
Efendimiz S.A.V'in [
Mekke ] Hayat'ı

ALENÎ DÂVET
Efendimizin Peygamberliğini Açıklaması
Peygamberliğin İlânı ve Davetin Birinci Safhası
Bütün insanlığa hitap edecek ve bütün dünyayı kucaklayacak bir din, elbette
gizli kalamazdı. Madem, insanlığı maddî manevî huzura kavuşturmak için bu din
gönderiliyordu. Öyle ise açıktan açığa insanlara bildirilmesi ve tebliğ edilmesi
zaruri idi.
Cenâb-ı Hak, kâinatta her şeyi tedric kanununa bağlamıştır. Bu kanuna riâyet ve
itâat etmeyenlerin zamandan alacakları cevap hiç şüphesiz muvaffakiyetsizlik
olacaktır.
Resûlullah Efendimiz de, Allah’tan aldığı talimât üzere bu kanuna riâyet etti.
Üç sene müddetle peygamberliğini ve İslâmiyeti açıktan açığa kimseye bildirmedi
ve anlatmadı. Tebliğinde son derece tedbirli ve ihtiyatlı davranıyor, ancak
emniyet ettiği kimselere durumunu arzediyordu.
Bu hareketiyle onun İslâma muvaffakiyet yolunu açtığını da görüyoruz. Üç senelik
gizli davet devresinde birçok kimse İslâm safında yer almış ve davasına güç
vermişti.
Üç senelik devreden sonra davetin daha fazla gizli olarak devamında bir maslahat
kalmamıştı. Zira, Kureyşli müşrikler tarafından her şey az çok duyulmuştu ve
üstelik İslâm davası bir çok kimseyle bir derece güç kazanmıştı. Buna binâen
mukaddes İslâm davasını açıklamanın ve tevhid hakikatlarını bütün âleme
duyurmanın zamanı artık gelmişti.
Yakın akrabaları dâvet
Halkı, İslâma açıktan davete, nereden başlayacağı Resûl-i Ekreme bizzat Cenâb-ı
Hak tarafından vahiy ile bildirildi:
“Önce en yakın akrabâlarını azaptan sakındır.”1
Resûl-i Ekrem, bu işe girişmenin kolay olmayacağını biliyordu. Bu sebeple bir
müddet evinden çıkmadı. Bu esnada birgün Hz. Ali’yi yanına çağırarak şöyle dedi:
“Yâ Ali, Cenâb-ı Hakkın, yakın akrabamı azabla korkutmamı emir buyurması, bana
çok güçlük verdi.
“Ben iyi biliyorum ki, ne zaman onlara bu işi açmaya kalksam, onların beni,
hoşlanmadığım birşeyle ithama kalkışacaklarını göreceğim.”
Görülüyor ki, Resûlullah Efendimiz, dâvâsını açıktan açığa akrabalarına
anlatmaya kalkıştığı takdirde onların ithâmlarına maruz kalacağı edişesini
taşıyordu. Bunun için de bir müddet evine kapanıp, düşünmeyi uygun görüyordu.
Hatta onun uzun müddet evinden çıkmadığını gören, başta Hz. Safiyye ile diğer
halaları, durumunu öğrenmek için ziyâretine geldiler. Efendimiz onlara, “Benim
hiçbir şeyden şikâyetim yok. Rahatsız falan değilim. Fakat Allah, bana yakın
akrabamı, azabla korkutmamı emretti. Abdülmuttaliboğullarını toplayıp, onları
Allah’a îmâna davet etmek istiyorum” dedi.
Halaları, “Dâvet et, ama sakın, onlardan Ebû Leheb’i dâvet edeyim deme. Çünkü o,
senin dâvetine asla icabet etmez” diye konuştular. Sonra da, “Biz nihâyet
kadınız” diyerek Resûlullahın yanından ayrıldılar.
Dâvâsını açıklama emrini alan Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hazret-i Ali’ye şu emri
verdi:
“Bize sadece bir kişilik et yemeği yap ve bir kap da süt doldur. Sonra da
Abdülmuttaliboğullarını topla, onlarla konuşacağım. Emrolunduğum şeyi onlara
bildireceğim.”
Hazret-i Ali, emri derhal yerine getirdi.
Sabah olunca, Ebû Talib’in evinde, dâvet edilmeyen Ebû Leheb de dahil, bütün
amcaları ile birlikte ikisi kadın kırk beş kişi toplandı.
Bir mu’cize
Kapta bulunan et bir kişilikti. Sadece bir insanı doyurakcak kadardı. Kaptaki
süt de o kadardı.
Resûl-i Ekrem, eti parçaladı ve ziyâfette bulunanlara, “Bismillah, buyurun”
dedi.
İstisnasız davette bulunanların hepsi o bir parça etten doyasıya yediler. Bir de
ne görsünler, çok az eksilmiş haliyle et yine yerinde duruyor. Hayrette
kaldılar.
Kaptaki sütü içmeye başladılar. Kanasıya içtiler ve sütün eksilmediğini
gördüler. Şaşırdılar!
Yemek yendikten sonra Peygamber Efendimiz, söze başlamak üzere iken, Ebû Leheb
müdâhale etti ve topluluğa hitaben şöyle dedi:
“Şimdiye kadar böyle bir sihir görmedik. Arkadaşımız sizi büyük bir büyü ile
büyüledi.” Sonra da Kâinatın Efendisine hakarette bulunacak kadar ileri gitti ve
topluluğu dağıtmak için ileri geri konuştu.
Peygamber Efendimiz, konuşmaya fırsat bulamadan davettekiler dağıldılar.
Resûl-i Ekrem, neticesiz kalan bu ziyafetten sonra, ikinci bir ziyafet daha
tertipleyerek yine Hazret-i Ali vasıtasıyla yakın akrabalarını bir araya
topladı. Yemek yendikten sonra, ayağa kalktı ve şöyle bir giriş yaptı:
“Hamd yalnız Allah’a mahsustur. Ben de Ona hamdederim. Yardımı ancak Ondan
isterim. Ona inanır, Ona dayanırım. Şeksiz şüphesiz bilmekle beraber size de
bildiririm ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. O birdir, eşi ve ortağı yoktur.”
Sonra da maksadını şöyle açıkladı:
“Herhalde otlak aramaya gönderilen bir kimse, gelip âilesine yalan söylemez.
Vallahi, ben bütün insanlara yalan söylemiş olsam(!) yine size karşı yalan
söylemem. Bütün insanları kandırmış olsam, yine sizi aldatmam.
“Sizi Ondan başka ilâh olmayan Allah’a îmâna dâvet ediyorum. Ben de Onun,
hususan size ve umumî olarak da bütün insanlığa, gönderdiği Peygamberiyim.”
Maksadını böylece hülâsa eden Resûl-i Ekrem Efendimiz sözlerine şöyle devam
etti:
“Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi öleceksiniz, Uykudan uyandığınız gibi de
diriltilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin
karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Bu da,
ya devamlı Cennette veya temelli Cehennemde kalmaktır. İnsanlardan âhiret
azabıyla korkuttuğum ilk kimseler sizlersiniz.”1
Peygamber Efendimiz konuşmasını bitirince, Ebû Talib ayağa kalktı ve şöyle dedi:
“Sana, severek ve candan yardım edeceğiz. Öğütlerini benimsedik ve kabullendik.
Sözlerini de tasdik ettik. Bu toplananlar senin atanın oğullarıdır. Ben de
haliyle onlardan biriyim. Senin istediğin şeye, onlardan koşacak olanların —and
olsun ki—en çabuğu da benden başkası değildir.
“Sen, emrolunduğun şeye devam et. Vallahi, etrafını kuşatıp seni korumaktan bir
an dahi geri durmayacağım. Nefsimi Abdülmuttalib’in dinini bırakmak hususunda
bana itaat eder bulmadım. Artık, ben onun öldüğü dinde öleceğim.”
Diğer amcaları da bu sözleri tasdik ettiler ve Efendimizin hoşlanmayacağı hiçbir
şey söylemediler. Sadece biri müstesna: İslâm dâvâsının başından beri muhalifi
bulunan Ebû Leheb. Ortaya atıldı ve şöyle dedi:
“Ey Abdülmüttaliboğuları,bu, vallahi bir kötülüktür. Başkaları onun elini tutup
bundan alıkoymadan önce, siz onun ellerini tutup bundan vazgeçirin. Eğer, siz
bugün ona itâat edecek olursanız, zillet ve hakarete uğrarsınız ve onu muhafaza
etmeye kalkışırsanız, öldürülürsünuz.”
İslâmın bu azılı düşmanına cevap, Peygamber Efendimizin kahraman halası Hz.
Safiyye’den geldi:
“Ey kardeşim! Kardeşinin oğlunu ve onun dinini yardımsız, hor ve hakir bırakmak
sana yaraşır mı? Vallahi, bugün yaşayan âlimler, Abdülmüttalib’in neslinden bir
peygamberin çıkacağını haber veriyorlar. İşte o peygamber budur” dedi.
Ebû Leheb, kız kardeşinin bu ulvî konuşmasına küstahca şu karşılığı verdi:
“And olsun ki, bu boşuna bir umuttur. Zaten, kadınların sözleri, erkeklere ayak
bağı ve köstek mesabesindedir. Kureyş âileleri ve onlarla birlikte bütün Araplar
ayaklandığı zaman, onlara karşı koyacak bizim ne kuvvetimiz var? Vallahi, biz
onların yanında yutulacak bir lokma gibiyiz.”
Ebû Leheb’in bu konuşmasından Ebû Talib fazlasıyla rahatsız oldu:
“Ey korkak,” dedi, “vallahi biz sağ oldukça, ona yardım edeceğiz ve onu
koruyacağız.”
Sonra da Resûl-i Ekrem Efendimize dönerek, “Ey kardeşim oğlu! Dâvet etmek
istediğin zaman bilelim; silahlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız.”1
O âna kadar sadece konuşulanları dinleyen Peygamber Efendimiz, ayağa kalkarak
şöyle bir konuşma yaptı:
“Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallahi, Araplar içinde benim size getirdiğim, dünya
ve âhiretiniz için hayırlı olan şeyden daha üstün ve hayırlısını kavmine
getirmiş başka bir kimse bilemiyorum.
“Ben, sizi dile kolay gelen, mizanda ağır basan iki kelimeye davet ediyorum ki;
o da: “Eşhedü en lâ İlâhe İllallah ve eşhedü enne Muhammede’n-Resûlullah
[Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, Onun resûlü olduğuna şehadet
ederim] demenizdir.”
Sonra da, “O halde, hanginiz bu yolda bana icabet ederek, vezirim ve yardımcım
olur?”2 diye sordu.
Kimseden ses çıkmadı. Bütün başlar öne eğildi. Gözler, Peygamberimize bakacak
takatı kendilerinde bulamıyorlardı. Sadece biri vardı, Resûlullahın mübârek
gözlerine dikkatle bakan. Bu, henüz 12-13 yaşlarında bulunan Hz. Ali idi. Ayağa
kalktı. Fakat, Peygamberimiz ona, “Sen otur” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, sualini üç sefer tekrarladı. Üç seferinde de cevap
sadece Hz. Ali’den geldi:
“Yâ Resûlallah! Sana, ben yardımcı olurum. Her ne kadar bunların yaşça en küçüğü
isem de.”3
Bu söze kimisi dudak büktü, kimisi hayret etti, kimisi de alaylı alaylı
gülümsedi: Sonra da hâdiseyi ciddiye almadan toplantıyı terk ettiler.
Hz. Ali’nin küçük yaşındaki bu kahramanlık ve cesareti Nebiyy-i Muhterem
Efendimizi fazlasıyla sevindirdi. Toplantıdan istediği neticeyi alamamaktan
dolayı ise ne üzüldü ve ne de ye’se kapıldı. Zira, vazifesinin sadece hak ve
hakikatı tebliğ etmek olduğunu biliyordu. Hidâyeti ise ancak Cenâb-ı Hak
verebilirdi.
* * *
Davetin İkinci Safhası: Mekkelilere Safâ Tepesinden İlk
Hitap
Tebliğ dairesi tedricen genişliyordu. Açıktan îmân ve İslâma davet, inanmış
ruhları sevinci ile okşarken, şirkin kirinden kendini kurtaramamış gönüleri ise
telaşa sevkediyordu.
“Emrolunduğun şeyi, onları çatlatırcasına bildir,”1 İlâhî fermanı gelince Fahr-i
Kâinat, âdeta yerinde duramaz hale gelmişti. Hemşehrilerine maddî, manevî
saâdetin yolunu bir an evvel göstermek istiyordu.
Bu sırada, tebliğ dairesini biraz daha genişletip, Safâ Tepesinde Mekkelilere
açıkça peygamberliğini ve İslâm dinini ilân etti.2
Safâ Tepesinde yüksekçe bir taş üstüne çıkan Allah Resûlü, Mekkelilere yüksek ve
gür bir sadâ ile: “Yâ Sabâhâh! [Ey Kureyş topluluğu, buraya geliniz, toplanınız,
size mühim bir haberim var!]” diye seslendi.
Mekkeliler birden şaşkına döndüler. Kimdi bu haykıran? Bir tehlike ile karşı
karşıya mı bulunuyorlardı? Düşmanın baskınına mı uğramışlardı? Yoksa kendilerine
iletilecek çok mühim bir haber mi vardı?
Bu seslenişe cevap vermede gecikmediler ve bir anda Safâ Tepesinin önüne
toplandılar. Fakat o da ne? Seslenen “Muhammedü’l-Emîn” dedikleri zâttı. Acaba
ne istiyordu? Nelerden haber verecekti? Neler söyleyecekti?
Merakla, “Ey Muhammed! Bizi buraya niçin topladın? Neyi haber vereceksin?” diye
sordular.
Resûl-i Ekrem, haberini vermekte gecikmedi. Zihinlerin kendisine bütün
dikkatiyle yöneldiği, gözlerin hayretli bakışlarıyla üzerine toplandığı, bütün
kulakların pürdikkat kesildiği ve herkesin merakla beklediği bir anda, mantıkî
delilerle dolu şu beliğ hitabeyi irad etti:
“Ey Kureyş topluluğu! Benimle sizin benzeriniz; düşmanı görünce âilesine haber
vermek için koşan ve düşmanın kendisinden önce varıp âilesine zarar vermesinden
korkarak, “Yâ sabahâh!” diye haykıran bir adamın benzeri gibidir.
“Ey Kureyş topluluğu! Size bu dağın ardında veya şu vadide düşman atlıları var.
Sabaha veya akşama, üzerinize hücûm edeceklerini söyleyecek olursam, bana inanır
mısınız?”
O âna kadar “Muhammedü’l-Emîn” dedikleri, kendisinden yalan nâmına bir tek şey
işitmedikleri, hakikatın dışında hiç bir şey duymadıkları Resûl-i Ekreme hep bir
ağızdan, “Evet,” dediler, “biz senin doğruluğunu tasdik ederiz. Çünkü, şimdiye
kadar sende doğruluktan başka bir şey görmedik. Sen yanımızda yalan ile itham
edilmiş bir insan değilsin.”
Bu umumî hitabından sonra Resûl-i Ekrem, Kureyş kabilelerinin her birini kendi
adlarıyla çağırdı ve konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Öyle ise, ben size, önünüzde gelecek büyük bir azabın bildiricisiyim. Yüce
Allah, bana, ‘En yakın akrabalarını âhiret azabıyla korkut’ emrini verdi. Sizi
‘Allah bir, Ondan başka İlâh yok’ demeye davet ediyorum.
“Ben de Onun kulu ve resûlüyüm. Eğer, dediklerimi kabul ederseniz, Cennete
gideceğinizi taahhüd ve tekeffül edebilirim. Şunu da bilin ki; siz ‘Allah bir,
Ondan başka ilâh yok’ demedikçe, size ben ne dünyada, ne de âhirette bir fâide
temin edemem.”1
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin akıl, kalb ve ruhlara hitap eden konuşması
karşısında Ebû Leheb şaşkına döndü. Eline bir taş aldı ve Kâinatın Efendisine
doğru fırlatarak, “Helâk olasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?” diye âdice
bağırdı.
Bundan başka, o anda dinleyenlerden hiçbir muhalefet gelmedi. Sadece fısıltı
halindeki konuşmalarıyla dağıldılar.
Bu hareketleriye Ebû Leheb, artık İlâhî nefret ve azabı haketmiş oluyordu.
