümesi
de diğer çocuklardan farklı oldu. Sekiz aylık iken konuşmaya başladı. Dokuz
aylıkken konuşması oldukça düzgün ve pürüzsüzdü. Onuncu ayında ise, artık diğer
çocuklarla birlikte ok atacak kadar kuvvetli ve gürbüz olmuştu.
Peygamber Efendimiz iki yaşına basınca sütten kesildi. O âna kadar, Halîmelerin
ve yayla halkının üzerinde bereket, rahmet ve ihsan yağmuru hiç eksik olmadı. Bu
yaşında bile Peygamber Efendimiz, akranlarından çok farklı bir güzellik, bir
sevimlilik ve üstün bir ahlâka sahipti. Bir büyük insan gibi ağır başlı ve vakûr
idi.
Peygamberimizin annesine getirilişi
Süt çocuklarını geri verme mevsimi gelip çattı. Bununla birlikte Efendimiz
üzerinde kol kanat geren, onu öz evlâdından daha fazla seven Halîme’nin de
gönlünü bir hüzün bulutu kapladı. Çünkü, ondan ayrılacaktı. Çünkü Nur
Muhammed’in Cennet’i hatırlatan gül kokusundan uzak kalacaktı. Fakat Mekke’ye
getirilip annesine teslim etmekten başka çaresi de yoktu. Öyle yaptılar. Nur
Muhammed’i alarak Mekke’ye geldiler ve annesine gönül gözyaşları arasında teslim
ettiler.
Sütannenin âlemi hüzünle, gerçek annenin dünyası ise sevinçle dolu idi. Biri öz
yavrusuna kavuşmanın saâdetini yaşıyor, diğeri ondan ayrılmanın ateşinde tutuşup
yanıyordu. O anda Sütanne Halîme’ye, sanki bir ilham geldi ve yalvarırcasına,
bütün samimiyetiyle şu teklifi yaptı:
"Ne olur, oğlumu biraz daha yanımda bırakamaz mısınız? Hem ben, ona Mekke
vebâsının bulaşmasından da korkuyorum."1
Bu teklif ve arzu samimi idi. Sanki cümleler dudaklardan değil, gönülden kopup
gelmişti. Aziz anne Âmine, bu riyasız ve candan yalvarışa karşı koyamadı ve bir
müddet daha ciğerpâresinin Sa’doğulları yurdunda kalmasına razı oldu.
Peygamberimiz yine Benî Sa’d yurdunda
Halîme muradına ermişti. Arzusunun kabul edilişinin sonsuz hazzı içinde
Efendimizle birlikte tekrar yurduna döndü. Kâinatın Efendisi, artık süt kardeşi
Abdullah’la birlikte kuzuları gütmeye de çıkıyordu. Kuzular, onun tatlı
tebessümlerine melemeleriyle cevap veriyorlardı.
Peygamber Efendimizin gözleri hep göklerde idi. Sanki orada birşeyler
keşfedecekmiş gibi dikkatli ve ibretli bakıyordu. Sanki bir el uzanacak ve onu
ulvî âlemlere alıp götürecekmiş gibi bekliyordu. Bu arada gözlerden kaçmayan bir
garip hâdise vardı: Peygamber Efendimizin başı üzerinde çoğu zaman bir bulut
geziyor ve onu güneşten koruyordu. Artık gözler ondaydı. Dillerde onun
güzelliği, gönüllerde tatlı sevgisi vardı. Konuşulan onun dürüstlüğü, terbiyesi
ve ağırbaşlılığıydı. Akranları da onun tatlı arkadaşlığına erişmek için âdetâ
yarış ediyorlardı. İşte Sevgili Peygamberimiz Sa’doğulları yaylasında günlerini
böylesine huzurlu ve sevinçli geçiriyordu.
Peygamber Efendimizin göğsünün yarılması
Kuşluk güneşinin her tarafa pırıl pırıl hayat saçtığı bir güzel bahar günüydü.
Nur yüzlü Efendimiz süt kardeşi Abdullah’la beraber evlerine yakın çayırlıkta
kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında çimenden yem yeşil halının üzerine
oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah ağacın serin
gölgesinde uykuya daldı.
Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin
Yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla yayıla epeyce
uzaklaşmışlardı. Onları geri çevirmek için Peygamberimiz, Abdullah’ın yanından
ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin
çıktığını gördü. İkisi de güler yüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi
karla dolu altın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin yanına usulca yaklaştılar.
Onu tutup İlâhî bir halı gibi duran yem yeşil çimenlerin üzerine uzattılar.
Efendimizde ne ses, ne seda, ne de telâş vardı. Bu güler yüzlü, bu temiz sîmalı
ve bu sevimli insanların kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.
Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah bu sırada uyandı. Manzarayı
görünce olanca hızıyla telâşlı telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve
babasına anlattı. Heyecan ve telâşlarından, evlerinden nasıl çıktıklarının
farkında bile olmayan Halîme ile kocası, bir anda Peygamberimizin yanına
vardılar. Fakat, Abdullah’ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler
görünmüyordu. Zira, gelenler memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip,
gözden kaybolmuşlardı. Sadece ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuktu ve
hafiften gülümsüyordu.
Fazlasıyla telâşa kapılan Halîme ve kocası, "Ne oldu sana yavrucuğum?" diye
sordular.
Kâinatın Efendisi şunları anlattı:
"Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas
vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah
bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla
temizledikten sonra ayrılıp gittiler."1
Aradan yıllar geçecek, kendilerine peygamberlik vazifesi verilecekti. Birgün
Sahabîlerden bazıları, "Yâ Resulallah, bize kendinizden bahseder misiniz?"
diyecekler; Resûlullah da, "Ben babam İbrâhim’in duâsıyım. Kardeşim İsâ’nın
müjdesiyim. Annemin ise rüyâsıyım. O, bana hâmile iken Şam saraylarını
aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü" dedikten sonra, bahsi geçen
hâdiseyi de şöyle anlatacaktır:
"Ben, Sa’d bin Bekroğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Birgün süt kardeşimle
birlikte evlerimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz
elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni
tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan
parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler."2
Bu hâdise ile Peygamber Efendimizin mübârek kalbi, İlâhî bir nur ve Cenâb-ı Hak
tarafından bir sekînet ve bir ruh ile genişletilmiş oluyordu. Aynı zamanda
Resûlullah Efendimizin nefsi o yaşından itibaren kudsî duygular ve İlâhî nurlar
ile te’yid edilerek, her türlü vesvese ve şüpheden temiz hale getiriliyordu.
Burada şunu da hatırlatmak gerekir ki, kalb sadece çam kozalağı gibi bir et
parçası olarak düşünülmemelidir. O, bir lâtife-i Rabbaniyedir. Meseleye ışık
tutması bakımından Bediüzzaman Hazretlerinin kalb ile ilgili şu açıklamasını da
nazarlara arzetmekte fayda vardır:
"Kalbden maksad, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak,
bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı,
dimağdır. Binâenaleyh, o lâtife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb
tabirinde şöyle bir letâfet çıkıyor ki; o lâtife-i Rabbaniyenin insanın
mâneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir.
Evet, nasıl ki, bütün aktar-ı bedene mâü’l-hayatı neşreden o cism-i sanevberî,
bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesiyle kaimdir; sekteye uğradığı
zaman cesed de sukuta uğrar. Kezâlik o lâtife-i Rabbaniyye a’mâl ve ahvâl ile
canlandırır, ışıklandırır; nur-u îmânın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı
müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır."1
Anlaşılan odur ki, maddî kalbin îmân, ilim, hikmet, şefkat gibi mâneviyat ile
yakın alakası vardır. Aynı şekilde, maddî temizliğin de mânevî temizlik ile
münasebeti mevcuttur. Bu itibarla Resûl-i Ekrem Efendimizin maddî kalbinin
yıkanıp temizlendikten sonra ilim, hikmet, İlâhî nur ve feyizlerle
doldurulmasını akıldan uzak görmemek lâzımdır.2
* * *
Peygamber Efendimizin Annesine Getirilmesi
Saadet Güneşi, ömrünün dört yılını geride bırakmış, oldukça gürbüzleşmiş ve
gelişmişti. Zâtında görülen gariplikler, hele göğsünün yarılması hâdisesi, Hz.