Resûlullaha olan şiddetli düşmanlığı, bitmez kin ve nefreti kendisine pahalıya
mal oldu. Çünkü, Cenâb-ı Hak, inzâl buyurduğu Tebbet Sûresiyle korkunç âkıbetini
şöyle haber veriyordu:
“Kahrolsun Ebû Leheb! Zâten kahrolup gitti. Ne malı, ne de kazandıkları ona
fayda vermedi. Yakında alevli bir ateşe girecek. Karısı da odun hamalı olarak
beraber girecek. Boynunda ise bükülmüş bir ip olacak.”
Muhalefet eden kim olursa olsun, Allah nûrunu tamamlayacaktı.
Bu sebeple de, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, kendisine karşı yapılan çirkin
hareketlerden asla sarsılmıyor, yılmıyor ve yoluna son derece temkinli ve
vakarlı bir şekilde devam ediyordu.
* * *
Peygamber Efendimize Revâ Görülen Eziyet ve Hakaretler
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safâ Tepesinde açıktan açığa peygamberliğini ilân
ettikten ve halkı İslâma davette bulunduktan sonra Kureyşli müşrikler eziyet ve
hakaretlerini su yüzüne çıkardılar ve kat kat arttırdılar.
Peygamber Efendimiz, onları “Tevhid”e çağırıyordu. Onlarsa, “Atalarımızın dini”
dedikleri putperestlikte ve şirkte direniyorlardı. Efendimiz, onları fazilete,
dünya ve âhiret saâdetine dâvet ediyordu. Onlar ise, yarasanın ışıktan kaçması
gibi, faziletten ve saâdetten uzak durmaya çalışıyorlardı. Kâinatın Efendisi,
onları insanca yaşamaya, insan haysiyet ve kudsiyetine yakışır davranışlarda
bulunmaya çağırıyordu. Onlar, insanın şeref ve haysiyetini rencide edip ayaklar
altına alıcı çirkin ve rezil hareketler içinde, günlerini gün etmeye
uğraşıyorlardı.
Resûl-i Ekrem, onlar için ebedî saâdet, bekâ, likâ, Cennet istiyor ve onları bu
eşsiz nimetleri kazanacak amellerde bulunmaya dâvet ediyordu. Onlar ise,
kendilerini ebedî şekâvete, Cehenneme götürecek davranışların içinde yuvarlanıp
gidiyorlardı.
Hazret-i Resûlullah, dâveti ile, onları esfel-i safilîne düşmekten,
kıymetsizlikten ve fâidesizlikten kurtarıp alâ-yı illiyyîne, kıymete, bekâya,
ulvi vazifeleri yapabilme makamına çıkarmak istiyordu. Onlarsa tam tersine,
kıymetsizlikler içinde yuvarlanmaya, esfel-i sâfilini netice verecek
hareketlerde bulunmaya devam edip duruyorlardı.
Elbette, bu istek ve yaşayışta olan müşrikler, Fahr-i Alem Efendimizin, dâvetine
karşı çıkacak ve onunla amansız mücadelede bulunacak, ellerindeki bütün
imkânlarla, onu tesirsiz hale getirmeye; sebat ve metanetini, cesaret ve
gayretini kırmaya çalışacaklardı. Bunun için de, türlü türlü işkencelere,
eziyetlere, hakaret ve su-i kastlara teşebbüs edeceklerdi.
Şüphesiz bu durum, sadece Peygamber Efendimize mahsus değildi. Her peygamber,
kendi zamanında, gönderildiği kavmi ve ümmeti tarafından nâhoş karşılanmış,
hakîr görülmüş, eziyet ve işkencelere tâbi tutulmuştur. Bu ortak özellikleri
yanında, bütün peygamberlerin diğer bir müşterek vasıfları da bütün bu eziyet,
hakaret, işkence ve sû-i kastlara rağmen, davalarını anlatmaktan geri
durmamaları, inançlarından asla taviz vermemeleri; aksine eziyet ve işkencelerin
artması nisbetinde me’mur bulundukları hakikatları duyurmaya daha fazla bir aşk,
şevk ve ciddiyetle çalışmış olmalarıdır.
Fahr-i Âlem Efendimize, hakaret ve eziyet edenlerin başında Ebû Leheb ve karısı
Ümmü Cemil geliyordu. Ebû Leheb, Efendimizi devamlı takip ediyor ve halkı onu
dinlemekten vazgeçirmeye, zihinlerde şüphe ve vesvese meydana getirmeye
çalışıyordu.
Birgün Hazret-i Resûlullah, Ukaz Panayırında halkı Allah’ın birliğine îmâna ve
peygamberliğini tasdike davet edip:
“Ey ahalî, ‘Lâilâhe illallah’ deyin, kendinizi kurtarın” diyordu.
Peşisıra gelen Ebû Leheb ise halka, “Ey ahalî! Bu yeğenimdir, yalan söylüyor,
ondan uzak durun”1 diye sesleniyordu.
Bu, ibret dolu bir tablodur: Yeğen Allah’a îmâna ve saâdete davet ediyor; öz
amca ise, ona muhalefet edip, halkı onu dinlememeye çağırıyor!
Ebû Leheb, yalnız bununla da kalmıyordu. Birgün, komşusu olan Peygamber
Efendimizin kapısına pislik ve kokmuş şeyler atmıştı. O sırada Hazret-i Hamza,
henüz îmân etmemiş olmasına rağmen, yetişmiş ve o pisliklerin ve kokmuş
maddelerin hepsini Ebû Leheb’in başına dökmüştü.
Komşularının yaptığı bu gibi çirkin hareketlere karşı Efendimiz, sadece; “Ey
Abd-i Menâfoğulları! Bu nasıl komşuluk” diyerek sitem ediyor ve pislikleri
evinin önünden süpürüp atıyordu.
Kur’ân’ın, Cehennemde cayır cayır yanacağını haber verdiği bu adam, bâzan de,
Kâinatın Efendisinin evini, sırf onu rahatsız ve huzursuz etmek için taşa
tutuyordu.
Ebû Leheb, Resûl-i Kibriyâya eziyet ve hakaret etmekte yalnız kalmak
istemiyordu. Birgün, oğlu Uteybe’ye, ona işkence etsin diye emir verdi. Uteybe,
Peygamberimizin yanına vardı. O sırada Efendimiz Necm Sûresini okuyordu. Bunu
duyan Uteybe, “Necmin Rabbına andolsun ki, ben senin peygamberliğini inkâr
ediyorum” dedi ve küstahça Kâinatın Efendisine doğru tükürdü.
Resûl-i Ekrem, bu çirkin harekete sadece şu bedduâ ile cevap verdi:
“Yâ Rab, ona bir itini musallat et.”
Resûl-i Ekrem Efendimizin, ne duâsı ve ne de bedduâsı Allah tarafından
karşılıksız bırakılmıyordu. Uteybe’ye yaptığı bu bedduâ da bir müddet sonra
gerçekleşti. Yemen tarafında Havran denilen yerde arkadaşları arasında uyurken,
bir arslan gelip kendisini parçaladı!
Duâlarının makbuliyeti de, Peygamber Efendimizin mûcizelerinin bir bölümünü
teşkil eder.
Ümmü Cemil, İslâm dâvâsının en şiddetli muhalifi ve düşmanı Ebû Leheb’in karısı
idi. Kur’ân’ın tabiriyle “Cehennem oduncusu” bu kadın, İslâm daveti karşısında
öylesine azmış, öylesine çılgına dönmüştü ki, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin
gidip geldiği yola, her gün bıkmadan usanmadan sert dikenli çalılar döküp
saçıyor ve âdetâ bu davranışından zevk alıyordu.
Resûl-i Ekrem (a.s.m.), Safâ Tepesinde ilk olarak, Kureyş’e açıktan İlâhî
davette bulunurken, kocası Ebû Leheb, Peygamberimize çıkışmış, hatta hakaret
etmiş, “Helâk olasıca, bizi bunun için mi buraya çağırdın” demek küstahlığında
bulunmuş ve Efendimize doğru, yerden kaldırdığı bir taşı savurmuştu. Bunun
üzerine Cenâb-ı Hak, Tebbet Sûresini inzal buyurmuştu. Sûre, Ebû Leheb ve
karısının çirkin davranışlarını ve âkibetlerini mevzu ediyordu.
Bunu duyan Ümmü Cemil, artık yerinde duramaz oldu. Eline bir taş alarak Mescid-i
Harama geldi. Peygamber Efendimiz, sadık dostu Hazret-i Ebû Bekir ile orada
oturuyorlardı. Ümmü Cemil, Hazreti-i Ebû Bekir’i gördü fakat yanında oturan
Kâinatın Efendisini fark edemedi, Hz. Ebû Bekir’e şöyle dedi:
“Ey Ebû Bekir! Arkadaşın nerede? Ben işittim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu
taşı onun ağzına vuracağım” dedi.
Ebû Bekir’i gören göz, Kâinatın Efendisini göremiyor ve neticesiz geri
dönüyordu.1
Elbette göremezdi! Allah’ın hıfz ve inâyeti altında bulunan Sultan-ı Levlaki
görmek, bir Cehennem oduncusunun haddine mi düşmüştü?
Buna benzer bir hâdise de Ebû Cehil’in başına geldi. Birgün kabilesine şöyle söz
verdi:
“Vallahi, secdede Muhammed’i görürsem, başını bu taşla ezeceğim!”
Ertesi gün, zor kaldırabileceği büyük bir taş alarak gitti. Resûl-i Ekrem
secdedeydi. Taşı kaldırıp tam vuracakken, elleri yukarıda kaskatı kesildi. Tâ
Kâinatın Efendisi namazını bitirip kalkıncaya kadar. Namaz bitince Ebû Cehil’in
eli çözüldü.2 Çünkü, artık ihtiyaç kalmamıştı.
Herşeye rağmen Peygamber Efendimizi rahatsız etmekten vazgeçmeyen Ebû Cehil,
yine bir gün, “Vallahi, Muhammed’i secdede görürsem, boynuna basacak ve boynunu
yerlere sürteceğim” diye yemin etti.
Tam o sırada Resûl-i Kibriya Efendimiz çıka geldi. İbn-i Abbas, durumu
kendilerine arzedince, birden hiddetlendi ve kapıdan girmeyi dahi beklemeden,
aceleyle duvardan aşıp Mescid-i Haram’ın içine girdi. Alâk Sûresini sonuna kadar
okudu ve secdeye vardı.
Etrafta bulunanlar Ebû Cehil’e, “Ey Ebû Cehil, işte Muhammed!” diye seslendiler.
Ebû Cehil’in Resûl-i Ekreme doğru ilerlemesiyle dönmesi bir oldu.
Seyredenler şaşkınlık içinde, “Ne oldu, neden döndün?” diye sordular.
Ebû Cehil, onlardan daha şaşkın bir edâ içinde:
“Benim gördüğümü, siz görmüyor musunuz?” diye cevap verdi ve arkasından ilâve
etti:
“Vallahi, onunla benim arama ateşten bir uçurum açıldı.”1
Müşrik ileri gelenlerinin en ağır işkence ve su-i kast teşebbüsleri karşısında,
Cenâb-ı Hak da, Sevgili Resûlünü işte böylesine koruyor ve himâye ediyordu!
Kureyş müşriklerinin, Peygamber Efendimize eziyet, hakaret ve sû-i kastları
çeşitli sûretlerde oluyordu.
Resûl-i Ekrem, birgün Kâbe’de huşû içinde namazını edâ etmekte idi. Müşriklerden
bir grub da Kâbe civarında toplanmış konuşuyorlardı. İçlerinde, Ebû Cehil de
vardı. Ortaya fırlayarak topluluğa, “Hanginiz gidip filancalarda bugün
boğazlanan devenin işkembesini ve döl eşini olduğu gibi kanlı kanlı getirip,
secdede iken onun üzerine koyar?” diye seslendi.
Gözü dünmüşlerden biri olan Ukbe bin Ebî Muayt, ortaya atıldı. “Ben yaparım”
dedi ve oradan ayrıldı. Az sonra, ruhu kararmış bu adam, elinde deve işkembesi
ile Peygamber Efendimizin yanında göründü.
Resûl-i Ekrem, her şeyden habersiz, Cenâb-ı Hakkın huzurunda secdeye varmıştı.
Gözü dönmüş Ukbe, getirdiği deve işkembesini iki küreği arasına koydu. Ruh ve
vicdanları şirkin karanlıklarına gömülü müşrikler manzarayı kahkahalarla
seyrediyorlardı.
Muhterem babasının, müşriklerin bu âdice hareketine maruz kaldığını duyan
Hazret-i Fâtıma, koşa koşa geldi. İşkembeyi tuttuğu gibi suratlarına
çarparcasına müşrik gürûhuna doğru fırlattı.
Namazını bitiren Hazret-i Resûlullahın mübârek dudaklarından, “Allah’ım,
Kureyş’i sana havale ediyorum” cümlesi döküldü.
Bu cümlesini üç kere tekrarladı. Sonra da müşrik elebaşlarının isimlerini teker
teker zikrederek, onları da sonsuz kudret sahibi Cenâb-ı Hakka havale etti.1
Resûl-i Ekrem Efendimize, müşriklerin yaptığı bir başka eziyet ve hakaret
hâdisesini, Abdullah bin Amr Hazretleri şöyle anlatır:
“Birgün Kureyş’in ileri gelenleri, Hıcır denilen yerde toplanmışlardı. Ben de
orada bulunuyordum. Kureyşliler Allah Resûlü hakkında konuşarak şöyle
diyorlardı: ‘Biz bu adamın işinde sabrettiğimiz kadar hiçbir şeye karşı sabır
göstermedik. Bu adam, bizi akılsızlıkla ittiham etti. Babalarımıza, dedelerimize
hakaret etti. Dinimizi ayıpladı, birliğimizi bozdu, putlarımıza dil uzattı. Onun
yaptığı bunca şeylere biz sabrettik.’
“Kureyş, bunu konuşup dururken, birdenbire Allah Resûlü görünüverdi. Yürüyerek
geldi. Hacerü’l-Esved’i öptü. Sonra Kâbe’yi tavaf etmek üzere yanlarından
yürüyüp geçti. Bu sırada Kureyşliler kendilerine laf attılar. Allah Resûlü, son
derece üzüldü. Üzüntüsünü, birdenbire değişen yüzünün renginden fark ettim.
“Allah Resûlü, tavafına devam etti. İkinci defa Kureyş topluluğunun yanından
geçerken, yine onların sözlü sataşmalarına ma’ruz kaldı. Yine fazlasıyla üzüldü.
Üzüldüğünü yine yüzünden fark ettim.
“Allah Resûlü, üçüncü defa, Kureyşlilerin yanından geçerken yine aynı şekilde
kendisine lafla sataştılar. Bunun üzerine Allah Resûlü, durdu ve onlara dönüp
şöyle konuştu: “Ey Kureyşliler! Sözlerimi duyuyor musunuz? Varlığım kudret
elinde olan Allah’a yemin ederim ki, başınıza felâket gelecektir.”
“Nebiyy-i Ekremin bu hitabı, topluluk üzerinde derin bir tesir meydana getirdi.
Hiçbiri yerinden kımıldamadı. Sonunda, daha önce onun hakkında en çok aleyhte
konuşup, arakadaşlarını kışkırtanlar (başta Ebû Cehil) bile, en iyi sözlerle
gönlünü almaya çalışarak şöyle dediler:
“‘Yâ Ebe’l-Kàsım! Haydi selâmetle git. Vallahi, sen cahillerden, kendini
bilmezlerden değilsin.’
“Allah Resûlü de uzaklaşıp gitti.
“Ertesi gün, Kureyşliler, yine Hıcır denilen yerde toplandılar. Ben yine
aralarında idim. Aynı şekilde Allah Resûlü hakkında ileri geri konuşuyorlar ve
şöyle diyorlardı:
“‘Muhammed’in size yaptıklarını ve Onun hakkında size verilen haberleri söyleyip
duruyorsunuz. Fakat gelip karşınıza dikilerek, yüzünüze karşı kötü(!) şeyler
söylediği zaman ona dokunmuyor ve serbest bırakıyorsunuz.’
“Onlar, böyle konuşup dururlarken, yine Resûlullah çıkageldi. Kureyşliler hemen
oturdukları yerden fırlayarak etrafını sardılar. Onun, kendi taptıkları ve
dinleri hakkında söyledikleri sözleri zikrederek, ‘Hakkımızda şu şu sözleri
söyleyen sen misin?’ dediler.
“Nebiyy-i Ekrem, cevaben, ‘Evet, bunları söyleyen benim’ dedi. Bunun üzerine hep
birden Resûlullahın üzerine atıldılar. Biri onun yakasına yapıştı.
“Bu sırada biri koşarak Hz. Ebû Bekir’e durumu haber verdi. Hz. Ebû Bekir hemen
Mescid-i Harama girdi. Gözyaşları arasında müşriklere, ‘Allah belânızı versin
“Rabbim Allah’tır” diyen bir zâtı öldürmek mi istiyorsunuz?’ diye seslendi.
“Bunu duyan Nebiyy-i Ekrem, ‘Bırak onları ya Ebû Bekir! Varlığım kudret elinde
olan Allah’a yemin ederim ki, ben onların hepsinin hakkından geleceğim’ dedi.
“Bu sözü işiten Kureyşliler korktular ve Resûlullahı bırakarak dağıldılar.”1
“Rabbim Allah’tır” dediği ve halkı bu ulvî hakikata çağırdığı için Resûl-i
Kibriyâ Efendimize revâ görülen çirkin hareketler bunlarla da kalmıyordu.
Yine birgün, Kâbe yanında namaz kılıyordu. Alnını yüce Yaratıcısının huzurunda
yere koyar koymaz, serseri Ukbe bin Ebî Muayt, ridasını topladı ve boynuna
doladı. Olanca gücüyle sıktı. Maksadı ona boğmaktı.
O arada Hazret-i Ebû Bekir yetişip Peygamber Efendimizi bu serserinin elinden
kurtardı. Sonra da âdeta kâinata işittirmek istiyormuşçasına şu âyet-i kerimeyi
okudu:
“Firavunun âilesinden, îmânını gizleyen mü’min bir kimse, ‘Rabbim Allah’tır’
dediği için mi bir adamı öldüreceksiniz?’ dedi. ‘Halbuki, o, Rabbinizden size
mûcizelerle gelmiştir. Eğer yalancıysa yalanı kendi aleyhinedir. Fakat doğru
söylüyorsa, size vaad ettiği azâbın bir kısmı olsun başınıza gelir. Muhakkak ki,
Allah haddini aşan ve yalancılık eden kimseyi muvaffak etmez.’”1
Resûlullahı öldürmeye teşebbüs
İçlerinde Ebû Cehil ve Velid bin Muğîre’nin de bulunduğu Mahzumoğullarından bir
topluluk, uzun uzun konuştuktan sonra Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan
kaldırmaya karar verdiler. Vazifeyi Velid bin Muğîre yerine getirecekti.
Resûl-i Ekrem, namazda Kur’ân okumaya başladığı bir sırada, Velid yanına kadar
sokuldu. Fakat, o da ne! Öldürmeye gittiği zâtın sesi var, okuduğu Kur’ân şirk
kiriyle paslanmış kulağına geliyor, fakat gözü onu bir türlü göremiyordu.
Velid şaşkınlaştı. Telaşla arkadaşlarının yanına döndü ve durumu anlattı. Bu
sefer hep beraber gittiler. Fakat, yine Efendimizi görmeye muvaffak olamadılar.
Çünkü, ileri gittiklerinde ses arkadan, arkaya doğru gittiklerinde ise ses ön
taraftan geliyordu. Nihayet hayretler içinde kalıp dağıldılar.
Kâinata bir rahmet güneşi olarak doğan Peygamber Efendimiz, müşriklerin bu
küstahça hareketleri karşısında evine döndü. Birazcık olsun üzüntüsünü yok
etmek, sıkıntısını gidermek için örttüsüne büründü ve yattı.
* * *
İlk Müslümanlara Yapılan İşkence ve Eziyetler
Efendimizin peygamberliğinin beşinci senesi: Milâdî, 615. Kureyş müşriklerinin
Müslümanlar üzerindeki baskı, eziyet ve işkenceleri gün geçtikçe artıyordu.
Müslümanlar dinî vazifelerini ve ibadetlerini rahat ve serbest bir şekilde ifâ
edemez bir durumla karşı karşıya gelmişlerdi.
İslâm ve îmânın tâlimi, Allah’a ibadet ve tâatın serbestçe yapılabilmesi için
emin bir yer gerekliydi. Allah Resûlü, bizzat bu emin yeri aradı ve tesbit etti:
Safâ Tepesinin doğusunda dar bir sokak içinde bulunan ilk Müslüman Erkâm bin
Ebi’l-Erkâm bin Esed’in evi. Bu ev giriş çıkışlar için elverişli, etraftan gelen
gidenlerin kolayca kontrol edilebileceği emîn bir yerdi.
Artık, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz burada muâllim, ilk Müslümanlar da talebe
idiler. Burada öğrendiklerini imkân ve fırsat dahilinde başkalarına da duyuruyor
ve aktarıyorlardı. Böylelikle Dârü’l-Erkâmı, Nebiyy-i Ekrem Efendimizin
hocalığını yaptığı ilk medrese, ilk İslâm üniversitesi saymak mümkündür.
Hazret-i Ömer’in, İslâmla şereflenmesine kadar, Resûl-i Ekrem, İslâmı öğretme ve
anlatma vazifesini burada yürüttü. Başta Hazret-i Ömer olmak üzere bir çok kimse
bu evde Müslüman olma şerefine erdiler.
Dârü’l-Erkâmı Erkâm bin Ebî’l-Erkâm Hazretleri, hiç satılmamak ve tevarüs
olunmamak şartıyla vekil olarak oğluna bırakmıştır.
İslâm tarihinde büyük ehemmiyeti hàiz bulunan bu ev, bugün Kâbe karşısında,
“Dârü’l-Hayzûran” adıyla anılmakta ve dinî bir okula tahsis edilmiş
bulunmaktadır.1
Yasir âilesinin başına gelenler
Yâsir, Mekke’ye Yemen’den gelmişti. Burada, Mahzumoğullarından Ebû Huzeyfe bin
Muğire’nin himâyesine girmişti. Sonradan Ebû Huzeyfe, onu câriyesi Sümeyye ile
evlendirmişti. Bu evlilikten iki erkek çocuğu dünyaya geldi: Ammar ve Abdullah.
Bütün ferdleriyle saâdet dairesine giren bu âileye başta Mahzumoğulları olmak
üzere, bütün müşrikler çekilmez işkenceler, dayanılmaz eziyetlerle göz
açtırmıyorlardı. Mahzumoğulları, îmân ve İslâmdan vazgeçsinler diye, güneşin her
tarafı sıcaklığıyla kavurduğu bir sırada, âdeta Cehennem ateşi kesilen taşlıkta
onlara işkence ediyorlardı.
Yine bir gün Yâsir âilesi işkence altında zalim müşrikler tarafından
inletilirken, Resûl-i Ekrem Efendimiz üzerlerine çıkageldi. Yürekler parçalayıcı
bu durum karşısında, “Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sabredin, ey Yâsir âilesi!
Sabredin, ey Yâsir âilesi! Sizin mükâfatınız Cennettir; sabredin, ey Yâsir
âilesi!” diyerek sabır tavsiyesinde bulundu.
İşkence altında kıvranan Yâsir, “Yâ Resûlallah,” dedi, “bu iş daha ne zamana
kadar böyle sürüp gidecek?”
Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu suale, “Allah’ım! Yâsir âilesinden Rahmet ve
Mağfiretini esirgeme” duâsıyla karşılık verdi.
Bu hâdiseden bir müddet sonra Hazret-i Yâsir, dayanılmaz işkenceler altında
izzetiyle ruhunu Rabbine teslim etti. Böylece Müslüman erkeklerden “ilk şehid”
şerefi kendisinin oldu.
Oldukça yaşlanmış, zaîf ve nahif bir kadın olan Yâsir’in âilesi Sümeyye de
işkence etsin diye Ebû Cehil’e havâle edilmişti.
Ebû Cehil, işkenceden işkenceye uğrattığı bu yaşlı, zaîf ve kimsesiz kadına
küstahca ve âdice, “Sen güzelliğine âşık olduğun için, Muhammed’e îmân ettin!”
diyordu.
Bu âdice ithama, îmân âbidesi kesilmiş Hazret-i Sümeyye, bir müşrike
söylenebilecek en ağır laflarla mukabele edince, Ebû Cehil hiddete geldi ve
elindeki mızrağı saplayarak, şehid etti. Hazret-i Sümeyye de böylece,
kadınlardan ilk şehid edilen kişi oldu.
Ammar’ın başına gelenler
Ammar’ın çektikleri de yürekler parçalayıcı idi: Demir bir gömlek giydiriliyor,
güneşin yeryüzünü bütün sıcaklığıyla kavurduğu sırada dışarı çıkartılıyor ve
demir gömlek içinde ilikleri eritiliyordu.
Bu işkencelerden bir an olsun kurtulan Ammar, soluğu Nebiyy-i Ekremin yanında
alıyor ve kendisinden bir teselli bekliyordu.
“Azabın her türlüsünü tattık, yâ Resûlallah” diyerek halini arz ediyordu.
Resûl-i Ekrem, yine sabır tavsiye ediyor ve şöyle duâ ediyordu:
“Allah’ım, Ammar âilesinden hiçbir kimseye Cehennem azabını tattırma.”
Hz. Ammar’a revâ görülen işkence çeşitlerinden biri de ateşle dağlanması idi.
Yine bir gün böyle bir işkence altında kıvranırken Peygamber Efendimiz rasgeldi.
Mübârek elleriyle Ammar’ın başını sığayarak ateşe, “Ey ateş, İbrahim’e (a.s.)
serin ve selâmet olduğun gibi, Ammar’a da öyle ol!” diye duâ etti. Sonra da
Ammar’a şu haberi verdi:
“Ey Ammâr! Sen (bu işkencelerle) ölmeyecek, uzun bir müddet yaşayacaksın. Senin
ölümün azgın bir topluluğun eliyle olacaktır.”1
Gerçekten de, Cenâb-ı Hak, Hz. Ammar’a uzun ömürler ihsan ederek, Sevgili
Habibinin haberini doğrulamıştır. Hz. Ammar daha sonra Sıffin Harbinde
katledildi. Hz. Ali, onu Muâviye’nin taraftarlarının bâği (azgın) olduklarına
hüccet gösterdi. Fakat, Muâviye te’vil etti. Amr bin Âs dedi: “Bâği yalnız onun
katilleridir; umumumuz değiliz.”1
Yine birgün, Ammar, uğradığı işkenceden dolayı ağlıyordu. Bu haliyle onu gören
şefkat timsali Peygamber Efendimiz, mübarek elleriyle gözyaşlarını sildi. Sonra
da, “Seni kâfirler tuttu da suya mı bastı? Onlar, seni bir daha tutar da, sana
şöyle şöyle derler ve işkencelerine devam ederlerse, sen de onlara istediklerini
söyle ve kurtul” dedi.
Bu, hayatını zalim müşriklerin elinden kurtarmak için Ammar’a bir müsâade idi!
Bu müsâadenin verilişinden bir müddet sonra, Ammar yine müşrikler tarafından
yakalandı ve işkenceden işkenceye uğratıldı. İşkence edilirken de kendisine şu
teklif yapılıyordu:
“Muhammed’e küfretmedikçe, Lât ve Uzzâ’ya tapmanın da onun dininden hayırlı
olduğunu söylemedikçe sana işkence etmekten asla vazgeçmeyeceğiz!”
Zavallı Ammar’ın dilinden, çaresiz olarak müşriklerin söyledikleri döküldü.
Muradlarına eren gaddarlar Ammar’ı serbest bıraktılar.
İşkence ve azab yükü altında ezilmekten kurtulan Ammar doğruca Resûl-i Ekremin
huzuruna vardı. Efendimiz, kendisine, “Kurtulduğun yüzünden belli” deyince,
cevabı şu oldu:
“Hayır, vallahi kurtulmadım!”
Peygamber Efendimiz, “Niçin?” diye sorunca da Ammar, “Ben, senden vazgeçirildim.
Lât ve Uzzâ’nın da senin dininden hayırlı olduğunu bana söylettirdiler”
karşılığını verdi.
Ammar üzgündü, Ammar şaşkındı. Dünya, başına yıkılacakmış gibi heyecan ve korku
içinde Resûl-i Kibriyanın huzurunda dikilmiş duruyordu. Müşriklerin işkence ve
eziyetlerinden kurtulmuştu, ama şimdi başka bir tehlike ile karşı karşıya
gelmişti!
Resûl-i Ekrem, “Müşriklerin dediklerini söylerken, kalbini nasıl buldun?” diye
sordu.
Ammar’ın kalbinden kopup gelen cevabı şu oldu:
“Kalbimi îmân ferahlığı ve rahatlığında, dinime bağlılığımı da, demirden daha
sağlam buldum.”
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Sana vebâl yok, ey Ammar! Eğer, onlar
seni yine yakalar, bunu sana tekrarlatmak isterlerse, sen de söylediklerini
tekrarlayıp kurtul”1 diyerek Ammar’ın hem gönlünü, hem yüzünü ferah ve sürûra
garketti.
Bu hâdise üzerine, yüce Allah şu meâldeki âyetini inzâl buyurdu:
“Kalbi îmânla dolu olduğu halde inkâra zorlananlar müstesnâ, kim îmân ettikten
sonra tekrar kâfir olur ve gönül rızâsıyla küfrü kabul ederse, öylelerinin
üzerine Allah’tan bir gazap vardır. Onların hakkı pek büyük bir azaptır.”2
Şu halde kalbi îmân ile karar bulmuş bir mü’mine burada bir ruhsat
tanınmaktadır: Düşman tarafından canı veya herhangi bir azası yok edilme
tehlikesiyle karşı karşıya olduğu zaman, yalnız diliyle küfür kelimesini
söylemesi câizdir. Ancak bunun, kalbin îmân ile mutmain olması şartıyla bir
ruhsat olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bunun yanında, hakkı söylemek ve dinin
izzetini korumak için şehid olmayı göze alıp, küfür kelimesinin lisanla dahi
olsa, söylenmemesi azimettir. Bu hususta ruhsat ile değil de, azimet ile amel
etmek ise, daha faziletli bir hareket sayılmıştır.3
Hazret-i Ebû Bekir’in işkenceye mâruz kalışı
Resûlullah Efendimiz, bir gün Dârü’l-Erkam’da ilk Müslümanlardan birçoğu ile
oturuyordu. Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere hepsinin gönlünde Tevhid davasını
müşriklere karşı açıklamak arzusu bir iştiyâk halini almıştı. Bunu
gerçekleştirmesi için Resûl-i Kibriyâ Efendimizden ricâda bulundular. Fakat,
Hazret-i Resûlullah, tedbiri elden bırakmak istemiyordu. Henüz böyle bir hareket
için zamana ihtiyaç vardı.
“Biz henüz azız, bu işe yetmeyiz” diye konuştu.
Fakat, îmânın tap taze heyecan ve şevkini ter temiz gönüllerinde taşıyan bu yeni
Müslümanlar, yerlerinde âdeta duramaz hale gelmişlerdi. Bunu hisseden Fahr-i
Alem Efendimiz, sonunda kendileriyle birlikte Mescid-i Harama gitti. Bir tarafa
oturdular. Müşriklerden bir topluluk da oradaydı.
Allah ve Resûlüne îmân aşkıyla yanıp tutuşan Hazret-i Ebû Bekir, kalbinin
derinliklerinden kopup gelen gerçekleri insanlara duyurmak arzusunun önüne
geçemedi ve orada müşriklere dönerek, Allah’a îmânın ulviyet ve kudsiyetini;
buna karşılık puta tapmanın pespayeliğini ve onlara hürmet etmenin sefaletini
haykırdı. Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık ile dolu olan müşrikler, Hazret-i
Sıddîk’a saldırdılar, her tarafını kan revan içinde bıraktılar. Ellerinden,
ancak kabilesi Teymoğullarından bir kaçının araya girmesiyle kurtulabildi.
Demirli ayakkabıların darbelerine maruz kalan Hazret-i Ebû Bekir, kendinden
geçmişti. Baygın bir halde evine götürdüler. Gün boyu baygın kaldı ve ancak
akşam üzeri kendine gelebildi.
Sanki, onca darbelere maruz kalan kendisi değilmiş, sanki yüzü gözü kan revan
içinde bırakılan bir başkasıymış gibi, dudaklarından dökülen ilk cümleler şunlar
oldu:
“Resûlullah ne yapıyor, ne haldedir? Ona dil uzatmışlardı, hakaret etmişlerdi?”