Halîme’yi bütün bütün düşündürmeye ve telaşlandırmaya başladı. Hattâ artık
endişe duyuyordu. Canı gibi sevdiği Efendimizin başına hoş olmayan herhangi bir
hâdisenin gelmesinden korkuyordu.
İşte bu düşünce, endişe ve korku, Halîme ve kocası Hâris’i şu kararı almaya
mecbur etti: "Başına bir iş gelmeden bu yavruyu annesine teslim etmeliyiz."
Halîme’nin içi cayır cayır yanıyordu, ama ne yapabilirdi ki? Nihayet Nur Çocuk
kendisine muvakkaten emânet edilmişti. Emânete el koyacak hali yoktu ya.
Sa’doğulları yurduna dört sene ışık saçan Saâdet Güneşi, şimdi sütannesi
tarafından Mekke’ye getiriliyordu. Burada bir başka haşmetle, bam başka bir
azametle dünyaya ışık saçsın diye.
Halîme ve kocası Mekke’ye gece girdiler. Bir ara Sevgili Efendimiz, gözlerden
kayboldu. Halîme ve kocasında bir telaş başladı. Bütün aramalara rağmen, onu
bulamadılar. Gidip dedesi Abdülmuttalib’e haber verdiler. Nur torununun
kaybolduğunu haber alan şefkatli dede, birden şaşkına döndü. Üzgün ve telaşlı
aramaya koyuldu. Fakat, ortalıkta Efendimiz görünmüyordu. Abdülmuttalib, çaresiz
ellerini açarak yalvardı: "Allah’ım, ne olur Muhammed’imi bana geri ver."
Bu arada iki kişi, yanlarında bir çocuk ile görünüverdiler. Bunlar, Varaka bin
Nevfel ve bir arkadaşı ile Peygamber Efendimiz idiler. Abdülmuttalib, hasretini
çektiği Saâdet Güneşini bağrına bastı, doyasıya kokladıktan sonra boynuna
bindirdi. Doğruca Kâbe’ye giderek onunla birlikte tavafta bulundu. Sonra da
Sevgili Peygamberimizi götürüp annesine teslim etti.1
Bilâhare, Abdülmuttalib, sevgili torununa kavuşmanın sevinç ve saâdet bayramını
kutlamak üzere, kurbanlar kestirerek Mekkelilere güzel bir ziyâfet çekti. Artık
Peygamber Efendimiz, aziz annesinin sıcak kucağında, şefkatli kolları arasında,
mes’ud ve mütevazi evindeydi.
Sütanne Halîme, Saadet Güneşini Mekke’de bırakıp yurduna döndü. Fakat, ne o
Efendimizi, ne de Efendimiz onu hayatı boyunca unutmadı. Kendisini dört sene
gibi uzun bir zaman kucaklayan ve saran kollara karşı hürmetini, saygısını
hiçbir zaman yitirmedi. Onu her gördüğünde, "Anneciğim, Anneciğim" diye saygı ve
hürmetle çağırır, kendisine ihsan ve ikramda bulunurdu. İhtiyacının olup
olmadığını sorar, varsa hemen gidermeye çalışırdı.
Aradan uzun zaman geçecek. Yine Sa’doğulları yurdunu bir yıl kıtlık ve kuraklık
saracak. Bu kıtlık ve kuraklığın dehşetine dayanamayan Halîme çıkıp Mekke’ye
gelecek ve Resûl-i Ekrem Efendimizle görüşmek isteyecektir. Kâinatın Efendisi
ile görüşen Halîme, kendisine yurdundaki kıtlık ve kuraklıktan şikâyet eder.
Zengin ve zengin olduğu kadar da kadırşinas ve hayırsever olan pâk zevcesi
Hazret-i Hatice, derhal Halîme’ye kırk koyun, binmek ve yüklerini taşımak için
de bir deve verir.
Yine bir hayır ve vefâ örneği: Efendimizin süt kardeşlerinden biri de Şeymâ idi.
Sa’doğulları yurdunda Şeymâ ile çok tatlı günler geçirmişti. Bu tatlı
hatıralardan seneler sonra, Huneyn Savaşında Şeymâ da Müslümanlar tarafından
alınan esirler arasındaydı. Şeymâ kendisini tanıtınca, bir kız kardeşe
gösterilmesi gereken alâkanın en üstününe Peygamber Efendimiz tarafından mazhar
oldu.
Peygamber Efendimiz Sa’doğulları yurdunda sütanne Halîme’nin yanında geçen
günlerinin hatıralarını ashabına zaman zaman anlatır ve şöyle derdi:
"Ben aranızda en halis Arab’ım. Çünkü, Kureyşliyim. Aynı zamanda, Benî Sa’d bin
Bekr yanında süt emdim ve lisanım da onların lisanıdır."1
Peygamber Efendimiz annesinin yanında
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, sütannesi Halîme tarafından annesi Hz. Âmine’ye
teslim edildiğinde dört yaşını bitirmiş, beş yaşına ayak basmıştı. Takvim
yaprakları Milâdî 575 yılını gösteriyordu. Aziz annenin kalbine, henüz
evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme göç eden kocası Abdullah’ın ayrılık
acısı ıztıraptan bir yumruk gibi oturmuştu. Bu ıztırabı az da olsa hafifleten
tek teselli kaynağı vardı: Biricik oğlu Muhammed (a.s.m.).
Hz. Âmine, olanca şefkat ve muhabbetiyle nur yavrusunu sarmaya çalışıyor, ona
babadan yetim kalışın da acısını bu şekilde hatırlatmamaya gayret ediyordu.
Peygamber Efendimiz, Mekke’deki mütevazi evin ışığıydı, bereketiydi, gülüydü,
huzur ve sevinci idi. Bu küçük yaşta bile annesine yardım etmekten asla geri
durmuyordu. Hele temizliğe dikkat edişine aziz annesi hayrandı. O sadece
annesine karşı değil, tanıdıklarının hepsine karşı yardımsever ve hürmetkârdı.
Arkadaşlarının yardımına koşmaktan zevk alırdı. Bu sebeple, arkadaşları da onu
sever, sayar ve kendisiyle gezip dolaşmaya âdetâ can atarlardı.
Evet, Cenâb-ı Hak, yüksek ve kudsî peygamberlik vazifesiyle memur edeceği
Resûlünü, böylece en güzel şekilde büyütüyor ve en mükemmel sûrette terbiye
ediyordu.
Baba kabrini ziyaret
Kâinatın Efendisi, altı yaşında… Bu sırada Hz. Âmine’nin içine Medine’yi ziyaret
arzusu doğdu. Maksadı Abdülmuttalib’in annesi tarafından kendilerine dayı gelen
Adiyy bin Neccaroğullarını görmek, hem de orada medfûn bulunan bahtiyar
kocasının kabrini ziyâret etmekti. Bu maksatla hazırlıklar yapıldı. Günü gelince
Mekke’den biricik oğlu ve dadısı Ümmü Eymen’le birlikte hareket etti. Âmine’nin
âlemi şen ve neşeli olması lâzım gelirken, bilâkis hüzünle kaplı idi. Sanki bir
daha bu mukaddes beldeye ve bu Saâdet Güneşinin doğuşuna sahne olan mübârek eve
kavuşamayacakmış gibi tekrar tekrar dönüp Mekke’ye bakıyordu.
Mevsimin en sıcak günlerinde yaptıkları yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye
vardılar. Efendimizin dayısı oğullarından Nabiga’nın evine indiler. Hz. Âmine,
bu evin avlusunda bulunan aziz kocasının kabrinin başına gözyaşları içinde
yıkılıverdi. Gözyaşları Abdullah’ın kabrinin toprağını bol bol suladı.
Peygamber Efendimiz de, ilk defa ruhunda yetimliğin acısını bu manzara
karşısında duydu. O da, muhterem pederinin kabrine damla damla gözyaşı serpti.
Sanki bu damlalar Hz. Abdullah’a bir gül demeti yerine takdim ediliyordu.
Peygamberimiz, Yahudî âlimlerinin dikkatini çekiyor
Medine’de geçirdikleri tatlı günlerinin birinde, Peygamberimiz, dadısı Ümmü
Eymen’le, kaldıkları evin kapısı önünde oturuyordu. Oradan geçen ruhânî
kıyafetinde iki Yahudî, birden dikkatlerini onun üzerine diktiler. Peygamberimiz
bu bakışlardan rahatsız olmuş gibi içeri girdi. Yahudîler geçip gitmediler ve
Ümmü Eymen’e yaklaşarak sordular:
"Bu çocuğun adı nedir?"