Hz. Ebû Bekir, bu sözleriyle Hazret-i Resûlullaha olan sadakatının şâheser bir
örneğini veriyordu. Kan revan içindeki haline bakmadan, yara berelerinin acısına
sızısına aldırmadan Nebiyy-i Zişânın durumunu öğrenmek istiyordu. Hem de o
Nebiyy-i Muhtereme şiddetle muhâlefet edenler arasında.
Kendisine yemek teklifinde bulundular. “Aç kaldın, susuz kaldın, birşeyler yiyip
içmez misin?” dediler. O ise hep, “Resûlullah ne haldedir, ne yapıyor?” diye
soruyordu.
Annesinin Resûl-i Ekremin dâvâsından haberi yoktu. Henüz îmân etmeyenler
arasında bulunuyordu. Nasıl olursa olsun, Allah Resûlünün durumunu öğrenmeliydi.
Annesine, “Git,” dedi, “Hattab’ın kızı Ümmü Cemil’e sor. Resûlullah hakkında
bana haber getir.”
Ümmü Cemil, îmân etmiş bahtiyar bir kadındı. Fakat, Resûl-i Ekremden aldığı
dersle tedbirli ve ihtiyatlı davranıyordu.
Ebû Bekir’in annesi Ümmü Hayr, ona, “Ebû Bekir senden Abdullah’ın oğlu
Muhammed’i soruyor” deyince; “Ben Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Ama istersen
beraber oğlunun yanına gidelim” diye cevap verdi. Aslında, Ümmü Cemil’in
Resûlullahdan haberi vardı. Ancak, bir tertip ve tuzakla karşı karşıya bulunma
ihtimalini göz önünde bulundurarak böyle cevap vermişti.
Hazret-i Ebû Bekir’i yüzü gözü yarılmış bir vaziyette gören Ümmü Cemil’in içi
burkuldu ve kendisini zaptedemeyerek, “Sana bunları reva gören bir kavim,
şüphesiz azgın ve sapkındır. Allah’tan dileğim, onlardan intikamını almasıdır”
diye haykırdı.
Ümmü Cemil’den Resûl-i Ekremin selamette olduğunu öğrenmesine rağmen Hazret-i
Ebû Bekir’in içi, yine de rahat etmiyordu. Annesine, “Vallahi, gidip Resûlullahı
görmedikçe, ne yer ne de içerim!” dedi.
Onu, Resûl-i Ekreme götürmekten başka çare yoktu. Fakat bu haliyle nasıl
giderdi? Dârü’l-Erkam’a kadar nasıl yürüyebilirdi?
Etraf tenhalaşınca, annesi ve Ümmü Cemil’e yaslanarak sendeleye sendeleye
Resûlullahın huzuruna vardı. Senelerden beri birbirlerini görmemiş candan
dostlar gibi kucaklaştılar. Resûl-i Ekremin durumunu gözleriyle gördükten sonra,
“Annem, babam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! O azgın, sapkın adamın (Utbe bin
Rabia) yüzümü yerlere sürtüp, bilinmez hale getirmesinden başka herhangi bir
üzüntüm yok”1 diye konuştu.
O anda bile Hazret-i Ebû Bekir’in gönlü îmân ve İslâma hizmet aşkıyla alev alev
yanıyordu.
Peygamber Efendimize annesini göstererek, “Bu annem Selmâ’dır” dedi. “Onun
hakkında Allah’a duâda bulunmanızı arzu ediyorum. Umulur ki Allah, onu Cehennem
ateşinden hatırın için kurtarır.”2
Bu samimi arzu, samimi duâ ile birleşti ve o anda orada Ümmü’l-Hayr Selmâ Hâtun
bahtiyar mü’minler safına katıldı.
* * *
Bütün Bunlar İmtihandı
İlk Müslümanların maruz kaldıkları bu işkence, eziyet ve hakaretler, karşı
karşıya bulundukları güçlükler ve mâniler Allah tarafından aynı zamanda birer
imtihandı. Mesele sadece “îmân ettim” demekle bitmiyordu. Îmândaki sadâkat,
samimiyet ve sabırlarının da ölçülmesi gerekiyordu.
Öylesine güçlükler, işkence ve eziyetler olacak ki, gerçekten îmân etme arzusunu
ruhunda taşıyanlar, bütün bunlara aldırmadan îmân edecekler; bu arzuyu ciddi
olarak gönüllerinde taşımayanlar ise, halis mü’minlerden ayrılacaklardı.
Nitekim, şu âyet-i kerime de bu hususa işâret eder:
“Doğrusu Biz, onlardan evvelkileri de [çeşitli musibetlerle] denedik. Allah
[imtihan sûretiyle îmânında] sâdık olanları da muhakkak bilecek, yalancı
olanları da elbette bilecek.”1
Demek ki, îmânında samimiyetin en mühim bir ölçüsü, karşılaştığı güçlükler,
işkence, eziyet ve ızdıraplar karşısında boyun eğmemektir.
Dayanılmaz işkenceler, hakaretler, eziyet ve zulümler, Allah’a îmânın ve
Resûlüne tabi olmanın gerçek şuuruna eren hakiki Müslümanların cesaretini
kıramıyordu. Onların hidayet dairesinde sebât etmelerine ve başkalarının da o
daireye koşmasına mâni olamıyordu. İşkenceler, eziyet ve hakaretler, âdeta İslâm
ateşinin daha gür yanması, daha kuvvetli parlaması için birer odun mesabesine
geçiyordu. Onlar eziyet ve işkencelerine devam ettikçe, İslâm davası da bir
başka hızla gelişiyor, yayılıyor, ruh ve gönüller üzerindeki nûrdan saltanatını
devam ettiriyordu.
Şurası muhakkaktır ki, zor ve tahakküm hiç bir zaman, hiç bir devirde devamlı
olarak hak ve hakikatı yenememiş, boğamamış ve kendine esir edememiştir. Aksine
hak ve hakikat, çoğu kere zoru da, tahakkümü de, zulüm ve zulmeti de yenmiş, yok
olmaya mahkûm etmiştir.
Asr-ı Saâdet Müslümanlarının dayanılmaz işkence ve zulümler karşısında
gösterdikleri eşsiz cesaret, engin sabır ve harika metanet, cidden insaf ve
basiret sahiplerinin gözlerini yaşartacak bir ulviyete sahiptir ve günümüz
Müslümanları için de birçok ibretleri havidir. Öyle ki, İtalyan muharrir,
tarihçi Leone Kaitano gibi azılı bir İslâm düşmanı bile şu itirafı yapmaktan
kendini alamamıştır:
“Hayret, hayrettir ki, aralarında bir tane bile dönek yoktur!”
Asıl hayret edilecek husus ise, böyle bir itirafta bulunan muharririn İslâma
gönlünü ve kalemini teslim edeceği yerde, düşmanlıkta devam etmesi, âdeta
gündüzün ortasında güneşi görmemek için gözünü kapamasıdır.
* * *
Müşriklerin Yeni Tertipleri
Ebû Tâlib’e şikayet
Başvurulan tertip, eziyet ve işkencelerin hiç biri Resûl-i Ekrem Efendimizi
İslâmı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik, amcası Ebû Talib de,
yaptıklarına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilakis onu koruyordu.
Müşrikler, bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden on kişi, Ebû
Talib’e gelerek, “Ey Ebû Talib,” dediler, “yeğenin putlarımıza sövdü, dinî
inançlarımızı kötüledi, akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış
yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu.
“Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil.”1
Ebû Talib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve
âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi! Hangisini tercih
edecekti?
Sonunda yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı.2
İlk şikâyetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler, Ebû Talib’e
tekrar başvurdular:
“Ey Ebû Talib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini
yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik. Fakat sen istediğimizi
yapmadın. Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi
kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde
bulunmasına asla tahammül edemeyiz.
“Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin, yahut da iki taraftan biri
yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız.”1
Ebû Talib, tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı. Kavmi
tarafından terk edilmek istemezdi. Ama, yeğeni Kâinatın Efendisinden de
vazgeçemezdi. O halde ne yapabilirdi? Derin derin düşündükten sonra, Resûl-i
Ekremi (a.s.m.) yanına çağırarak yalvarırcasına,“Kardeşimin oğlu, kavminin ileri
gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana arzettiler. Ne olursun,
bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize
yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç”2 dedi.
Durum oldukça nazikti. Bir bakıma o güne kadar kavmi içinde kendisine yegâne
hâmilik eden Ebû Talib’di. O da mı himâayeden vazgeçecekti?
Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, bir müddet mahzun
mahzun düşündü. Sonra, hakiki muhafızının Cenâb-ı Hak olduğunu bilmenin gönül
rahatlığı içinde amcasına cevabı kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin
oldu: “Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ay’ı da sol elime verseler,
ben yine bu dinden, bu tebliğden vaz geçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar,
yahut ben bu uğurda canımı veririm.”3
Öz amcasının kendisini terk edeceği endişesini duyan Peygamber Efendimiz, bu
cevabını verirken göz yaşlarını tutamamıştı. Mübarek gözyaşları sanki, amcasının
gönlüne damlıyordu! Bu halini gören amcası onu nasıl yalnız başına
bırakabilirdi? Zâtına karşı böylesine muhabbet beslediği yeğenini nasıl terk
edebilirdi?
Yıkılmayan bir iradeye sahib Resûl-i Kibriyânın davasını haykırmaktan asla
vazgeçmeyeceğini anlayan Ebû Talib; “Yeğenim benim,” diyerek boynuna sarıldı ve,
“işine devam et, istediğini yap. Vallahi, seni asla herhangi birşeyden dolayı
kimseye teslim etmeyeceğim”1 diye konuştu.
Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Talib’in yeğenini her şeye rağmen
koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar.
Ebû Talib’e başka teklif
Gözleri önünde bir çok kimsenin İlâhî hidâyete koştuğunu gören müşrikler, buna
tahammül edemiyorlardı. Başka bir tedbir düşündüler. Yine Ebû Talib’e başvurarak
şu teklifte bulundular:
“Ey Ebû Talib! Sana Kureyş gençlerinin en güçlü, en kuvvetli, en yakışıklısı ve
akıllısı olan Umâre bin Velid’i verelim, kendine evlâd edin. Aklından,
yardımından istifâde edersin. Buna karşılık sen de bize, kardeşin oğlunu teslim
et, öldürelim! İşte sana adam karşılığında adam, daha ne istersin?”
Ebû Talib bu mantıksız teklife, “Önce siz bana kendi oğullarınızı verirsiniz,
onları ben öldürürüm, ancak sonra onu size verebilirim” diye cevap verdi.
Bu teklifi müşrikler tepkiyle karşıladılar:
“Bizim çocuklarımız,” dediler, “onun yaptıklarını yapmıyorlar ki!”
Ebû Talib, bu sözlerini de cevapsız bırakmadı ve sert bir dille, “Vallahi, o
sizin çocuklarınızdan çok çok daha hayırlıdır. Siz bana çok çirkin bir teklifte
bulunuyorsunuz? Nasıl olur? Siz, oğlunuzu bana yetiştirmek üzere vereceksiniz,
benimkini ise öldürmek için alacaksınız? Buna asla müsâade edemem!”1 diye
konuştu.
Müşriklerin kin ve nefretleri artık son haddine varmıştı. Bu nefret ve kinleri
bundan böylece Resûlullah ve Müslümanlara değil, Ebû Talib’e de yönelmiş
oluyordu.
Kaderin garip tecellisine bakınız ki, müşriklerin Ebû Talib’e karşı menfi tavır
takınmaları Haşimoğullarının Resûl-i Ekremi himayelerine almalarına vesile oldu.
Himayeden sadece biri kaçındı: Ebû Leheb.
Bu arada Ebû Talib, Haşimoğullarını topladı ve Resûl-i Ekremin korunması
hususunda dikkatli olmalarını tenbihledi.
Ebû Talib’in bu tarz vaziyet alışı, Kureyş müşriklerini şu kesin karara
sevketti: Allah Resûlünün hayatına son vermek!
Bu menhus arzularını gerçekleştirmek için Mescid-i Haram’a toplandılar. Bunu
duyan Ebû Talib, Haşimoğulları gençlerini bir araya topladı ve derhal onlarla
Kâbe’ye giderek müşrik topluluğuna göz dağı verdi:
“Vallahi,” dedi, “yeğenim Muhammed’i öldürecek olursanız, biliniz ki, sizden
hiçbir kimse sağ kalmaz. Biz de, siz de bu yolda helâk oluncaya kadar peşinizi
bırakmayız.”
Ebû Talib’in bu tehdidi karşısında müşrikler, tek kelime konuşamadan dağıldılar.
Ebû Talib, konuşmasının sonunda, Kâinatın Efendisi hakkında şöyle diyordu:
“Mübarek yüzü suyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilen böyle bir zât hiç
bırakılır mı? O, öyle bir kerem sahibidir ki, yetimler onun eline bakar, dullar
ve yoksullar ona güvenir. Hâşimoğulları âilesinin yoksulları ona sığınırlar.
Hâşimoğulları onun sayesinde nimetlere erişmişlerdir.
“Ey Kureyş topluluğu! Beytullah’a yemin ederim ki, siz onu yalanlamakla
aldanıyor ve boş hayallere kapılıyorsunuz. Muhammed hakkındaki su-i kasdınız
ise, biz onun çevresinde pervaneler gibi dönüp uğrunda çarpışmadıkça gerçekleşir
mi sanıyorsunuz? Hepimiz onun çevresinde serilip yok olmadıkça, çoluk
çocuklarımızı bize unutturacak fedakârlıklarla onu müdafaâ etmedikçe size
bırakmayız.”1
Bütün bu olup bitenlerden sonra Kureyş müşrikleri, Peygamber Efendimizin
baskılarla , zulüm ve tahakkümlerle, eziyet ve işkencelerle kendilerine boyun
eğmeyeceğini anlamışlardı.
Bu sebeple, yeni yeni plânlar tertiplemeyi, yeni yeni isnad ve iftiralar
uydarmayı tasarladılar. Hedef; Resûl-i Ekrem Efendimizin yüce şahsiyetini
nazarlarda (haşâ) küçültmek, ulvî maksat ve gayesinin insanlarca duyulmasına
engel olmaktı!
Bu maksatla hürmet ettikleri büyüklerinden biri olan Velid bin Muğire etrafında
toplandılar. Günden güne gelişen, gönüllere saâdet bahşeden îmân, İslâm davası
ve onun temsilcisi olan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz hakkında konuşmaya başladılar.
Fikir babalarından biri olan Velid bin Muğire, etrafında toplanmış, yüzlerine
şirkin çirkinliği aksetmiş bulunan arkadaşlarına, “Ey Kureyşliler,” dedi, “işte
Hac mevsimi de gelip çattı. Arap kabileleri yurdumuza akın edeceklerdir.
Muhakkak onlar, şu adamımız Muhammed’in meselesini de duymuşlardır. Size bir
takım sorular soracaklardır. Bu sebeple onun hakkında bir fikir etrafında
birleşmemiz gereklidir. Tâ ki, aramızda ihtilâfa düşmeyelim.”
Bu, kurnazca bir teklifti. Ayrı ayrı fikir beyan etmeleri elbette onları
inanılmız ve sözlerine güvenilmez bir duruma sokacaktı. Dolayısıyla gelen halk
üzerinde de pek tesirli olamayacaklardı.
Kureyşliler, bu kurnaz teklifin sahibini tedbir hususunda da dinlemek istediler.
“Sen,” dediler, “bize bu husustaki görüşünü, kanaatini ve tedbirlerini de söyle.
Biz de aynısını söyleyelim ve aynı şekilde hareket edelim.”
Fakat, Velid, önce onların kanâat ve görüşlerini öğrenmek istiyordu. Kureyş
müşikleri fikirlerini beyân ettiler.
“Kâhindir deriz.”
Velid bu fikirlerine katılmadı.
“Hayır,” dedi, “vallahi o, bir kâhin değildir. Biz kâhinleri görmüşüzdür. Onun
okuduğu şeyler, öyle kâhin mırıldanışları ve düzmeleri cinsinden değildir. Kâhin
doğru da söyler, yalan da. Amma, biz Muhammed’in hiçbir yalanını görmedik ki!”
Müşrikler, “O halde “mecnûn (deli)” diyelim” dediler.
Velid, bu görüşe de itiraz etti:
“Hayır,” dedi. “O mecnûn da değildir. Delileri görmüşüz. Deliliğin ne olduğunu
biliriz. Onun hali bir delininkine asla benzemiyor.”