Ümmü Eymen, onları tanımıyordu. Art niyetli olabilirler ihtimâlini gözönünde
bulundurarak, "Niçin soruyorsunuz?" dedi.
Adamlar itimad telkin eder şekilde konuştular.
"Bizim tanıdığımız bir çocuğa benziyor da, onun için sorduk. Lütfen söyler
misiniz, onun adı nedir?"
Ümmü Eymen, davranışlarından ve konuşmalarından pek korkulacak kimseler olmadığı
kanaatına varınca, "Onun adı Ahmed’dir" dedi.
İki Yahudî bu cevap üzerine aradıklarını bulmuş gibi birbirlerine tebessümle
bakıştılar. Sonra içlerinden biri Ümmü Eymen’e yalvardı: "Ne olur, onu buraya
biraz çağırır mısın?"
Ümmü Eymen tekrar tereddüde kapıldı. Neden, niçin istiyorlardı? Fakat adam bu
tereddüdü şu sözleriyle izâle etti:
"Bizler," dedi, "iyilikten başka birşey düşünmeyen insanlarız. Kimseye zarar
vermeyiz. Allah için onu seviyoruz ve senden çağırmanı istiyoruz."
Ümmü Eymen, arzularını reddetmedi. İçeri girdi. Biraz sonra Peygamberimizle
birlikte çıkıp geldi.
Peygamberimizi görür görmez iki Yahudî de yerlere kadar eğildiler. Sonra da
sevgi ve hürmet karışığı bir edâ içinde Efendimize yaklaştılar. Onu tepeden
tırnağa süzdüler. Sonra sırtını açtılar, baktılar. Her ikisinin heyecan ve
hayretleri gözlerinden okunuyordu. Birinin diğerine şöyle dediğini Ümmü Eymen
duydu:
"İşte bu çocuk, bu ümmetin peygamberidir. Bu şehir de onun hicret edeceği
yerdir. Bu memlekette çok şiddetli savaşlar, hicretler ve büyük işler
olacaktır."1 Bu sözlerinden sonra ikisi de uzaklaşıp gittiler.
Yine, rivâyete göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz, yüzmeyi bu ziyâreti esnasında,
Benî Neccar Kuyusu denilen suda öğrenmiştir.2
Hz. Âmine’nin ebedî âleme göçü
Hz. Âmine, Kâinatın Efendisi oğluyla Medine’de bir ay kaldıktan sonra, Mekke’ye
dönmeye karar verdi. Akrabalarıyla vedâlaşarak şehirden ayrıldılar.
Çöl seccadesinde üç yolcu: Hz. Âmine, Şanlı Evlâdı ve Ümmü Eymen. Hepsinin de
mânâ âleminde bir başkalık vardı. Aziz anne ve şerefli evladının ruhlarını
ayrılık ve hasret rüzgârı dalga dalga dövüyordu. Henüz genç yaşta ve
evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme yolcu ettiği kocasını hatırlayan Hz.
Âmine’nin gözleri oluk oluk su akıtan bir pınarı andırıyordu. Peygamber
Efendimiz de, aziz annesinin bu gözyaşlarına dayanamıyor, o da ışıl ışıl
ağlıyordu. Damla damla akan gözyaşları, rahmet yağmuru gibi elbisesini
ıslatıyordu.
Henüz yolu yarılamışlardı ki, Hazret-i Âmine âniden rahatsızlandı. Peygamberimiz
ve Ümmü Eymen’i bir telaş kapladı. Gittikçe şiddetini arttıran hastalık
karşısında ne yapabilirlerdi? Ebvâ Köyü yakınlarında bir ağacın gölgesinde
konaklamaktan başka ellerinde çare yoktu. Hazret-i Âmine’nin dizlerinden güç
kuvvet çekilmişti ve kendisini tutamayarak âniden yere yıkılıverdi. Üstünü
örttüler. Hz. Âmine, hastalığın şiddeti içinde ter döküyor, Sevgili
Peygamberimiz ise, onu kaybedeceği ve annesiz kalacağı endişesi içinde gözyaşı
akıtıyordu. Sanki herşey kendileriyle birlikte lâl kesilmişti. Yerde ses yok,
gökte sükût hâkimdi.
Hz. Âmine yerde halsiz bir şekilde yatıyordu. Bir ara, Peygamberimiz kendini
toparlayarak, "Nasılsın anneciğim" diye sordu.
Gönlü şefkat hazinesi anne, biricik yavrusunun üzülmesini istemiyordu.
Şiddetiyle kıvranıp durduğu hastalığının ağır olduğu hissini uyandırmamak için,
"İyiyim canım oğlum, birşeyim yok" diye cevap verdi.
Bu birkaç kelimelik konuşmadan sonra da kendinden geçti. Artık hastalık,
konuşacak takati dudaklarından çekip almıştı. Bir ara, "Su" dediği işitildi.
Yaydan fırlayan ok hızıyla Peygamber Efendimiz, aziz annesine suyu yetiştirdi.
Hazret-i Âmine suyu içti. Su kabı ile birlikte ciğerparesinin yumuşacık ellerini
de tuttu. Gözlerini açtı. Peygamber Efendimizin nur saçan sîmasına doya doya
baktı ve ellerini bir anne şefkatiyle okşadı. Kâinatın Efendisi bir ara,
annesini biraz doğrultup başını kucağına aldı. Gözlerinden akan mübârek yaşlar,
annesinin omuzlarına Nisan yağmuru gibi düşüyordu. Hazret-i Âmine’nin ruh ve
kalbinde feryadlar kopuyor, fırtınalar esiyordu. Kocasını kaybediş ıztırabına,
şimdi de oğluyla vedâlaşma hasretini mi ekleyecekti? Bu dayanılmaz bir ıztırap,
çekilmez bir dertti. Kendisini yakalayan hastalıktan daha çok bu ayrılık onu
yakıp kavuruyordu. Ama ne yapabilirdi, bu İlâhî kaderin değişmez hükmüydü.
Hazret-i Âmine, kendisini yakalayan hastalıktan kurtulamayacağını artık
anlamıştı. Son olarak, güneş gibi parlayan nur yavrusunun yüzüne ayrılık ve
hasretin verdiği duygu içinde baktı, ellerini doya doya kokladı ve dilinden şu
cümleler döküldü:
"Ey dehşetli ölüm okundan Allah’ın yardım ve ihsanı ile yüz deve karşılığında
kurtulan zâtın oğlu! Allah, seni aziz ve devamlı kılsın. Eğer rüyâda gördüklerim
doğru ise, sen celâl ve bol ikrâm sahibi olan Allah tarafından Âdemoğullarına
helâl ve haramı bildirmek üzere peygamber gönderileceksin.
"Sen, ceddin İbrâhim’in teslimiyet ve dinini tamamlamak için gönderileceksin.
"Allah seni milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan, putperestlikten
koruyacak ve alıkoyacaktır.
"Her yaşayan ölür, her yeni eskir. Yaşlanan herkes zevâl bulur. Herşey fânidir,
gider.
"Evet, ben de öleceğim. Fakat ismim ebedî yâdedilecektir. Çünkü, ter temiz bir
evlâd doğurmuş, arkamda hayırlı bir yâdedici bırakmış bulunuyorum."1
Acıklı ve âdetâ istikbalden haber veren bu sözlerinden sonra Hazret-i Âmine’nin
gözleri kaydı ve ruhunu orada yüce Allah’a teslim etti. Yer, Mekke ile Medine
arasında bulunan Ebvâ Köyü; tarih, Milâdî 576.
Hz. Âmine’nin defni
Sevgili Peygamberimiz ile Ümmü Eymen donakalmışlardı. Âdetâ dilleri tutulmuştu.
Konuşan sadece Kâinatın Efendisinin gözyaşlarıydı. Ümmü Eymen bir ara kendisini
toparladı ve aziz yavrunun gözyaşlarını sildi. Sonra da bağrına basarak
teselliye çalıştı:
"Üzülme, ağlama, canım Muhammedim," dedi. "İlâhî kadere karşı boynumuz kıldan
incedir. Can da Onun, mal da. Hepsi bize emânet. Emâneti nasıl vermişse, öyle de
alır."