Topluluktan üçüncü teklif geldi: “Öyle ise ‘şair’dir deriz.”
Velid bu görüşü de doğru bulmadı.
“Hayır, o şâir de değildir, biz şiirin her çeşidini biliriz. Onun okuduğu
bunların hiçbirine benzemez.”
Müşrikler, “O halde ‘sihirbaz (büyücü)’ deriz.”
Bu fikirler de Velid’ce makbul sayılmadı. “Hayır, hayır! O sihirbaz da değildir.
Biz hem sihirbazları, hem de yaptıkları sihirlerini görmüşüzdür. Onun
okudukları, ne sihirbazların okuyup üfledikleridir, ne de düğümleyip
bağladıkları,” diye konuştu.
Bütün tekliflerinin reddedildiğini gören müşrikler, işi Velid’e havâle ettiler:
“O halde ey Abdüşşems’in babası, ne diyeceğimizi sen söyle” dediler.
Velid’in konuşması şaşırtıcı oldu:
“Vallahi,” dedi, “onun sözlerinde ap ayrı, bam başka bir tatlılık vardır. Onun
okuduğu sözden tatlı söz olamaz. O bir nurdur. Onun öyle bir tatlılığı vardır
ki, sanki kökü çok verimli toprakta, suyu bol bahçelerde yükselen, dalları ise
etrafa uzanan gür meyveli bir hurma ağacıdır, o.”
Müşrikler, bu ifadelerden telâşa kapıldılar. Yoksa akıl danıştıkları ve fikir
babalarından biri saydıkları Velid de mi Müslüman olmuştu? Hele kendilerini terk
edip, evine dönmesi telaş ve endişelerini bütün bütün arttırdı. Öyle ki, “Velid,
dininden döndü” diye söylenmeye bile başladılar.
Ancak, Velid’in dininden döndüğü filan yoktu. Hangi itham ve iftiranın daha
uygun olacağını düşünmek için evine çekilmişti. Kararını verdikten sonra, geri
dönüp Kureyşlilere şöyle dedi:
“Sizin, asılsız ve yalan olduğu kısa zamanda anlaşılacak olan bu dedikleriniz
içinde yine akla en yakın olanı ona sihirbaz demenizdir. Çünkü, o öyle
büyüleyici bir sözle gelmiştir ki, o söz evladla babanın, kardeşle kardeşin,
karı ile kocanın, kavim ve kabilesiyle şahsın arasını açıyor.”1
Bu görüş etrafında birleştiler. Artık, Peygamber Efendimize (hâşâ) sihirbaz
diyecekler, bu itham ve iftira ile halkı kendisinden uzak tutmaya
çalışacaklardı!
Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimelerde, Velid bin Muğire’nin bu kurnazca
tedbir ve plânından, “Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti” buyurarak bahsediyor ve
âkibetini de şöyle ilân ediyordu:
“Düşündü, taşındı, ölçtü, biçti. Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Yine
kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Sonra baktı. Sonra kaşını çattı, suratını astı.
Sonra sırt çevirip kibirlendi. ‘Bu olsa olsa eskiden kalma bir sihirdir’ dedi.
‘Bu ancak beşer sözüdür’ dedi. Ben onu Sakara sokacağım. Sakarın ne olduğunu
bilir misin? O yakmadık birşey bırakmaz; azâbı tekrarlamaktan da vazgeçmez.”1
Kâinatın Efendisi müşriklerin iddiâ ettiği gibi bir kâhin değildi. Çünkü,
kâhinin sözleri karışık ve tahminîdir. Halbuki, onun söyledikleri hak ve
hakikattı. Her selim aklın tasdik ettiği gerçeklerdi. Karışıklıktan, tahminden
uzak, kesinlik ifâde eden sözlerdi.
O, iddia edildiği gibi mecnûn da değildi. Çünkü yalnız dostları değil, en azılı
düşmanları bile yeri geldikçe aklının mükemmeliyetine şehâdet ediyorlardı.
Server-i Kâinat, iddiâ ettikleri gibi bir şâir de değildi. Çünkü, onun
bahsettiği parlak, nûrlu hakikatlar şiirin hayallerinden berî ve süslemelerine
muhtaç olmaktan uzak idi.
Cenâb-ı Hak, müşriklerin bütün bu iftira, isnad ve tertiplerinden sonra
indirdiği vahiy ile Resûlüne şöyle hitap etti:
“ O halde ey Resûlüm, sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin Sana verdiği
peygamberlik nimeti hakkı için, sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun.”2
* * *
Habeşistan'a Hicret
Bi’setin 5. senesi, Receb ayı: Milâdî, 615. Müşriklerin her gün biraz daha
şiddetini arttıran eziyet, hakaret ve işkenceleri neticesinde Mekke, Müslümanlar
için yaşanmaz bir şehir haline gelmişti! Günden güne artan bu ezâ ve cefâlar,
dini ibâdetlerini de gönül rahatlığı içinde yapma imkânını ellerinden almıştı.
Müşriklerin, bu gaddarca ve merhametsizce davranışlarından kolay kolay
vazgeçmeye de niyetleri yoktu.
Bunun için Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gün Müslümanlara, “Siz bâri yeryüzüne
dağılın. Allah Teâla sizi yine bir araya getirir” dedi.
Sahabîler, “Yâ Resûlallah, nereye gidelim?” diye sorunca da eliyle Habeşistan’ın
bulunduğu tarafı işâret ederek, “Siz Habeş ülkesine gitseniz iyi olur. Habeş
Hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Orası doğruluk yurdudur. Umulur
ki, Allah, sizi orada ferahlığa kavuşturur” buyurdu.
Resûl-i Kibriyânın bu müsâade ve tavsiyeleri üzerine ilk olarak 10’u erkek 5’i
kadın on beş kişilik bir Müslüman kafilesi, dinlerini ve inançlarını korumak
mukaddes gayesiyle yerlerini, yurtlarını, bağ ve bahçelerini, anne ve
babalarını, akraba ve komşularını terk ederek, yabancı bir diyara doğru gizlice
yola koyuldular. Kızıldeniz yoluyla Habeşistan’a varan ve Habeş Necaşisi
(hükümdarı) tarafından gayet müsbet karşılanan İslâmda ilk hicret kafilesini şu
zâtlar teşkil ediyordu:
Hazret-i Osman ve hanımı Hz. Rukiyye, Zübeyr bin Avvam, Ebû Huzeyfe bin Utbe ve
hanımı Sehle, Mus’ab bin Umeyr, Abdurrahman bin Avf, Ebû Seleme ve âilesi Ümmü
Seleme, Osman bin Maz’un (Kâfile reisi), Amir bin Rabia ve âilesi Leylâ, Süheyl
bin Beydâ, Ebû Sebre bin Ebî Rühm ve hanımı Ümmü Külsüm.1
Hz. Osman, zevcesi Hz. Rukiyye’yi yanına alıp herkesten önce yola çıkmıştı. Bunu
haber alan Efendimiz, “Lût Peygamberden sonra âilesini yanına alıp Allah yolunda
hicret eden ilk insan, Osman’dır”2 buyurdu.
Nebiyy-i Ekrem Efendimizin Habeşistan’ı tercih edişi bir kaç sebebe dayanıyordu:
Her şeyden evvel, orası Mekkeliler tarafından gayet iyi bilinen bir yerdi. Zira,
bu ülke ile eskiden beri ticarî münâsebetleri vardı.
Habeş Necaşi’sinin âdil hükümdar oluşu, bu ülkenin tercih edilmesine ikinci bir
sebepti. Adaletiyle şöhret bulmuş Necaşî, elbette bu mazlum zümreye haksızlık
etmeyecekti.
Bir diğer sebep olarak da, Habeşistan halkının ehl-i kitap oluşları, Hıristiyan
dinine mensup bulunmaları olarak zikredilebilir. Ehl-i Kitap oluşları sebebiyle
şüphesiz Müslümanlara karşı tavır ve davranışları, müşriklerin Ehl-i İslâma
karşı hareket ve davranışlarından farklı olacaktı!
Nitekim, Mekke’yi sessiz sedâsız terk eden adı geçen Sahabîler, Habeş Necaşî’si
ve halkı tarafından gerçekten çok güzel karşılandılar. Buraya yerleştikten sonra
da, ibadetlerini ifâ, dinî inançlarını yaşama hususunda herhangi bir engel ve
zorlukla karşılaşmadılar. Bu hususu, bizzat hicret eden Müslümanlar, “Biz burada
hayırlı bir komşuluk, dinimize dokunulmazlık gördük. İncitilmedik.
Hoşlanmadığımız bir söz de duymadık. Huzur içinde Rabbimize ibadet ettik,”3
diyerek ifâde etmişlerdir.
Gerçekten Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) tarafından, bir başka ülkenin değil
de, Habeşistan’ın hicret ülkesi olarak seçilişi dikkat çekicidir. Bir müşrik ve
putperest ile bir Müslümanın hiç bir zaman ruhen kaynaşması mümkün değildir. Ama
ikisi de ehl-i kitap olan bir Müslüman ile bir Hıristiyanın hiç olmazsa, “inanç”
noktasında bazı müşterekleri bulunduğundan anlaşmaları mümkün olabilir. Nitekim
Habeşistan halkının Müslümanlara karşı nazik tavrı ve dinî vazifelerini yerine
getirmede gayet müsamahalı davranmaları bu gerçeği doğrular.
Bütün bunlarla birlikte bu hicret hâdisesi çok daha mühim bazı müsbet
neticelerin doğmasına sebep oldu. Bu sayede İslâmiyet etraftan da duyuldu.
Hicret hâdisesinin arkasında bu yüksek gayenin bulunuşundan dolayıdır ki,
müşrikler göç eden bu bir avuç Müslümanın Habeşistan’a sığınmalarından endişe
duydular ve telâşa kapıldılar. Bu uzak diyarda dahi onları rahat bırakmak
istemediler.
* * *
Hazret-i Hamza Müslümanlar Safında
Bi’setin 6. senesi. İslâm ve îmân sadâsı kulaktan kulağa yayılıp gittikçe
gürleşiyordu. Kalblere ma’nevi serinlik veren bu îmânî havanın teessüsü
müşriklerin uykularını kaçırıyordu. Başvurdukları tertip ve planların hiçbiri,
coşkun akan bu îmân şelâlesinin önüne set olamıyor ve ümitsizliğin verdiği ezici
ruh haleti içinde kıvranıp duruyorlardı.
Kahraman Hazret-i Hamza’nın saâdet dairesine dahil olmasıyla mânevi sancıları
kat kat artmış oldu.
Peygamberimizin amcası ve aynı zamanda süt kardeşi olan Hazret-i Hamza, kimden
olursa olsun, nereden gelirse gelsin haksızlığa asla tahammülü olmayan bir
kahramandı. Kureyş içinde de yüksek bir itibara sahipti.
İlâhî hidayetin tecellisi bu: kimin nerede ve nasıl îmân nimetine kavuşacağı
belli olmaz. Hazret-i Hamza da beklenmedik bir zamanda İslâm nimetine kavuştu.
Bir gün çok sevdiği eğlencesi olan avdan dönüyordu. Safâ Tepesinden Kâbe’ye
doğru giderken karşısına Abdullah bin Cudâ’nın azâdlı câriyesi çıktı ve, “Ey
Umâre’nin babası,” dedi, “kardeşinin oğlu Muhammed’e, Ebûl-Hakem bin Hişâm (Ebû
Cehil) ile arkadaşları tarafından yapılanları görmüş olsaydın asla
dayanamazdın!”
Hz. Hamza heybetli bakışlarını câriyenin üzerinde bir müddet gezdirdikten sonra,
“Ebû’l-Hâkem bin Hişâm ona ne yaptı?” diye sordu.
“Ona şuracıkta türlü türlü işkenceler yaptı, hakaret etti. Sonra da çekip gitti.
Muhammed de ona hiçbir şey söylemedi.”
Hz. Hamza, “Bu söylediklerini sen, gözünle gördün mü?” dedi.
Câriye, “Evet, gördüm!” diye cevap verdi.
Son derece hiddetlenen Hz. Hamza, evine uğramadan, yayı, oku, torbası ve av
malzemeleriyle doğruca Kâbe etrafında oturmuş bulunan Ebû Cehil ve
arkadaşlarının yanına vardı. Meclisin ortasındaki Ebû Cehil’in başına, hiç bir
şey sormadan okkalı bir yay indirdi ve başını fenâ halde yardı. Sonra da, “Sen
misin ona sövüp sayan? İşte, ben de onun dinindeyim. Onun söylediğini
söylüyorum. Gücün yetiyorsa, o yaptıklarını bana da yap göreyim!” diye konuştu.
Ebû Cehil, hareketinde kendisini haklı göstermek için savunmaya geçti:
“Ama o bizi akılsız saydı,” dedi. “Putlarımıza hakaret etti. Atalarımızın
tuttuğu yoldan ayrı bir yol tuttu.”
Hazret-i Hamza’dan kararlı ve sert bir cevap geldi:
“Siz ki, Allah’tan başkasına ilâh diye tapmaktasınız. Sizden akılsız kim var?
Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki,
Muhammed Allah’ın Resûlüdür!”1
Hazret-i Hamza’nın bu kararlılığı karşısında, ne Ebû Cehil, ne de
etrafındakilerde bir hareket ve bir mukabele görülmedi. Hatta Ebû Cehil,
“Doğrusu ben, kardeşin oğluna çok çirkin bir şekilde sövüp saymıştım. Buna
müstahak oldum” diyerek suçluluğunu da itiraf etti.
Şeytanın vesvesesi
Ani ve beklenmedik bir kararla saâdet dâiresine dahil olan Hazret-i Hamza evine
dönünce, zihninde şeytanın bir takım vesvese ve şüpheleriyle karşı karşıya
kaldı: “Sen Kureyş’in hatırı sayılır birisi idin. Şu dininden dönen Muhammed’e
uydun. Hiç de iyi etmedin!”
Kalb ve zihninin, şeytanın bu tarz telkinlerine maruz kaldığını hisseden
Hazret-i Hamza, doğruca Kâbe’ye vardı ve:
“Allah’ım Bu tuttuğum yol doğru ise, kalbime de onu tasdik ettir. Bana bu
hususta bir çıkar yol göster!” diye duâ etti.
Aradan bir gün geçtikten sonra Peygamber Efendimizin huzuruna vardı. Başından
geçenleri anlattı. Resûl-i Ekrem, kendilerine va’z ve nasihatta bulundu.
Kalbi îmân ve itminan bulan Hazret-i Hamza, Peygamber Efendimize, “Senin
doğruluğuna şehâdet ediyorum ki, ey kardeşimin oğlu, artık dinini bana açıkla”
dedi.
Hazret-i Hamza gibi bir kahramanın Müslümanlar safında yer alışı Efendimizi ve
Müslümanları son derece memnun ederken, müşriklerin gönüllerine hüzün ve korku
saldı. Resûl-i Ekreme pervasızca revâ gördükleri eziyet ve işkencelerinin bir
kısmını da terk etmek zorunda kaldılar.
* * *
Müşriklerden Yeni Teklifler
Hidâyet dairesi gittikçe genişliyordu. Îmân ve Kur’ân nûru bütün haşmet ve
parlaklığıyla ruhları aydınlatmaya devam ediyordu.
Kureyş müşriklerinin telaş ve endişeleri ise had safhadaydı. Hele parmakla
gösterilen kahramanlarından biri olan Hazret-i Hamza’nın inananlar tarafında
beklenmedik bir zamanda yer alması kendilerini bütün bütün şaşırttı. Şirk
kalesinde gün geçtikçe yeni ve daha büyük gediklerin açılması onları değişik
planlar kurmaya ve yeni yeni tertiplere girmeye sevketti.
Birgün, Kureyş kabilesi ileri gelenlerinden Utbe bin Rebîa, bir grup müşrike,
“Ey Kureyşliler! Muhammed’in yanına gidip konuşsam ve kendisine bazı tekliflerde
bulunsam, nasıl olur? Umulur ki, o bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de
arzusunu yerine getiririz. Böylece kendisi de belki bize karşı yaptıklarından
vazgeçer” diye teklif etti.
Topluluk tarafından teklif kabul edildi. Bunun üzerine Utbe, o sırada yalnız
başına Mescid-i Haramda bulunan Nebiyy-i Zîşan Efendimizin yanına vardı ve
sözüne şöyle başladı:
“Ey kardeşimin oğlu! Biliyorsun ki, sen aramızda şeref ve soy sop üstünlüğü
bakımından bizden daha hayırlısın ve ilerisin. Ancak sen kavminin başına büyük
bir iş açtın. Bu işle onların birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin.