Sevgili Peygamberimiz derin bir iç çektikten sonra, "Ben de biliyorum. Onun
hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat anne yüzü unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü
tekrar göremem diye üzülüyorum" dedi. Sonra da derhal kendini toparladı ve
gözyaşlarını silerek Ümmü Eymen’e, "Haydi, o emâneti Sahibine teslim etti. Biz
de onun na’şını toprağa teslim edelim, rahat etsin" dedi.
Dünyanın en bahtiyar annesi Hazret-i Âmine’nin cesedini orada toprağın bağrına
tevdi ettiler. Ruhu ise, Kâinatın Efendisini bağrından çıkardığı için, kimbilir,
ne kadar yükseklerde meleklerle bayram ediyordu.
Definden sonra
Annesiz kalan Dürr-i Yetîmi Mekke’ye götürmek vazifesi dadısı Ümmü Eymen’e
düştü.
Ümmü Eymen, yol boyunca ona annesiz kaldığını hissettirmemek için elinden gelen
gayreti gösterdi. Onu öz evladıymış gibi bağrına bastı ve teselliye çalıştı.
Efendimiz de, âdetâ onu bir anne kabul ederek, "Anne, anne" diye çağırdı. Daha
sonraları da her gördüğünde, "Annemden sonra annem" diyerek iltifatta
bulunuyordu.1
Nur yüzlü Kâinatın Efendisi, artık babadan yetim, anneden öksüzdü. Fakat, onun
hakiki muhafızı ve hâmîsi vardı. O Hafîz, onu ömrü boyunca kusursuz muhafazası
ve eksiksiz murakabesi altında bulunduracak, her türlü tehlike ve sıkıntıdan
kurtaracaktır.
"Rabbin seni yetim bulup da barındırmadı mı?"2 meâlindeki âyet-i kerîme,
Peygamber Efendimizin bu hâlini hatırlatır.
Kâinatın Efendisi yıllar sonra, Hudeybiye Umresi sırasında, yine Ebvâ’dan
geçecektir. Allah’ın izniyle annesinin kabrini ziyaret edip, elleriyle
düzeltecektir. Sonra da teessüründen ağlayacaktır. Onun mübârek gözlerinden
tahassür gözyaşları akıttığını gören Sahabîler de ağlayacaklar ve "Yâ
Resûlallah, niçin ağladınız?" diye soracaklardır.
Resûl-i Ekrem, "Annemin, benim hakkımdaki şefkat ve merhametini düşündüm de
ağladım" diye cevap verecektir.3
Peygamber Efendimizin baba ve annesinin erken
vefâtlarının hikmeti
Burada hatıra şu suâl gelebilir:
"Muhterem peder ve vâlideleri, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamberliğine neden
yetişemediler ve neden ona îmân, kendilerine nasb olmadı?"
Bu suâle Mektûbât isimli eserinde, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şu cevabı
verir:
"Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin peder ve vâlidesini, kendi keremiyle, Resûl-i
Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâmın ferzendâne hissini memnun etmek için, valideynini
minnet altında bulundurmuyor. Valideynlik mertebesinden, mânevî evlâd
mertebesine getirmemek için; hâlis kendi minnet-i Rubûbiyyeti altına alıp,
onları mes’ud etmek ve Habîb-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş
ki, vâlideynini ve ceddini, ona zahirî ümmet etmemiş. Fakat, ümmetin meziyetini,
fazîletini, saâdetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âlî bir müşîrin [mareşal],
yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin
taht-ı tesirinde bulunur. Padişah; o müşîr olan Yâver-i Ekremine merhameten,
pederini onun mâiyetine vermiyor."1
Peygamberimizin baba ve annesinin îmânları meselesi
İslâm âlimleri ittifakla şu hususu belirtmişlerdir:
"Hazret-i İbrâhim’den (a.s.) gelen ve Resûl-i Ekremi (a.s.m.) netice veren
nûrânî silsilenin fertlerinin hiçbiri, hak dinin nûruna lâkayd kalmamışlar ve
küfrün karanlıklarına mağlûp olmamışlardı. Hiçbirinin temiz gönlü şirk ve küfür
ile kirlenmemiştir."2
Bu hususu kaydettikten sonra, Sevgili Peygamberimizin baba ve annesinin îmânları
meselesi üzerinde duralım.
Birbirine yakın izahlarla birçok İslâm âlimi, Peygamber Efendimizin muhterem
peder ve vâlidelerinin âhirette necât ehli olacaklarını açık ve kesin bir
şekilde delilleriyle ortaya koymuşlardır.
Bu izah tarzlarını şöylece sıralayabiliriz:
1. Hz. Abdullah ile Hz. Âmine, Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden çok
evvel vefât etmişlerdir. Dolayısıyla Fetret Devrinde yaşamışlardır ve "Ehl-i
Fetret"ten sayılırlar. Fetret Devrinde vefât edenlere ise azap yoktur.
Birgün, birisi büyük âlimlerden Şerefüddin Münâvî’ye, "Peygamberimizin baba ve
annesi Cehennemde midir?" diye sorar.
Münevî Hazretleri hiddetle, "Resûl-i Ekremin peder ve vâlidesi fetret zamanında
vefât etmişlerdir. Peygamber gönderilmeden evvel ise azap yoktur" cevabını
verir.1
Kendisine bir peygamberin dâveti ulaşmayan kimsenin âhirette azap görmeyeceği
âyet ve hadislerle sabittir.2 Peygamber Efendimizin peder ve vâlidelerine de
geçmiş peygamberlerden hiçbirinin dâvetinin ulaşmadığı tarihen sabittir. Şu
halde, tereddütsüz söyleyebiliriz ki, onlar da necât ehlidirler ve âhirette azap
görmeyeceklerdir.
2. Resûl-i Ekrem’in muhterem peder ve validelerinin şirk ehli oldukları sabit
değildir. Belki, onlar, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varaka bin Nevfel ve benzerleri
gibi büyük babaları İbrâhim’den (a.s.) gelen inanç ve âdetlerle amel eden
"Hanif"lerdendirler.
3. Sevgili Peygamberimizin baba ve annelerinin şirk ehli olmadıklarının bir
delili de, "Ben mütemâdiyen temiz babaların sulbünden, temiz anaların rahminden
naklolunageldim"3 hadis-i şerifidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de müşrikler "necis kimseler" olarak vasıflandırılmışlardır.4
Temizlik ile pislik, îmân ile şirk, mü’min ile müşrik arasında tezad bulunduğuna
göre, yukarda kaydettiğimiz hadis ölçüsü ışığında, Resûl-i Ekremin ecdadından
hiçbirinin küfür ve şirk gibi mânevî kirlere bulaşmadığını kabul etmek vacip
olur.5
Bütün bunlardan sonra meseleyi şöylece özetleyebiliriz:
"Resûl-i Ekreme (a.s.m.) Allah tarafından rahmet olduğu hitap edilirken, parlak
Nübüvvet ve Risâlet Güneşi henüz doğmadan ap açık nûru sîne-i ihtiramında
taşıyan bir ana babayı, evlâdının feyz ve nûrundan mahrum farzetmek, hem edebe,
hem mantığa muvafık değildir. Hususiyle, Resûl-i Ekremin muhterem anne ve
babasının hayatları, Cahiliyye Devrinde geçmiştir. Risâlet-i Ahmediyye zamanını
idrâk etmemişlerdir."1
Öyle ise, bu hususta mü’minin bilmesi ve kabul etmesi gereken husus şudur:
"Resûl-i Ekremin (a.s.m.) peder ve vâlideleri ehl-i necâttır ve ehl-i Cennettir
ve ehl-i îmândır. Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekreminin mübârek kalbini ve o kalbin
taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez."2
Şu dörtlük de bu hakikati pek güzel dile getirmektedir:
"İki cihân güneşi, bürc-i saâdette iken
Vâlideynine Mevlâ nice vermeye şerefi,
Çeşm-i insaf ile ey dil, nazar et gavvâsa
Alıcak dürrini yabana atar mı sadefi?"
[İki dünyanın güneşi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) saâdet burcunda iken, Cenâb-ı
Hak, anne babasına nasıl şeref vermez ki?
Ey gönül! İnsaf gözüyle dalgıca dikkatle bak; inciyi alır da, sadefini hiç
yabana atar mı?]