Tanrılarını ve dinlerini kötüledin. Onların gelmiş geçmiş baba ve atalarını
kâfir saydın.
“Şayet beni dinleyecek olursan, sana bazı tekliflerim olacak. Bunlar üzerinde
düşünüp taşınmanı istiyorum. Belki bazılarını kabul edersin!”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Söyle ey Velid’in babası! Seni dinliyorum” deyince,
Utbe tekliflerini sıralamaya başladı:
“Sen ortaya attığın bu mesele ile şayet mal ve servet elde etmek gayesinde isen,
mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin en zengini olasın.
“Eğer, bir şeref peşinde isen, seni kendimize reis yapalım. Yok eğer bu sana
gelen, görüp de üzerinden atmaya kuvvetin yetmeyen bir evhâm, cinlerden,
perilerden gelme bir hastalık ve sihir ise, doktor getirtelim, seni tedâvi
ettirelim. Seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri
durmayalım.”
Utbe tekliflerini yapmış ve susmuştu. Konuşma sırası Resûl-i Ekrem Efendimize
gelmişti. Utbe’ye, “Ey Velid’in babası, söyleyeceklerin bitti mi?” diye sordu.
Utbe’den, “Evet” cevabı gelince, Resûl-i Ekrem, “O halde, şimdi sen beni dinle”
dedi ve besmele çekerek Fussilet Sûresinin 1-36 arasındaki âyetleri kemal-i
vakar ve heybet içinde okumaya başladı:
“Hâ mim.
“Bu kitap, bilen bir topluluk için Allah’ın rahmetiyle müjdeleyici ve Onun
azâbından sakındırıcı olmak üzere, âyetleri açıklanıp ayırd edilmiş Arapça bir
Kur’ân olarak Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. Fakat onların
çoğu yüz çevirdiler; artık hakka kulak vermezler…”
Sûreyi secde âyetine kadar okuyup secde eden Peygamber Efendimiz, Utbe’ye döndü
ve, “Ey Velid’in babası, okuduklarımı dinledin! Artık gerisini sen düşün!” dedi.
Kur’ân’ın nazmındaki i’caz, mânasındaki tatlılık Utbe’nin çehresini birden
değiştirmişti. Öyle ki, bunu Kureyşliler fark ettiler. Birbirlerine söylendiler:
“Vallahi, Ebu’l-Velid, çehresi değişmiş olarak dönüyor!”
Yanlarına gelince, “Ne getirdin, anlat bakalım?” diye sordular.
Utbe, “Vallahi, ben, ömrümde benzerini hiç işitmediğim bir kelâm işittim. Yemin
ederim ki, o ne şiirdir, ne sihirdir, ne de kehânettir!” dedikten sonra
sözlerine şöyle devam etti:
“Ey Kureyş topluluğu! Beni dinleyin de, hatırım için bu işin peşini bırakın, bu
adamdan vazgeçin! Ondan uzak durun, ona dokunmayın!
“Yemin ederim ki, benim ondan dinlediğim söz, büyük bir haberdir. Siz onu, sizin
dışınıza kalan Arap tâifelerine bırakırsanız daha iyi etmiş olursunuz. Onlar,
ona engel olurlar. Eğer o, Araplara üstün gelirse, onun hâkimiyeti sizin
hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şerefiniz demektir. Onun sayesinde insanların
en mes’ud ve bahtiyarı olursunuz.”
Utbe’nin konuşması, Kureyşlilerin hiç de hoşuna gitmedi. Tepki göstererek, “Ey
Velid’in babası! Gene o, seni dili ile büyülemiş” dediler.
Sözlerinin dinlenmediğini gören Utbe ise, “O halde, istediğinizi yapın!” diyerek
yanlarından uzaklaştı.1
Böylece müşrikler, Server-i Kâinat Efendimiz karşısında mağlubiyet üzerine
mağlubiyete uğruyorlardı. İslâm davasına karşı tedbir ve çareleri bir bir
tükeniyordu. Başvurdukları her tedbir ve plân geri tepiyor, hatta aleyhlerine
tecelli ediyordu!.
Çünkü; Cenâb-ı Hakkın, “Ben nûrumu tamamlayacağım, kâfirler, müşrikler
istemeseler bile” diye va’di vardı.
Resûlüne emri şuydu:
“Sana vahyettiklerimi halka bildir, korkma, çekinme. Çünkü, ben seni
insanlardan, onların şer ve belâlarından koruyacağım.”2
Bunun için de, Allah Resûlü (a.s.m.), îmân ve İslâmiyete davet vazifesine
bıkmadan, usanmadan, korkmadan, çekinmeden devam ediyor, bütün gayretiyle
gönüller üzerinde Tevhid Bayrağını dalgalandırmaya çalışıyordu. Bunun neticesi
olarak da, inananların safı gittikçe hem daha sıklaşıyor, hem de güçlenip
kuvvetleniyordu.
Mekkeli müşrikler, ne eziyet ve işkencelerin, ne de makam, mevki, mal ve servet
tekliflerinin Peygamber Efendimizi bir an bile dâvâsında tereddüde düşürmediğini
artık kesinlikle anlamışlardı. Bu sebeple, karşısına değişik tekliflerle çıkmaya
başlıyorlardı.
Birgün Peygamber Efendimize, “Rabbine duâ et. Eğer Safâ Tepesini bizim için
altına çevirirse, biz o zaman seni tasdik eder, sana îmân ederiz!” dediler.
Böyle bir isteği yerine getirmek, elbette insan güç ve kuvvetinin üstünde bir
işti. Ama Allah’ın kuvvet ve kudreti yanında basit bir hadiseydi. Müşrikler,
böylesine herhangi bir insanın yapamayacağı şeyleri Peygamber Efendimize teklif
etmekle âdetâ kendilerini teselli etmeye çalışıyorlardı. “Bakın işte bu
isteğimizi yerine getirmedi. Öyleyse neden îmân edelim?” demek istiyorlardı.
Diğer istek ve tekliflerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz, hep bunları yapmanın kendi
vazifesi olmadığını, onların ancak Allah’ın isteğiyle, kuvvet ve kudretiyle
meydana gelebileceğini ifâde etmesine karşılık, bu tekliflerine aynı cevapla
karşılık vermeden, “Teklifiniz yerine gelirse, bu dediğinizi gerçekten yapar
mısınız?” diye sordu.
Hep birden, “Evet, yaparız” dediler.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, ellerini açarak Kudreti sonsuz Rabb-i
Rahîmine yalvarmaya başladı. Elbette, Sultan-ı Levlâkın niyazı cevapsız
kalamazdı. Anında Cebrâil (a.s.) gelerek, “Allah Teâla, seni selâmlıyor ve;
istersen, onlara Safâ Tepesini altın yapayım. Ancak, bundan sonra da onlardan
kim inkâra kalkışırsa, varlıklarımdan hiçbirine yapmadığım bir azapla onları
azaplandırırım. Yok, istersen onlara tevbe ve rahmet kapılarını açık bırakayım,
diyor” dedi.
Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz, iki teklif arasında serbest
bırakılmıştı. Cenâb-ı Hak, istediğini yapacaktı. Buna rağmen o, kendisini
böylesine rahatsız edip, sıkıntıya sokan kavmine acıdı ve Rabbinden dileği şu
oldu:
“Hayır, Allah’ım! Onların isteklerini yerine getirme. Kendilerine rahmet ve
tevbe kapılarını açık bırak.”1
Evet, Peygamber Efendimiz “alemlere rahmet olarak” gönderilmişti. Kalb ve
vicdanı, merhamet ve şefkatin menbâı idi. Kendisine zulmedenlere, kendisine
eziyet ve hakarette bulunanlara bile yeri geldikçe acıyor, onları affediyordu.
Hiç bir zaman şahsı için intikam alma yoluna gitmiyordu. Kendisine zulmedenlere
dahi îmân saâdeti ve İslâm hidâyeti diliyordu.
O, bu engin şefkat ve merhamet ve bu derin af ve müsamaha ile, gönülleri
fethetmiş, kalp ve ruhları nûru etrafında pervane gibi döndürmüştür.
Yapılan her teklif Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından reddedilmesine rağmen,
müşrikler yeni yeni teklifler bulup ileri sürüyorlardı.
İleri gelenleri, birgün Resûl-i Ekreme, “Sana, içimizde en zengin adam olacak
şekilde mal verelim. İstediğin kadınla evlendirelim. Yeter ki sen, ilâhlarımızı
kötülemekten vazgeç” dediler. Sonra da şöyle konuştular:
“Eğer, bu dediğimizi kabul etmez ve yapmazsan sana yeni bir teklifimiz var. Hem
senin için, hem bizim için hayırlı olan bir teklif!”
Resûl-i Ekrem, “Nedir, o hayırlı teklif?” diye sordu.
Kureyş ileri gelenleri, “Sen bizim tanrılarımız olan Lât ve Uzza’ya bir yıl tap,
biz de senin İlâhına bir yıl tapalım”1 dediler.
Bu, Kureyş müşriklerinin bir oyunu, bir tuzağı idi. Akıllarınca Resûl-i Ekremi
böyle bir teklifle kandırmayı düşünüyorlardı. Fakat, hayatının gayesi şirk ve
küfürle mücadele olan Kâinatın Efendisi elbette bu tuzağa düşmeyecekti. Nitekim
Cenâb-ı Hak, bu hâdisenin hemen sonrasında “Kâfirûn” sûresini indirdi:
“De ki: Ey kâfirler! Sizin taptıklarınıza ben ibâdet edecek değilim.
“Benim ibâdet ettiğime de siz ibâdet edecek değilsiniz.
“Ben zâten sizin taptıklarınıza tapmam.
“Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet etmezsiniz.
“Sizin dininiz size, benim dinim bana.”
Peygamberimiz (a.s.m.) inen bu sûreyi kendilerine okuyunca, müşrikler bu
tekliflerinin de neticesiz kaldığını anlayarak bu yoldaki ümitlerini de
yitirdiler.
Müşriklerin üç sorusu
Hazret-i Resûlullahın davası karşısında çaresizlikler içinde kıvranan Mekke
müşriklerinin aklına yeni bir fikir geldi: Yahudi âlimlerinden Peygamberimiz
hakkında bir şeyler öğrenmek. Bu maksatla Medine’ye giden temsilciler, Yahudi
âlimleriyle görüşerek Resûl-i Ekrem Efendimizin söylediklerinden, yaptıklarından
bahsettiler. Sonra da, “Siz elinde Tevrat bulunan bir milletsiniz. Bu adam
hakkında bize bilgi veresiniz diye size başvurduk” dediler.
Yahudî âlimlerinin, bu isteklerine cevapları şu oldu:
“O kimseye, ‘Geçmişteki o genç delikanlıların hayret edilecek maceraları ne idi?
Yeryüzünün doğusuna, batısına kadar ulaşan, dönüp dolaşan zâtın kıssası ne idi?
Ruhun mahiyeti nedir?’ Sorularını sorun. Eğer bu suâlleri cevaplandırırsa, bilin
ki, o Allah’ın peygamberidir. Siz de ona tâbi olun. Yok eğer cevaplandıramazsa,
o adam yalancı bir kimsedir. Kendisine istediğinizi yapabilirsiniz.”1
Temsilciler, Mekke’ye dönerek durumu müşriklere anlattılar.
Müşrikler, ümid ve sevinç içinde Peygamber Efendimize koşarak, bu soruları
sordular.
Kâinatın Efendisi, sorularını cevaplandırmak için mühlet istedi: “Size yarın
bildireyim” dedi.
Bunu derken, o sırada “İnşaallah (Allah dilerse)” demeyi unutmuştu. Bu sebeple,
bir görüşe göre üç, diğer bir rivâyete göre ise on beş gün bu konuda hiçbir
vahiy gelmedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) sıkıntıdan duramaz hale
gelmişti. Hele müşriklerin, “Muhammede bizden birgün mühlet istedi. Bunca zaman
geçti, bize hâlâ birşey bildirmiş değil” diyerek dedikodulara başlamaları, bu
sıkıntılarını daha da arttırdı. Öyle ki, kimseyle konuşamaz hale gelmişti.
Nebiyy-i Ekremin, bu sıkıntıları fazla sürmedi, sonunda vahiy indi. Müşriklerin
sorularına şöyle cevap verildi:
“Yoksa (Ey Resûlüm!) uzun zaman mağarada uykuda kalan Kehf ve Rakîm ashabı bizim
mu’cizelerimizden şaşılacak bir şey oldular mı sandın? Hatırla ki o vakit o genç
yiğitler mağaraya sığındılar da şöyle dediler: ‘Ey Rabbimiz! Bize, tarafından
bir rahmet ihsan buyur ve işimizde bize bir muvaffakiyet hazırla.”2
Bu âyet-i kerimlerde, müşriklerin birinci soruları cevaplandırılıyordu ve adı
geçen gençlerin Ashab-ı Kehf olduğu bildiriliyordu. Sonraki âyetlerde ise
Ashab-ı Kehf’in maceraları anlatılıyordu.3
Müşriklerin ikinci sorularına ise şu âyetler cevap veriyordu
“Sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hâtıra okuyacağım.”1
Sûrenin devam eden âyetlerinde ise, Cenâb-ı Hakk’ın Zülkarneyn’i iktidar sahibi
yaptığı, ona bol vasıta ihsan ettiği ve bununla batıya doğru yol aldığı,
yolculuğu esnasında bir kavimle karşılaştığı ve onları iyi işleri yapmaya davet
ettiği belirtiliyor; sonradan doğuya doğru yol tuttuğu, burada da bir kavimle
karşılaştığı ve onları da hayırlı işlerde bulunmaya çağırdığı beyân ediliyordu.2
Müşriklerin üçüncü suâllerine ise şu âyet-i kerime ile cevap veriliyordu:
“Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Bilgi olarak da size
pek az şey verilmiştir.”3
Müşrikler, sordukları sorularına mükemmel cevap almışlardı.
Buna rağmen, Peygamber Efendimizin davasını doğrulayıp, Ona uymaktan uzak
durdular, şirkin inadı içinde hayatlarına devam ettiler.
Ancak, onların bu hak ve hakikattan yüz çevirmeleri, kendilerini felâkete
sürüklemekten başka bir şeye yaramıyordu. Onlar direndikçe, îmân ve Kur’ân
dâvâsı daha bir haşmet ve azametle gönüller üzerinde dalgalanmaya devam
ediyordu.
Cenâb-ı Hak, ayrıca Peygamber Efendimizi de aynı sûrede şöyle ikaz ediyordu:
“Hiçbir şey hakkında ‘Yarın bunu muhakkak yapacağım’ deme. Ancak ‘İnşaallah’
deyip Allah’ın dilemesi şartına bağlarsan müstesnâdır. Unuttuğun zaman da yine
Rabbini an ve ‘Umulur ki Rabbim beni bundan daha hayırlı ve doğru bir yola
eriştirir’ de.”1
Peygamber Efendimiz, bu ikazdan sonra, yapacağı bir şey hakkında “İnşâallah”
demeyi her zaman hayatında bir prensip edindi.
* * *
Kırkıncı Müslüman: Hazret-i Ömer
Bi’setin 6. senesi Zilhicce ayı (Milâdi; 616). Emsalsiz kahramanlardan biri olan
Hazret-i Hamza’nın Müslümanlar safına katılması ve arkasından da bir grup
Müslümanın Habeşistan’a hicretleri, Kureyş müşriklerini derin derin
düşündürüyordu. Hayatlarına büyük bir tedirginlik ve endişe hakim bulunuyordu.
Hepsinin zihninde karar kılmış fikir şu idi: Mutlaka şu Ebû Talib’in yetimi
Muhammed’in işi bir an önce halledilmelidir.
Bu konuyu görüşmek üzere, Darü’n-Nedve’de toplanan Kureyş’in, hararetli ve
ateşli konuşmalarından sonra, Ebû Cehil’in teklifi kabul edildi: Muhammed’in
vücudu ortadan kaldırılacaktır.
Bu korkunç cinâyeti işlemeye kim cesaret edebilirdi? İşin içinde
Hâşimoğullarının böyle bir hal vukûunda kan davası gütmeleri de söz konusu idi.
Bu iş için bazıları büyük va’dlerde de bulunuyordu. Meselâ Ebû Cehil;
“Muhammed’i öldürecek kimseye benden 100 kızıl ve siyah deve, şu kadar altın, şu
kadar gümüş v.s.” diyordu.