* * *
Peygamberimiz, Dedesi Abdülmuttalib'in Himayesinde
Altı yaşında iken annesini kaybeden Peygamber Efendimizi yaşlı dedesi
Abdülmuttalib himayesine aldı.
Kureyş’in reisi Abdülmuttalib de nur-u Ahmedî’den nasibini almıştı. O nur
kendisine çok üstün meziyet ve sıfatlar kazandırmıştı. Uzun boyu, büyükçe başı
ve heybetli görünüşüne; parlak yüzü, tatlı sözü, utangaçlığı, nezaket ve üstün
ahlâkı bir başka güzellik katmıştı. Sabırlı, akıllı, anlayışlı, mert ve
cömertti. Yoksul insanların karınlarını doyurmaktan büyük zevk alırdı. Hatta bu
cömertliğini, bu yardımseverliğini hayvanlardan bile esirgemezdi. Dağ başlarında
aç susuz kalan kurdu, kuşu da düşünürdü.
Cahiliye karanlıkları arasında aydınlık yoldan ayrılmayan bahtiyarlardan biri
idi. Allah’a bağlı idi ve âhirete inanırdı. Verdiği sözü ne pahasına olursa
olsun mutlaka yerine getirirdi. Nitekim, Cenâb-ı Hakka verdiği sözü yerine
getirmek için, en çok sevdiği oğlu Abdullah’ı bıçağın altına yatırmaktan bile
çekinmemişti. Kureyşliler müdahale etmeselerdi, onu kurban edecekti.
Cahiliye devrinin çirkin âdetlerinden uzak durduğu gibi, başkalarını da bunları
yapmaktan menederdi. O zamanın zalim bir âdeti olan kız çocuklarını diri diri
toprağa gömmekten halkı sakındırırdı. Şaraptan, zinadan her zaman kaçınırdı.
Bütün gücüyle Mekke’de zulme, haksızlığa meydan vermemeye çalışırdı.
Misafir ağırlamaktan da büyük haz duyardı. Akrabalarıyla yakından ilgilenir,
onlara şefkat ve merhamet gösterirdi. Bu büyük vasfı sebebiyle Kureyşliler ona
"İkinci İbrahim" derlerdi.
Ramazan ayı girince Hirâ Mağarasında inzivâa çekilip ibadetle meşgul olurdu.
Bunu ilk defa âdet eden de kendisi idi.
Yaşlı dede aynı zamanda çocuk sevgisi, torun sevgisi nedir biliyordu. Hele
torunu Kâinatın Efendisi gibi pırıl pırıl bir çocuk olunca, artık sevgisinin
sözü mü olurdu?
Gerçekten Abdülmuttalib, etrafa nur saçan torununu canı gibi seviyor, şefkatli
kanatları arasında onu nazlı bir yavru gibi barındırıyordu. Onsuz hiç bir yere
gitmek istemiyordu. Bu yaşında bile Peygamber Efendimizin davranışları kâmil bir
insanın hareket ve davranışlarından farksızdı. Gittiği her yerde bu fevkalâde
durumu herkes tarafından derhal fark ediliyordu. Hatta zaman zaman toplantılar
ve sohbetlerde sorulan sorulara Abdülmuttalib, onunla istişâre ettikten sonra
cevap veriyordu.
Dedesinin minderine sadece o otururdu
Kâbe duvarının gölgesinde hemen hemen her zaman Kureyş’in reisi Abdülmuttalib
için bir minder serili bulunurdu. Çocuklarının hiçbiri bu minderin üstüne
çıkmaz, babaları gelinceye kadar etrafında oturup beklerlerdi. Abdülmuttalib,
çocuklarından hiç birini almazken, Peygamber Efendimizi kucaklayarak yan
tarafına minderin üstüne oturturdu. Amcaları tutup onu minderin üstünden
indirmek isterlerdi. Fakat, babaları buna mâni olur ve şöyle derdi:
"Oğlumu serbest bırakın. Vallahi, ileride onun nâmı ve şânı büyük olacaktır."
Sonra da muhterem torununu minderin üstüne, yan tarafına oturtur, eliyle sırtını
okşayarak ona olan sonsuz sevgisini belirtirdi.1
Abdülmuttalib uyurken Sevgili Peygamberimizden başkası onu uyandırma cesaretini
gösteremezdi. Hususî odasına ondan başkası müsaadesiz giremezdi.
Yaşlı dede, nur yüzlü torununu sofrada yanıbaşına, bazan da dizine oturtur,
yemeğin en lezzetlisini ona yedirir ve o gelmeden yemeğe başlamaya müsaade
etmezdi.
Sevgili Peygamberimiz biraz gecikince
Kâinatın Efendisini, dedesi bir gün kaybolan devesini aramaya gönderdi. Biraz
gecikince, kayboldu endişesiyle büyük bir telâşa kapıldı. Üzüntüsü yüzünden
okunuyordu. Derhal Kâbe’ye vararak ellerini yüce Mevlâ’ya açtı ve "Allah’ım,
Muhammed’imi bana geri lutfet!" diye dua etti.
Az sonra Peygamber Efendimiz, deve ile birlikte çıkageldi. Dedesi, kendisini
sevinçle kucakladı ve "Biricik yavrum," dedi. "Senin için o kadar üzüldüm, o
kadar feryad ettim ki, artık bundan sonra seni yanımdan asla ayırmayacağım ve
yalnız başına bir yere göndermeyeceğim."1
Hakikaten de Abdülmuttalib, vefatına kadar torununu bir gölge gibi takip
etmekten geri durmadı.
Seyf bin Zîyezen, Abdülmuttalib’e neler söyledi?
Peygamber Efendimizi candan seven Abdülmuttalib hayatında sadece bir defa kısa
bir süre ondan uzak kaldı. Yemen Hükümdarı Seyf bin Zîyezen, babasının ülkesini
Habeşlilerden geri almış ve San’a’nın Gumdan şehrinde tahta oturmuştu.
Arabistan’ın dört bir tarafından aşiret ve kabile reisleri onu tebrike
geliyorlardı. Mekke’yi temsilen de Abdülmuttalib’in başkanlığında bir heyetin
Gumdan’a gitmesi gerekiyordu. Böylece Mekke’den ayrılmakla ilk defa
Abdülmuttalib peygamberimizden uzak kalıyordu.
Uzun bir yolculuktan sonra Gumdan’a varan Kureyş heyetini Seyf bin Zîyezen kabul
etti. Abdülmuttalib hükümdardan izin alarak kendisinin üstün meziyetlerinden,
babasının hayırlı bir hükümdar olduğundan bahsetti. Hangi heyet olduklarını
belirtmek için de sözlerini şöyle bağladı:
"Biz Allah’ın dokunulmaz kıldığı memleketin halkı, Beytullah’ın hizmetkârıyız."
Bu konuşması hükümdarın dikkatini çektiğinden, "Ey tatlı dilli kişi, sen
kimsin?" diye sordu.
Abdülmuttalib, "Ben Hâşim’in oğlu Abdülmuttalib’im" dedi.
Seyf, biraz daha dikkat kesildi. Sevinç ve heyecan karışımı bir sesle, "Demek
sen kızkardeşimizin oğlusun" dedi.
Abdülmuttalib, "Evet" diye karşılık verdi.
Bunun üzerine Seyf, Abdülmuttalib’e daha yakın alâka gösterdi. Yanına
yaklaşmasını istedi. Sonra da şöyle dedi:
"Akraba olduğumuzu öğrendim. Ziyaretinizden de çok memnun oldum. Siz gece gündüz
sohbet edilmeye, oturulup konuşulmaya, ayrılıp giderken de ikram olunmaya lâyık,
şerefli ve değerli kimselersiniz."
Abdülmuttalib bir yandan Nur Torununu düşünüyordu. Ama, hükümdarın isteğini de
geri çeviremezdi.
Hükümdarın emriyle misafirler kalacakları yere götürüldüler. Yediler, içtiler.
Abdülmuttalib ve arkadaşları bir ay müddetle sarayda kaldılar. Bu müddet
zarfında âdetâ unutuldular. Ne hükümdarla görüşebildiler, ne de Mekke’ye
dönmelerine izin verildi.