Kimse bu korkunç kararı tatbik etme cesaretini kendisinde göremiyordu. Ama
içlerinde biri vardı; uzun boylu, iri yapılı, kimseye boyun eğmez, gözünü
daldan, budaktan sakınmaz, gözü pek biri. Ortaya atıldı.
“Bunu ben yaparım” dedi.
Bir anda bütün gözler ortaya atılan bu cesur adamın üzerine çevrildi. Baktılar:
Hattaboğlu Ömer’di bu. Ömer’in bu işi yapabileceğinden emin olan Kureyşliler hep
bir ağızdan, “Evet, bunu ancak sen yapabilirsin. Görelim seni” dediler.
Ömer, artık hedefini tesbit etmişti: Doğruca Dârü’l-Erkâm’a giderek, orada
Peygamber Efendimizi bulacak ve alınan kararı yerine getirecekti.
Kılıcını kuşanan Ömer, kan çanağına dönmüş gözleriyle etrafa öfkeli bakışlar
savurduktan sonra, doğruca Kâbe’ye giderek tavafta bulundu. Sonra da kin,
düşmanlık dolu sert adımlarla Safâ Tepesinin yolunu tutup, Dârü’l-Erkâm’a doğru
yollandı.
Gidişinde bir manâ vardı, bir hedefe doğru gittiği besbelli idi. Yolda, Müslüman
olmuş, fakat îmânını gizleyen akrabasından Nuaym bin Abdullah Hazretlerine
rastladı. Hazret-i Nuaym, Ömer’in bu değişik tavrı karşısında sormadan edemedi:
“Nereye gidiyorsun ey Ömer?”
“Şu, dinini bırakan, Kureyş’in arasına ayrılık düşüren Muhammed’in vücudunu
ortadan kaldırmaya gidiyorum!” cevabında bulunarak, maksadını gizlemeye bile
lüzum görmedi.
Bu dehşetli karar karşısında tüyleri diken diken olan Hazret-i Nuaym, onu bu
fikrinden caydırmanın yolunu aradı ve, “Vallahi, çok zor bir işe kalkışmışsın.
Muhammed’in ashabı onun başı ucundan bir an dahi olsun ayrılmıyor. Ona yol
bulmak çok güç. Farzet ki, bir yolunu bulup onu öldürdün. Zanneder misin ki,
Abd-i Menâfoğulları senin yeryüzünde elini kolunu sallayarak dolaşmana müsâade
eder?” diye konuştu.
Sert bakışlarını muhatabının üzerinde gezdiren Ömer, “Sen de mi ondan yana
oluyorsun yoksa?” diye sordu. Fakat beklenmedik bir cevapla karşılaştı:
“Ya Ömer, sen beni bırak, önce ev halkına, âile efradına dön. Enişten ve
amacaoğlun Said bin Zeyd ile eşi kızkardeşin Fâtıma Müslüman olup, Muhammed’in
dinine tâbi olmuşlardır. Git, önce onlarla uğraş!”
Ömer’de bir şaşkınlık bir tereddüt. Duyduklarına önce inanmak istemedi, hatta
araştırma ihtiyacını bile duymaz görünerek yoluna devam etti. Ancak içine düşen
şüpheyi yenemedi ve yarı yolda fikrini değiştirerek kızkardeşinin evine doğru
döndü.
Bu sırada, fedakâr sahabî Habbab bin Eret, Hazret-i Said ile âilesi Hz.
Fâtıma’ya yeni nazil olan Tâhâ Sûresini okumakta idi.
Evinin önüne yaklaşan Ömer, bu sesi duydu. Kapıyı hiddetli hiddetli bir-iki
çaldı. Açılmadığını görünce omuz verip kapıya yüklendi ve hışımla içeri daldı.
Hz. Fâtıma, hiddetli hiddetli kapı çalanın kardeşi Ömer olduğunu anlamış ve
Kur’ân sahifelerini hemen bir tarafa kaldırmıştı. Bu arada Hz. Habbab da bir
köşeye saklanıvermişti.
Ömer, öfke dolu sesiyle, “Okuduğunuz ne idi?” diye sordu.
Eniştesi telaş ve heyecan dolu ifadelerle, “Birşey yok, sadece aramızda
konuşuyorduk,” cevabını verince, Ömer’in öfke ve hiddeti bütün bütün arttı.
Mâsum mâsum duran eniştesinin yakasına yapıtşı ve, “Demek duyduklarım doğru
imiş; siz de Muhammed’in dinine girdiniz öyle mi?” diyerek onu yere çarptı.
Hazret-i Fâtıma, kocasını kurtarmaya kalktı. Sert bir tokatla o da kendini yerde
buldu. Müslümanlığını gizlemenin artık bir mânâ ifade etmeyeceğini anlayan
Hazret-i Fâtıma, ayağa kalktı ve, “Elinden geleni yap, ey Ömer! Ben ve kocam
artık Müslümanız. Allah ve Resûlüne îmân ettik,” diye haykırdı.
Bu sözlerini, getirdiği “Kelime-i Şehâdet” takib etti. Ortalık bir anda bu
kelimenin azamet ve haşyetiyle çınladı.
Manzara ibretli ve içler acısıydı. Bir insan, kızkardeşini “Rabbim Allah” dediği
için nasıl böylesine insafsızca dövüp kan revan içinde bırakabilirdi? Kan revan
içinde bırakılanın bu haline rağmen davasını haykırmaktan geri durmaması
karşısında hangi katı kalb yumuşamaz ve hangi yürek insafa gelmezdi?
Ömer, şaşırdı birden. Kalbinde dalgalanmalar meydana geldiğini hisseder gibi
oldu. Daha fazla ayakta duramadı ve yere oturdu. Derin derin düşündükten sonra,
“Hele getirin şu okuduklarınızı. Getirin de Muhammed’e gelen şey ne imiş
göreyim” dedi.
Hazret-i Fâtıma önce tereddüt gösterdi. Kardeşinin mübârek Kur’ân sahifelerine
hakaret edebileceğinden korktu. Ancak Ömer, “Korkmayın” diyerek onun bu
endişesini yok etti.
Kur’ân sahifeleri ancak temiz kimselere verilebilirdi. Halbuki Ömer, henüz şirk
üzere bulunuyordu, dolayısıyla da mânen temiz sayılmıyordu. Bunun için Hz.
Fâtıma, “Kardeşim,” dedi, “sen Allah’a şerik koşulan bir inanç üzere bulunduğun
için temiz sayılmazsın. Halbuki, ona ancak temiz olanlar el sürebilir. Kalk önce
bir yıkan.”
Hz. Ömer, kalkıp gusletti. Bunun üzerine Hz. Fâtıma, koyduğu yerden Kur’ân
sahifesini hürmetle alıp ona verdi.
Hz. Ömer kâtipti. Okuma yazma bilirdi. Eline aldığı sahifeyi başından okumaya
başladı:
“Tâ hâ. Biz Kur’ân’ı sana meşakkat çekmen için indirmedik. Onu, Allah’tan korkan
kimse için bir öğüt olarak indirdik. O, yeri ve yüce gökleri yaratan Zât
tarafından peyderpey indirilmiştir.”1
Ömer, hem okuyor, hem de okudukları üzerinde düşünüyordu. Kur’ân’ın ebedî ve
edebî belagatı karşısında şaşkına dönmüştü. Sanki, az evvel kılıcının kabzasına
yapışıp Peygamberimizin vücudunu ortadan kaldırmaya giden Ömer, o değildi.
Kalbindeki katılık, yüzündeki öfke yok oluvermişti birden. Az evvel kan çanağını
andıran gözleri, şimdi aydınlık saçıyordu. Yüzüyle beraber, içi de gülüyordu.
Sûrenin, “Muhakkak ki Allah Benim. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et ve
Beni anmak için namaz kıl”2 âyetini okuyunca haykırdı:
“Bu ne güzel, ne şerefli, ne haşmetli bir kelâm! Bu kelâmdan daha güzel, daha
tatlı bir kelâm olamaz!”
Bu ifâdeler Ömer’in kalbinin hidâyet nûruyla sarıldığını, onun aydınlığına
kavuştuğunun işaretiydi. Hz. Ömer’in bu sözlerini işiten Kur’ân hocası Hz.
Habbab, gizlenmiş olduğu yerden ortaya çıkıverdi ve, “Müjde, ey Ömer,” dedi,
“dilerim ki, Resûlullahın yaptığı duâ senin hakkında gerçekleşsin. Dün gece o,
‘Allah’ım, İslâmiyeti ya Ebü’l-Hakem bin Hişâm’la (Ebû Cehil), ya da Ömer bin
Hattab’la kuvvetlendir’ diyerek duâ etmişti.”
Ömer bin Hattab ve Ebü’l-Hakem Amr bin Hişam, yani Ebû Cehil. Biri Server-i
Kâinat Efendimizin vücudunu ortadan kaldırmakla ancak İslâm dâvâsının önüne
geçilebileceğini teklif eden Ebû Cehil, diğeri bu teklifi kabul edip kararı
infaz etmeye kalkan Ömer. Artık, Ömer’in Resûlullah ve İslâmiyet aleyhindeki
düşünceleri tamamen aksine dönmüştü. Bir an evvel Fahr-i Alem Efendimizin
huzuruna varıp, hidâyet nûruyla kucaklaşmak istiyordu.
“Resûlullah şimdi nerededir?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem Efedimizin, Ashabından bazılarıylâ Safâ Tepesi eteğindeki
Dârü’l-Erkam’da bulunduğunu öğrenince Hz. Habbab’la derhal yola koyuldu. Gözcü
Ömer’in silah belde geldiğini içeriye haber verdi. Herkesi bir telâş ve heyacan
havası sardı. Sadece biri müstesna: Hazret-i Hamza. Bu büyük İslâm kahramanı
elini kılıcının kabzasına atarak, “Bırakın gelsin. Korkulacak ne var? Eğer
hayırlı bir maksatla gelmişse, kendisini hayırla ağırlarız. Eğer kötü bir
niyetle gelmişse, onu kendi kılıcıyla hallederiz” diye konuştu.
Manzarayı seyreden Fahr-i Âlemin yüzünde tebessümler belirdi. Ömer’in gönlünün
hidâyet nûruyla aydınlandığı haberini almıştı. Hiç bir telâş ve endişeye
kapılmadan oturduğu yerden, “Telaş edilecek birşey yok, bırakın gelsin. Eğer,
Allah, onun hayrını murad ettiyse, kendisini doğru yola iletir” diye emir
buyurdu.
Bu emir üzerine kapı açıldı. Kapı önünde bekleyen Ömer, heybetli görünüşü ve
silahıyla içeri girdi. Yüzünde öfke değil, muhabbet parıltıları vardı. Gözleri,
hak ve hakikatı aramanın aydınlığı içindeydi. Resûl-i Ekremle bir an göz göze
geldi. Kâinatın Serveri Efendimizin manevi heybeti karşısında kendinden geçer
gibi oldu. Her şeyini unutmuştu. Nebiyy-i Ekremin nûranî bakışları kalb ve
ruhunu tesiri altına almış âdeta avuçlamıştı.
Bir müddet birbirlerine bakıştıktan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz sessizliği,
heyecan ve telaş havasını, “Neye geldin, ey Hattab’ın oğlu Ömer?” sorusuyla
dağıttı. Sonra da elini uzatıp kılıcının bağından tuttu ve, “Allah’ım, bu
Hattaboğlu Ömer’dir. Allah’ım, İslâm dinini Hattaboğlu Ömer’le kuvvetlendir”
diye duâ etti.
Hz. Ömer, ruhunu hidâyet güneşinin cazibesine kaptırmıştı artık. Resûlullah
Efendimizin sualini, “Allah ve Resûlüne ve onun Allah’tan getirdiklerine îmân
etmek için geldim” diye cevapladı. Arkasından da kelime-i şehâdet getirerek
Müslüman oldu.1
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz ile ashab’ı kiramın sevinçleri son haddine varmıştı.
Hep bir ağızdan yüksek sesle tekbir getirdiler: “Alahü ekber… Alahü ekber…”
Mekke sokaklarından duyulan tekbir sesleri ufukları çınlattı, oradan göklere
doğru nûranî dalgalar halinde yükseldi!
Artık Hazret-i Ömer Müslümandı. Kırkıncı Müslüman. Bundan böyle, cesaret, kuvvet
ve kahramanlığını şirk için değil, İslâm dini uğrunda kullanacaktı.
Kureyşlilerin verdiği karar üzerine Server-i Kâinatın vücudunu ortadan
kaldırmaya koşan Ömer, şimdi onun etrafında pervane olmuştu. Yiğitliğine îmânın
hadsiz kuvvetini de ekleyen Hazret-i Ömer, bundan böyle Allah için, Resûlullah
için müşriklere gözdağı vermeye koşacaktı. Birdenbire parlayan bu ateşîn fıtr,
Hz. Muhammed güneşinden feyz ve ışık alarak dünya tarihine adalet timsâli “Âdil
Ömer” ünvanıyla geçecektir.
Saf halinde Mescid-i Harama gidiş
Cesaretin gerçek kaynağı olan îmânı kalbine yerleştiren Hazret-i Ömer, artık
yerinde duramaz olmuştu. Resûl-i Ekreme, “Yâ Resûlallah, biz ölsek de, yaşasak
da Hak din üzere değil miyiz?” diye sordu.
Resûl-i Zîşân, “Evet, varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, siz
kalsanız da, ölseniz de Hak din üzeresiniz,” diye cevap verince, “Öyle ise hâlâ
ne diye gizleniyoruz?” dedi. “Seni Hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki,
korkmadan, çekinmeden, cesaretle bütün şirk meclislerine gidip İslâmiyeti
açıklayacağım.”
Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz önde, sağında Hazret-i Ömer, solunda
Hazret-i Hamza, diğer sahabîler arkalarında Dârül’l-Erkâm’dan çıkarak Kâbe’ye
doğru yol aldılar. Vakur adımlarla, Mescid-i Harama girdiler.
Hazret-i Resûlullahın başını bekleyen müşrikler, bu manzara karşısında şaşırıp
kaldılar. Şaşkın, ürkek ve korkak bakışlarla bir Hazret-i Ömer’e, bir Hazret-i
Hamza’ya bakıyorlardı. Bir ara cesaretlerini toparlayarak, “Ey Ömer, arkanda ne
var, ne ile geldin?” diye sordular.
Hz. Ömer, “Lâ ilâhe İllâllah, Muhammedü’r-Resûlullah ile geldim” dedi ve ilâve
etti:
“Kimse yerinden kımıldamasın, yoksa boynunu vururum.”
Müşriklerin sesi sedâsı kesildi. Sanki dilleri tutulmuştu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, serbestçe Kâbe’yi tavaf etti ve namaz kıldı.
Müslümanlar da açıktan açığa namaz kıldılar.
Hazret-i Ömer der ki:
“İşte o zaman Allah Resûlü, ‘Hak ile batıl olanın arasını ayırdı,’ diye bana
‘FARUK’ adını taktı.”1
Önce Hazret-i Hamza’nın, arkasından Hazret-i Ömer’in Müslüman olması İslâmın
inkişafı ve Müslümanların müşriklerin baskılarından sıyrılarak ibadetlerini
serbestçe ifâ etmeleri hususunda büyük bir rahatlık sağladı. Bu bakımdan
bilhassa Hazret-i Ömer’in mü’minler safında yer almasının, İslâm tarihinde
önemli bir yeri vardı. Bu ehemmiyeti, ashabdan Abdullah bin Mes’ud Hazretleri,
“Ömer’in Müslüman olması, İslâmiyet için bir fetih, Müslümanlar için bir şeref
ve izzet idi. Medine’ye hicreti nusret, halifeliği de rahmet oldu.
“Ömer Müslüman oluncaya kadar bizler, Kâbe avlusunda açıktan açığa namaz
kılamıyorduk”2 diyerek ifâde etmiştir.
* * *
İkinci Müslüman Kafilesi Habeşistan'a Hicret Ediyor
Bi’setin 7. senesi (Milâdî 616). Habeşistan’a hicret eden ilk Müslüman kafilesi,
daha önce de belirttiğimiz gibi, ülkenin hükümdârı tarafından iyi karşılanmış,
dinî ibadetlerini serbestçe ve gönül huzuru içinde ifâ edebilme imkânına
kavuşmuşlardı.