Hükümdar misafirleri ancak bir ay sonra hatırlayabildi. Abdülmuttalib’i yanına
çağırdı. Onunla sohbet etmek istiyordu. Abdülmuttalib yanına gelince, "Ey
Abdülmuttalib," dedi, "sana bir sır emanet edeceğim. Bu sırrın seninle alâkalı
olduğu kanaatını taşıyorum. Bu başkalarından gizlediğimiz, bir kitapta bulduğum
çok büyük ve mühim bir haberdir."
Abdülmuttalib meraklandı, "Nedir o?" diye sordu.
Seyf sırrını açıkladı:
"O, bu sıralarda dünyaya gelmiş olması muhtemel bir çocuğa âittir. O, sizin
taraflarda,Tihâme bölgesinde doğacaktır. İki kürek kemiği arasında bir ben
vardır. Babası ve annesi ölünce, onu dedesi ve amcası sırasıyla himâyeleri
altına alacaktır. O, dostlarını ve yardımcılarını ağırlayacak, düşmanlarını
zillete uğratacaktır. En şerefli yerleri fethedecek, Kıyâmet gününe kadar
insanlara rehber ve önder olacaktır. Bâtıl dinleri ortadan kaldıracak,
putperestliği yok edecek, Rahman olan Allah’a ibadet edecektir. Onun sözü
müşkülleri halledecek, işi ise basiret ve adalet üzere olacaktır. Dâimâ iyiliği
buyuracak, iyilik yapacak ve insanları kötülükten sakındıracaktır."
Merak ve heyecana kapılan Abdülmuttalib, hükümdarın biraz daha açıklama
yapmasını ve sırrını biraz daha açmasını istiyordu.
"Ey hükümdar! Ömrün uzun, saltanatın dâim ve şânın yüce olsun. O çocuk hakkında
biraz daha açıklama yapar mısın?" dedi.
Hükümdar, diğer alâmet ve işaretleri saydıktan sonra, "Ey Abdülmuttalib," dedi.
"Bütün bu işaretlere bakılırsa, bu çocuğun dedesi sen olmalısın."
Bu sözleri duyan Abdülmuttalib sevincinden derhal secdeye kapandı.
Bu sefer merak ve şaşkınlık sırası Hükümdara gelmişti.
"Ey Abdülmuttalib! Yoksa sen anlattıklarımdan bir şey mi sezdin?" diye sordu.
Gönlüyle birlikte gözlerinin içi de gülen Abdülmuttalib anlattı:
"Ey Hükümdar," dedi. "Benim Abdullah adında üzerinde titrediğim çok sevdiğim bir
oğlum vardı. Onu kavmimizin eşrafından Vehb bin Abd-i Menâf’ın kızı Âmine ile
evlendirmiştim. Bir çocuk dünyaya geldi. Onun iki kürek kemiği arasında bir ben
vardır. Saydığın alâmetlerin hepsini de üzerinde taşıyor. Babası ve annesi de
vefat etti. Kendisi şimdi benim himâyemdedir."
Seyf kanaatinde yanılmamış olmanın sevinci içinde Abdülmuttalib’e, "Çocuğunu çok
iyi koru. Yahudîler ona düşmandırlar. Onların kendisine zarar vermesinden sakın.
Fakat Allah, onun düşmanlarına imkân ve fırsat tanımayacaktır. Benim eski
kitaplarda bulup öğrendiğime göre, Yesrip [Medine] onun hicret yeri olacak ve
orada çok yardım görecektir" dedi.
Artık hem Hükümdar, hem de Abdülmuttalib büyük bir müşkülü halletmiş olmanın
rahatlığı içindeydiler. Seyf bin Zîyezen âdeta kerametvâri, peygamberliğinden
evvel Efendimizin nübüvvetini böylece haber veriyordu.
Bir müddet sonra Hükümdar, Kureyş heyetini büyük ikrâm ve ihsanlarla Mekke’ye
uğurladı. Abdülmuttalib’e verdiği hediyeler diğerlerinkinden çok daha fazlaydı.
Uğurlarken de ona, "O çocuğun halinde olan değişiklikleri her yıl bana
bildirmeni rica ederim" dedi.
Ne var ki, Seyf bin Zîyezen Peygamberimiz hakkında dedesinden daha başka bir
bilgi alamadan, henüz bu konuşmaların üzerinden bir sene bile geçmeden hayata
gözlerini yumdu.1
Heyetteki arkadaşları yolda Abdülmuttalib’e neden kendisine daha fazla ikram ve
ihsan edildiğini sordular. O sadece, "Kıskanmayınız. Bunun elbette bir sebebi
vardır" demekle yetindi. Bir aylık ayrılıktan sonra Mekke’ye varan Abdülmuttalib
nur torununu hasretle kucaklayarak ayrılık acısını kavuşmanın lezzetiyle
gidermeye çalıştı.
Peygamber Efendimiz, "rahmet" vesilesi
Sevgili Peygamberimiz, henüz dedesi Abdülmuttalib’in himâyesinde bulunuyordu.
Kuraklık yüzünden Mekke ve etrafı dehşetli bir sıkıntı ve kıtlık içinde kıvranıp
duruyordu. Abdülmuttalib, büyüklüğünü anladığı torunu Efendimizi yanına alarak
oğlu Ebû Tâlib ile birlikte Ebû Kubeys Dağına çıktı. Onların peşi sıra da
Kureyşliler geliyordu.
Abdülmuttalib yüzünü Kâbe’ye çevirdi ve Peygamber Efendimizi üç sefer gökyüzüne
doğru kaldırarak, "Allah’ım! Bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile
sevindir" diye yalvardı. Kâinatın Efendisinin yüzü suyu hürmetine yapılan duâ
kabul oldu. Ânında yağmur damlalarıyla halkın ve Kureyş eşrafının sevinç
gözyaşları birbirine karıştı.
Bütün bu olup bitenler, dedenin torununa karşı içten sevgisi ve bağlılığını kat
kat arttırıyor, istikbalde büyük bir insan olacağı kanaatını kuvvetlendiriyordu.
Bunun için de Nûr Torununa büyük bir ihtimam gösteriyordu.
Abdülmuttalib’in vefâtı
Yaşı epeyce ilerlemiş bulunan Abdülmuttalib, bir gün âniden rahatsızlandı.
Rahatsızlığı gittikçe şiddetini arttırıyordu. Artık bir başka âleme göçün
yakında başlayacağını anlamıştı. Ancak görmesi gereken bir vazife vardı: Sevgili
Peygamberimizi teslim edecek emniyet edilir bir kişiyi seçmek.
Bunun için bütün oğullarını çağırttı. Aklına Ebû Leheb geldi. Fakat o katı
kalbli merhametsizin biri idi. "Olmaz" deyiverdi içinden. Ya Abbas? Hayır o da
olamazdı. Çünkü, çoluk çocuğu çoktu. Ancak onlarla meşgul olabilirdi. Hamza
olabilir miydi? Ona da razı olmadı. Zira, Hamza genç ve ava meraklı idi.
Torunuyla gereği gibi ilgilenemezdi. Peki, ya Ebû Tâlib! İşte Nûr Torununun
hâmisini bulmuştu. Gerçi Ebû Tâlib’in serveti azdı, ama merhameti ve şefkati
boldu. Muhammed’i (a.s.m.) himâyeye ancak o lâyık olabilirdi. Bununla beraber
Abdülmuttalib, Peygamber Efendimizin de (a.s.m.) görüşünü almayı ihmal etmedi:
"Amcalarından hangisinin himâyesine girmek istersin?" diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz dedesinin sorusuna cevap olarak yerinden kalktı, gidip
amcası Ebû Tâlib’in boynuna sarıldı. Böylece onun himâyesini kabul ettiğini
ifade etmiş oluyordu. Abdülmuttalib de tercihinde isabet ettiğine sevindi. Sonra
Ebû Tâlib’e dönerek şöyle dedi:
"Onu sana emânet ediyorum. O, İlâhi bir emânettir. Onu her şeye rağmen, canın ve
başın pahasına da olsa koruyacağına dair bana açıkça söz ver ki, gözlerim arkada
kalmadan gönlüm rahat etsin."
Efendimizin kendisine karşı teveccühünden oldukça mütehassis olan Ebû Tâlib,
gözleri dolu dolu babasına şu cevabı verdi:
"Sen hiç merak etme babacığım. Onu öz çocuklarıma, hatta kendi canıma bile
tercih edeceğimden emin olabilirsin. Hayatta bulunduğum müddetçe ona hiç
kimsenin zarar vermesine müsaade etmeyeceğime söz veriyorum."
Oğlunun bu ifadeleri Abdülmuttalib’i fazlasıyla memnun etti. Gözleri sevinç
gözyaşları ile doldu.
Yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamayan Abdülmuttalib, torununun neşesine,
sevgisine, tebessümüne doyamadan gözlerini dünyaya seksen yaşını aşkın bir
ihtiyar olarak kapadı.1
Tarih: Miladî, 578. Fil Yılından sekiz sene sonra.
Mekke çarşısı Abdülmuttalib’in vefatı dolayısıyla günlerce kapalı tutuldu.
Kureyşliler, sevdikleri ve hürmet ettileri bu zâtın ölümü dolayısıyla günlerce
yas tuttular, cenazesini el üstünde dolaştırdılar. Sonra Hacûn Kabristanına,
dedesi Kusay’ın yanına defnettiler.1
Sevgili Peygamberimiz, dedesini kaybetmekten derin üzüntü duydu. Çünkü bu
hâdise, babasının ve annesinin de ebedî âleme göçünü hatırlatıyordu. Dedesinin
cenazesi ve defni sırasında Peygamberimiz, gözyaşlarını tutamadı; bazan
hıçkırarak, bazan da sessiz sedasız ağladı.
Seneler sonra bir gün kendilerine, dedesinin ölümünü hatırlayıp hatırlamadığı
sorulduğunda, "Evet, hatırlıyorum. Ben, o sırada sekiz yaşında bulunuyordum"
cevabını verecekti.
Peygamber Efendimizin saadetli ömrünün ilk sekiz senelik bölümü işte böyle
acılarla, üzüntü ve kederle dolu geçmişti. Âdeta büyük ruhu ve rikkatli kalbi,
tâ o yaşlardan itibaren istikbalde çekeceği meşakkat ve mihnetlere dayanmak için
ıztırap ve sıkıntı teknesinde yoğruluyordu.
* * *
Peygamberimiz, Amcası Ebû Talib'in Yanında
Peygamberimiz, dedesi tarafından kendisine koruyucu olarak tayin edilen amcası
Ebû Tâlib’in himâyesindeydi artık. Ebû Tâlip son derece merhametli bir insandı.
Fakat oldukça fakirdi. Mekke etrafında yayılan ve şehre getirilince sütünden
faydalanılan birkaç devesinden başka bir mala ve mülke de sahip değildi. Âile
efradı kalabalık olan Ebû Tâlip, haliyle geçim yönünden büyük bir sıkıntı içinde
bulunuyordu.
Bütün bunlara rağmen o, dürüstlüğü ve doğru yaşayışıyla Kureyşliler tarafından
sevilir, sayılır ve hürmet edilirdi. Hz. Ali, babasının bu durumunu şu
ifadelerle dile getirir:
"Babam, Kureyş’in fakir, fakat ileri gelenlerinden şerefli biri idi. Halbuki,
kendisinden evvel, böyle yoksul olduğu halde, kavminin ulu kişisi olmuş bir
kimse gelmemiştir."
Ebû Tâlip, yaşayışı bakımından da, Cahiliye devrinin kötülük ve
çirkinliklerinden uzaktı. Kureyşli müşriklerin su gibi içtikleri içkiyi o,
babası Abdülmuttalib gibi asla kullanmazdı. Ebû Tâlip, her hâliyle Kâinatın
Efendisini himâye edecek evsafta bulunuyordu. Ebû Tâlip, aynı zamanda kardeşi
Zübeyr’den kendisine geçen "Kâbe perdedârlığı" demek olan "Rifâde" ve "hacılara
su içirme hizmeti" demek olan "Sikâfe" vazifelerini de yürütüyordu. Ne var ki,
fazla masraf gerektiren bu vazifelerin altından dar bütçesiyle kalkamayacağını
anlayınca, üç hac mevsiminden sonra bu görevleri kardeşi Hz. Abbas’a devretmek
zorunda kaldı. "Sikâye" ve "Rifâde" hizmetleri Mekke’nin fethine kadar Hz.
Abbas’ın elinde devam etti. Resulüllah Mekke’yi fethettikten sonra bu görevleri
yine aynı elde bıraktı.
Ebû Tâlip de, babası gibi Sevgili Peygamberimize candan bağlıydı.
Peygamberimizin yetişmesine son derece dikkat gösteriyordu. Yeğenini hiç
yanından ayırmazdı. Gittiği yere onu da götürür, yanıbaşına oturtur ve bir
arkadaş gibi kendisiyle sohbet eder, konuşurdu.
Ebû Tâlib’in evinde onsuz sofraya oturulmazdı. Sofra hazırlandığında Peygamber
Efendimiz görülmeyince, "Muhammed’im nerede, çağırın gelsin" derdi. Çünkü onun
bulunduğu sofrada herkes doyarak kalkar ve yemek yine de artardı. Bulunmadığı
sofralarda ise, çok kere sofradakiler doymadan yemekler bitiverirdi.1
Zaten Sevgili Peygamberimiz, tâ o zamandan beri az yiyordu. Sofrada son derece
ciddi ve nimetlere hürmetkâr bir tavır içinde bulunurdu. Diğer çocuklar kurulur
kurulmaz sofraya saldırırken o, büyükleri başlamadan lokmayı ağzına koymazdı.
Hatta bazı kere amcası, çocuklardan rahatsız olmasın diye onun için ayrı sofra
kurdururdu.2
Sevgili Efendimiz, büyüklüğünde olduğu gibi bu yaşlarda da açlıktan, susuzluktan
şikâyet etmiyordu. Dadısı Ümmü Eymen bu hususiyetini şu ifadelerle dile getirir:
"Resulullahın çocukluğunda ne açlıktan, ne de susuzluktan şikâyet ettiğini
görmedim. Sabahleyin bir yudum Zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek
istediğimizde, ‘İstemem, karnım tok’ derdi."3
Peygamber Efendimiz neşe ve hayat dolu gözlerini sabahları pırıl pırıl parlayan
temiz bir yüzle açardı.4
Peygamberimiz amcasıyla yağmur duâsında
Mekke ve havalisi şiddetli bir kuraklık ve kıtlık yılı yaşıyordu. Yağmurun
damlası yoktu. Yerler kup kuru ve toprak susuzluktan parça parçaydı. Kureyşliler
Ebû Tâlib’e başvurdular.
"Ey Ebû Tâlip," dediler. "Kuraklık ve kıtlıktan çoluk çocuğumuz ölmeye,
hayvanlarımız kırılmaya başladılar. Ne olur, bizim için yağmur duasına çıksan!"
Ebû Tâlip teklifi reddetmedi. Ancak yalnız gidemezdi. Gitmek de istemezdi.
Yanına yeğeni Nur Muhammed’i de almalıydı. Çünkü onun bereket ve ihsanlara
vesile olduğunu bir çok hâdisede görmüş ve anlamıştı. Ebû Tâlip, yeğeni ile
birlikte Kâbe’ye vardı. Sırtını bu kudsî mabede dayadı, ellerini Kâinat
Sultanına açtı ve yalvarmaya başladı. Nur Muhammed (a.s.m.) ise, Kâbe’nin
örtüsüne yapışmış, bir parmağını da göğe doğru kaldırmıştı.
Az sonra Rahman ve Rahim olan Allah’ın rahmet deryası coştu ve yağmur bardaktan
boşalırcasına Mekke ve halkının üzerine döküldü. Kendilerini zorlukla evlerine
atabildiler. Bir anda vadiler dolup taştı. Yüzler ve gözler sevinçle doldu.
Evet, Hz. Muhammed (a.s.m.), insanlığa maddî mânevî rahmet ve bereket getirmek,
insanlığı ve dünyayı mes’ud etmek üzere vazifelendirilmişti. Daha çocukluğundan
itibaren de bu ulvî ve büyük vazifenin sahibi bulunduğunun izlerini üzerinde
taşıyordu.
Fatıma Hatunun Peygamberimize sevgisi
Ebû Tâlib’in hanımı Fatıma Hatunun da Peygamber Efendimize olan sevgisi ve
şefkati sonsuzdu. Onu öz evladı gibi seviyor, bakımına son derece dikkat
ediyordu. Hatta, onu yedirip doyurmadan çocuklarına bakmıyor ve onlarla
ilgilenmiyordu. Böylece Dürr-i Yetime, annesiz kalmış olmanın ıztırap ve
hasretini hissettirmemeye çalışıyordu.
Sevgili Peygamberimiz de, Fatıma Hâtuna sevgi ve saygısında hiçbir zaman kusur
etmiyordu. Ömrünün sonuna kadar da kendisine yapılan iyiliği unutmadı. Öyle ki,
Fatıma Hâtun, vefât ettiğinde, "Bugün annem vefat etti" diyerek ona karşı olan
sevgisini ifade etmişti. Sonra da gömleğini çıkararak ona kefen yapmış ve
beraberinde kabre inerek bir müddet mezarında uzanmıştı.
Resul-i Ekremin bu hareketi, Ashabının gözünden kaçmadı. Sebebini sorduklarında,
şu cevabı verdi:
"Ebû Tâlib’den sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden hiçbir kadın yoktur.
Âhirette, Cennet elbiselerinden bir elbise giymesi için ona gömleğimi kefen
yaptım. Kabre ısınması ve alışması için de oraya kendisiyle birlikte uzandım."1
Kim tarafından olursa olsun, kendisine yapılan iyilikleri asla unutmayan ve o
iyiliklerin altında kalmayıp, birkaç misliyle mukabele eden büyük Peygamber
(a.s.m.)…
Resûl-i Ekremin bu yüksek hasletinin, bu müstesna sıfatının, insanların hidâyete
ermesinde büyük tesiri olduğu hayat safhaları içinde görülecektir.
Peygamber Efendimizin koyun gütmesi
Resul-i Ekrem Efendimiz ömr-i saâdetlerinin onuncu yılı içinde bulunuyorlardı.
Bu sırada, himâyesinde bulunduğu amcası Ebû Tâlib’in koyun ve keçilerini gütmek
istediğini söyledi. Onu canı gibi seven amcası önce buna razı olmadı. Ancak
Efendimizin şiddetli arzu ve ısrarı karşısında kabul etti. Fakat bu sefer
zevcesi Fâtıma Hâtun bu isteğe şiddetle karşı koydu. Göz bebeklerinden daha çok
kıymet verdikleri Kâinatın Efendisini yakıcı güneş altında bırakmaya gönülleri
nasıl rıza gösterebilirdi? Fakat, Fahr-i Âlem Efendimiz bu arzusunda kararlı
idi. Bunun için Fâtıma Hâtunu da ikna ve razı etti.
Efendimiz, sabahları koyun ve keçileri alarak vadilerde ve tepelerde dolaştırıp
otlatmaya başladı. Böylece, hem geçim sıkıntısı içinde bulunan amcasına, hiç
olmazsa çoban tutma masrafından kurtarmak suretiyle yardımda bulunmuş, hem de
yalnız başına yerleri ve gökleri derin derin tefekkür edebilme imkânı elde etmiş
oluyordu. Kırda Cenab-ı Hakkın, her an tazelendirdiği yer ve gök sayfalarındaki
ulvî manzaraları seyrediyor, ruhu onlardan eşsiz bir zevk ve derin bir feyiz
alıyordu. Üzerine aldığı bu vazife onu aynı zamanda tefessüh etmiş, bozulmuş
cemiyetin yalan, hile, dolandırıcılık ve riyâ ile bulaşmış hayatlarından uzak
kalma imkânına da kavuşturuyordu.
Mübarek ömürlerinin bir senesini koyun gütmekle geçiren Efendimiz, nübüvvet
vazifesi verildikten sonra Sahabîleriyle bir gün kıra çıkmışlardı. Merruzahran
mevkiinde beraberce misvak ağacının yemişini topluyorlardı. Gönülleri kucaklayan
tebessümleri arasında Sahabîlerine şöyle buyurdu:
"Siz bu yabanî yemişlerin karalarını tercih ediniz. Çünkü, onun siyahı en
lezzetlisidir."
Sahabîler merak ve hayret içinde, "Yâ Resulallah," dediler. "Bu yemişin iyisini
kötüsünü çobanlar bilir. Siz de koyun güttünüz mü?"
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz yine ruhları okşayan tebessümleri arasında, "Hiçbir
peygamber yoktur ki, koyun gütmemiş olsun"1 cevabını verdiler.
Ömür defterine tatlı bir hatıra olarak kaydedilen bu koyun gütme hâdisesini yine
Resul-i Zişan Efendimiz bir gün şöyle yâd edecektir:
"Musâ (a.s.) peygamber olarak gönderildi, koyun güderdi. Davûd (a.s.) peygamber
olarak gönderildi, koyun güderdi. Ben de peygamber olarak gönderildim. Ben de
kendi âilemin koyunlarını Ciyad da [Mekke’nin alt tarafından bir yer]
güderdim."1
Görülüyor ki, Kur’ân’da "En yüksek ahlâkın sahibi" olarak tavsif edilen
Resulüllah Efendimizin henüz on yaşlarındaki gayret ve himmeti dahi boş oturmayı
hoş görmemiş ve başkasına yük olmayı uygun bulmamıştır.
Şerh ve izahı ciltleri kaplayacak olan şu mübârek sözlerinde de bu bir senelik
koyun gütme tecrübesinin eserini bulmak mümkündür:
"Hepiniz çobansınız. İdâreniz altında bulunanlardan mes’ulsünüz. Devlet reisi,
idaresi altındakilerden mes’uldür. Kişi, çoluk çocuğunu gözetip korumakla
mükellef ve bundan mes’uldür. Kadın kocasının evinden mes’uldür. Hizmetçi,
efendisinin malının muhafızıdır ve bundan mes’uldür. Kişi babasının malının
muhafızıdır ve bundan mes’uldür. Hepiniz idareniz altında olanlardan
mes’ulsünüz."2
Eğlencelere katılmaktan alıkonması
Cenab-ı Hakkın hususî terbiyesi ve muhafazası altında ömür geçiren Kâinatın
Efendisi Peygamberimiz, amcasının koyunlarını güttüğü sıralarda başından geçen
bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır:
"Ben, Cahiliye Devri insanlarının işledikleri bir şeyi iki defa yapmaya teşebbüs
ettimse de, Allah, beni o işten alıkoydu. Bundan sonra Allah, beni peygamberlik
vazifesiyle şereflendirinceye kadar hiçbir kötülüğe teşebbüs etmedim. Teşebbüs
ettiğim şeye gelince:
"Bir gece Kureyş’ten bir gençle Mekke’nin yukarı taraflarında kendi
koyunlarımızı otlatıyorduk. Ben arkadaşıma, ‘Koyunlarıma bakarsan, ben de diğer
arkadaşlarım gibi Mekke’ye giderek gece eğlencelerine, gece masalları
toplantılarına katılmak istiyorum’ teklifinde bulundum.
"Arkadaşım, ‘Olur, bakarım’ dedi.
"Bu maksatla Mekke’ye geldim. Şehrin ilk evinin yanına yaklaştığımda defler,
düdük ve ıslıkların çalındığını duydum. ‘Nedir bu?’ diye sordum. ‘Filanın oğlu,
filanın kızıyla evlenmiş, onların düğünleri yapılıyor’ dediler. Hemen oturup
onları seyre başladım. Derken Allah, kulaklarımı tıkadı, uyuya kaldım ve ancak
sabah güneşinin ışıklarıyla uyanabildim. Dönüp arkadaşımın yanına geldiğimde
benden ne yaptığımı sordu. ‘Hiçbir şey yapmadım’ dedim ve sonra da başımdan
geçeni olduğu gibi anlattım."
"Bir başka gece, yine arkadaşıma aynı şekilde ricâ ettim. Ricâmı kabul etti.
Yola çıkıp Mekke’ye geldiğimde, geçen sefer işittiklerimin aynısını yine
işittim. Hemen orada çöküp yine seyre daldım. Derken Allah, yine kulaklarımı
tıkadı. Vallahi, beni uykudan ancak güneşin sıcaklığı uyandırabildi. Uyanır
uyanmaz arkadaşımın yanına vardım ve başımdan geçeni olduğu gibi anlattım.
Bundan sonra Allah beni Peygamberlik vazifesiyle şereflendirinceye kadar böyle
şeylere teşebbüs etmedim."1

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|