Bu durumu haber alan Kâinatın Efendisi Resûl-i Ekrem Efendimiz Mekke’de kalan
Müslümanlara da Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye buyurdu.
Resûl-i Ekremin amcası Ebû Talib’in oğlu Hazret-i Cafer’in başkanlığında Habeş
ülkesine doğru yola çıkan ikinci kafile, önceki kafileden daha kalabalıktı. 10’u
kadın 92 kişilik bu topluluk da sağ salim sırf dinlerini emniyet altına almak,
ibadetlerini huzur-u kalb ile ifâ edebilmek gayesiyle Mekke’den ayrılıp Habeş
ülkesine vardılar.
Müslümanlar göç ederken, Peygamber Efendimiz her şeye rağmen Mekke’den
ayrılmadı. Müşriklerin eziyet ve işkencelerine göğüs germeye devam etti. Cenâb-ı
Hakkın hıfz ve inâyeti altında kudsî ve ulvî hizmetini sürdürdü.1
Kureyşliler muhacirlerin peşinde
Kureyş müşrikleri Müslümanların ard arda Habeş ülkesine hicret etmelerinden
telâşa kapıldılar. Gurbet diyarında da garip Müslümanların peşini bıkamak
niyetinde değillerdi. İslâmiyetin bu gibi ülkelerde de yayılması ve artık
karşısına çıkılmayacak bir kuvvet haline gelmesi endişesini taşıyorlardı. Zira,
Müslümanlar Habeş Hükümdarından himâye gördükleri takdirde Arabistan’ın İslâm
sinesine koşması daha da kolaylaşabilirdi. Böylece, İslâmın önüne çekmek
istedikleri sedleri de yerle bir olacaktı.
Bu duruma tahammül edemeyen Kureyşli müşrikler aralarında konuştular. Sonunda,
elçiler gönderip, hicret eden Müslümanları Habeş Hükümdarından geri istemeye
karar verdiler.1
Elçi olarak Amr bin Âs ve Abdullah bin Ebi Rabîa’yı vazifelendirdiler. Plânları
şu idi: Başta Necaşî olmak üzere ülkenin diğer ileri gelenlerinin hepsine
kıymetli hediyeler götürülecek. Önce, hükümet adamlarına hediyeleri verilecek ve
arzuları arzedilecek. Sonra da Hükümdara hediyesi takdim edilecek.
Bu plânı tatbik etmelerindeki maksatları ise şu idi: Devlet erkanının
kendilerini desteklemeleri, Habeş Necaşî’sinin mülteci Müslümanlarla görüşmesine
fırsat ve imkân verilmeden arzularını yerine getirmelerini kolayca sağlamaları.
Habeş ülkesine varan elçiler aynı plânı tatbik ettiler.
Devlet adamlarına kıymetli hediyeleri takdim ederek maksatlarını şöylece
artettiler:
“Bizden bazı aklı ermez gençler, atalarının yolundan ayrıldılar. Sizin dininize
girmedikleri gibi, yepyeni bir dinle ortaya çıktılar. Şu anda hükümdarınıza
sığınmış bulunmaktadırlar. Biz onları geri istemek üzere kavmimiz tarafından
gönderildik. Hükümdara bu arzumuzu ilettiğimiz zaman, bu hususta bize yardımcı
olun ve ona Müslümanlarla görüşme fırsatını tanımayın. Onların teslimi hususunda
bizi destekleyin ve deyin ki: Bunlar elbette kendilerinden olanları daha iyi
tanır ve bilirler. Kusurlarını da başkalarından daha iyi görürler.”
Saray adamları kıymetli hediyelere aldandılar ve kendilerini destekleyeceklerine
dair söz verdiler.
Elçiler, bu sefer hükümdarın huzuruna çıktılar ve arzularını şöyle dile
getirdiler:
“Ey Hükümdar! Aramızdan çıkıp, işlerimizi bozan bu adamlar şimdi de buraya senin
dinini, ülkeni ve halkını bozmak için gelmişlerdir. Seni bu hususta ikaz etmeye
geldik.
“Bunlar Meryem oğlu İsâ’yı ilâh tanımazlar. Senin huzuruna girince secdeye
varmazlar. Sen, onları bize iâde et, biz onların hakkından geliriz.”1
Görüldüğü gibi, elçiler isteklerini gayet kurnazca ifâde ediyorlardı. Hükümdarın
Hıristiyan olduğunu bildikleri için, o noktadan da kendisini kazanmak istiyor
ve, “Onlar, Meryem oğlu İsâ’yı ilâh olarak tanımazlar” diyerek mülteci
Müslümanlar hakında hiddete gelmesini istiyorlardı.
Önceden ayarlanan saray adamları da elçilerin söylediklerini tasdik ettiler:
“Ey Hükümdar,” dediler, “bunlar doğru söylüyorlar. Elbette onları başkalarından
daha iyi bilir ve tanırlar. Hangi kusurlarının olduğunu da daha iyi görürler.
Onları kendilerine teslim edelim! Yurtlarına, kavimlerine geri götürsünler.”
Elçiler, isteklerine “evet” denileceğini ümitle beklerken, Necaşi hiddetli
hiddetli, “Vallahi, hayır,” dedi. “Çaresiz kalmış, yurduma gelip yerleşmiş, beni
başkalarına tercih etmiş kimseleri, ben hiçbir kimseye teslim etmem. Onlarla
görüşmeden, onların fikirlerini almadan hiçbir zaman kararımı vermem. Eğer, iş
bunların (elçilerin) dedikleri gibiyse, onları kendilerine teslim eder,
kavimlerine geri çeviririm. Şayet iş, bunun aksi olursa kendilerini korur, en
güzel şekilde görür gözetirim.”2
Daha sonra, Necaşî, Müslümanların yanına gelmesi için davetçi gönderdi.
Muhacirler, aralarında Hz. Câfer’i kendilerine temsilci seçtiler ve hep beraber
saraya gittiler.
İçerde Kureyş elçileri ile birlikte, Necâşî’nin çağırttığı Rahipler de vardı.
Hz. Câfer, Necâşî’nin huzuruna girince, selâm verdi, fakat secde etmedi.
Saray adamları Hz. Câfer’e, “Sen ne diye Hükümdara secde etmedin,” diye sorunca
şu vevabı verdi:
“Biz ancak Allah’a secde ederiz.”
Tekrar, “Niçin?” diye sordular.
“Çünkü,” dedi, “Allah bize Resûlünü gönderdi. O da Allah’tan başkasına secde
etmemizi men etti.”
Bunun üzerine elçiler, “Ey Hükümdar, biz bunların hâlini sana bildirmemiş
miydik?” dediler.
Necâşî Müslümanlara, “Siz ülkeme ne için geldiniz? Hâliniz nedir? Tüccar
değilsiniz, bir isteğiniz de yok. O halde, bana, benim memleketime niçin
geldiniz? Sizin şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli nedir? Hem bana
söyleyiniz, ne diye memleketiniz halkından bana gelenlerin selâm verdikleri gibi
selâm vermiyorsunuz?” diye sordu.
Hz. Cafer, bu soruları cevaplardırmaya geçmeden, “Ey Hükümdar,” dedi, “ben üç
söz söyleyeceğim. Eğer doğru söyler isem, beni tasdik edin, yalan söylersem
yalanlayın. İlk önce emret ki şu adamlardan (elçilerden) sadece biri konuşsun,
öbürü sussun!”
Elçilerden Amr bin As konuşacağını söyledi. Bunun üzerine Hz. Câfer Necâşîye
hitaben, “Söyle şu adama,” dedi, “biz tutulup efendilerimize iâde edilecek
köleler miyiz?”
Necâşî, “Ey Amr,” dedi, “onlar köle midirler?”
Amr, “Hayır,” dedi, “Onlar şerefli ve hürdürler.”
Bu sefer Hz. Câfer Necaşî’ye, “Sor şu adama,” dedi. “Biz haksız yere birinin
kanını mı döktük ki, kanı dökülenlere geri verileceğiz?”
Necâşî, “Ey Amr,” dedi, “Bunlar haksız yere herhangi birinizin kanını mı
döktüler?”
Amr, “Hayır,” dedi. “Onlar, bir damla kan bile dökmediler.”
Hz. Câfer, yine Necâşî’ye, “Sor şu adama,” dedi. “Halkın mallarından haksız yere
aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef bulunduğumuz mallar mı var?”
Necâşî, “Ey Amr,” dedi. “Eğer şu adamcağızların, ödeyecekleri bir kantar altın
borçları varsa, onu ben ödeyeceğim.”
Amr, “Hayır,” dedi. “Onların bir kırat borçları bile yok!”
Bunun üzerine Necâşî, “O halde, siz bu adamlardan ne istiyorsunuz?” dedi.
Amr, “Onlar ve biz bir dinde idik. Onlar, dinimizi bıraktılar. Muhammed’e ve
dinine tâbi oldular” diye cevap verdi.
Bu sefer, Necâşî, Hz. Câfer’e döndü ve, “Siz sâlik bulunduğunuz şeyi ne diye
bırakıp, başkasına tâbi oldunuz? Kavminizin dininden ayrıldığınıza, ne benim
dinimde, ne de şu milletlerden herhangi birisinin dininde olmadığınıza göre
sizin edindiğiniz bu din, ne dindir?” diye sordu.
Hazret-i Câfer meseleyi baştan almanın daha uygun olacağını düşünerek, “Ey
Hükümdar,” dedi, “biz cahiliyyet üzere olan bir millet idik. Putlara tapar,
lâşeler yerdik. Akla gelebilecek her türlü kötülüğü işlerdik. Hısım ve
akrabalarımızla ilgimizi keser, komşularımıza kötülükte bulunur, zaifleri
ezerdik.
“Bizler bu hal üzere iken, Allah içimizden birini bize peygamber gönderdi.
Nesebini, asâletini, doğruluk ve eminliğini, iffet ve nezâhetini bildiğimiz bir
peygamber.
“O, bizi Allah’ın varlık ve birliğine inanmaya, Ona ibadete, bizim ve
atalarımızın Allah’tan başka tapınageldiğimiz putları ve taşları terk etmeye
davet etti.
“Doğru sözlü olmayı, emânetleri yerine getirmeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi,
komşularla güzel geçinmeyi, gühâhlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti.
Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftirâ etmekten bizi
menetti.
“Biz de ona îmân ettik ve dâvâsını tasdik ettik. Onun Allah’tan getirip
bildirdiği şeylere tabi olduk.
“Bu yüzden kavmimiz bize düşman kesildi, zulmetti. Bizi dinimizden vazgeçirmek,
Allah’a ibadetten alıkoyup, putlara taptırmak için türlü türlü işkencelere ve
mihnetlere uğrattılar.
“Biz de bütün bu sebeplerden dolayı yurdumuzu, yuvamızı terk ederek ülkene
geldik. Sana sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin yanında zulme,
haksızlığa uğramayacağımızı ümid etmekteyiz.”1
Hazret-i Câfer, hükümdarın selâm verme ve secde etmeme hususundaki sorusuna da
şöyle cevap verdi:
“Selâm verme meselesine gelince, biz seni Resûlullahın selâmı ile selâmladık.
Biz birbirimizi hep böyle selâmlarız. Cennete gireceklerin selâmlaşmalarının da
bu şekilde olacağını Peygamberimizden öğrendik. Bu yüzden seni böyle selâmladık.
Secde etme hususuna gelince, biz Allah’tan başkasına secde etmekten yine Allah’a
sığınırız.”2
Hazret-i Câferin bu sözleri, Necâşî’nın üzerinde derin tesir icra etti.
Müşrikler ise, durdukları yerde sus pus kesildiler.
Necâşî, bir müddet düşündükten sonra Hz. Câfer’e, “Yanında bu bahsettiklerinden
bir şey var mı?” diye sordu.
Hazret-i Ca’fer, “Evet var,” dedi ve Meryem Sûresinin baş taraflarını okudu.
“Kâf hâ yâ ayn sâd.
“Bu âyetler, kulu Zekeriyâ’ya Rabbinin rahmetini zikirdir.
“Hani o Rabbine gizlice niyaz etmişti.
“Ve demişti ki: ‘Ey Rabbim, artık benim kemiklerim yıprandı, başım ihtiyarlıkla
tutuşup saçlarım aklandı. Sana ettiğim duâlarımda da, ey Rabbim, ben hiç mahrum
kalmadım.”1
Sonraki âyetlerde, Hazret-i Meryem’in, İsâ’ya (a.s.) nasıl hamile kaldığı,
Hazret-i İsâ’nın dünyaya nasıl geldiği, bir mu’cize olarak beşikte nasıl
konuştuğu, sonra da Allah tarafından peygamber olarak gönderildiği
anlatılıyordu.
Okunan âyetler, Necâşî’nin ruh dünyasına, gözlerinden yaşlar akıtacak kadar
tesir etti. Hatta akan yaşlar sakalını bile ıslattı. Hazır bulunan rahipler de
gözyaşlarını tutamadılar.
Kur’ân-ı Kerim’in manevî cazibesine kapılan iç âlemi bir nebze teskin olduktan
sonra, Necâşî, “Vallahi,” dedi, “bu aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki, Musâ
da, İsâ da onunla gelmişti.”2
Bu haklı itirafından sonra da müşrik elçilere dönerek, “Vallahi, ben ne onları
size teslim ederim, ne de onlar hakkında herhangi bir kötülük düşünürüm”3 dedi.
Necâşî’nin bu beklenmedik kararı karşısında elçilerin, boyunlarını bükerek
sarayı terk etmelerinden başka çâreleri kalmadı.
Buna rağmen elçiler, bilhassa Arab’ın siyaset dâhisi kabul ettikleri Amr bin Âs,
bu işin peşini bırakmayacağını söyledi ve yeni bir taktik uygulamaya karar
verdi.
Ertesi gün tekrar Necâşî’nın huzuruna çıkarak, Müslümanların Hazret-i İsâ
hakkında çok garip şeyler söylediklerini anlattı.
Hükümdar, yine Müslümanlarla konuşmayı uygun buldu ve onları yanına çağırttı.
Temsilci olan Hazret-i Câfer’e, “Hazret-i İsâ hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye
sordu.
Hz. Câfer şu cevabı verdi:
“Biz Hz. İsâ hakkında Peygamberimizin bize Allah’tan getirip bildirdiğini
söyleriz.”
“O, Allah’ın kulu, Resûlü ve Allah’ın (sâir ruhlar gibi yarattığı ve) gönderdiği
bir ruhtur. O, dünyadan ve erkekten vazgeçen iffetli bir kız olan Meryem’e ilka
edilmiş olan Allah’ın bir kelime’sidir. (Yani Cenâb-ı Hakkın “Kün” emriyle
babasız dünyaya gelmiştir.) Meryem oğlu İsâ’nın hâli ve şânı bundan ibârettir.”1
Müslümanların Hz. İsâ hakkındaki bu kanaatları Necâşî’yi oldukça sevindirdi.
Eline bir çubuk aldı ve yere bir çizgi çizerek:
“Bizim ile sizin aranızda, bu hususta, şu çizgi kadaracık bir fark var. Zaten
biz de onu sizin söylediğinizden başka bir şekilde telâkki etmiyoruz” dedi.2
Elçiler Necâşînin himâyeden vazgeçmesini beklerken hayal kırıklığına uğradılar.
Necâşî Müslümanları da, “Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim ki, o,
Allah’ın Resûlüdür. Zaten biz onun vasıflarını kitabımız olan İncil’de
okumuştuk. O peygamberi, Meryem oğlu İsâ da insanlığa müjdelemişti. Allah’a
yemin olsun ki, eğer o bu ülkemde bulunmuş olsaydı, ayakkabılarını taşır,
ayaklarını yıkardım”1 dedi.
Hak ve hakikatı görüp idrâk eden Necâşî, Peygamberimizin Risâletini tasdik eden
sözlerinden sonra, bundan böyle Müslümanlara karşı takınacağı tavrı da şu
sözleriyle ifâde etti:
“Gidiniz! Ülkemin el sürülmemiş kısmında her tecâvüzden mahfuz, emniyet ve huzur
içinde yaşayınız.
“Size kötülük eden helâk olur. (Bu sözlerini üç kere tekrarladı.)
“Ben sizden hergangi birinizi üzüp de, bir dağ kadar altına sahip olacağımı
bilsem, yine de buna teşebbüs etmem.”2
Necâşînin bu kesin ve kararlı sözlerinden sonra, elçilere elbette gerisin geri
Mekke’ye dönmekten başka yapacak birşey kalmamıştı. Hatta, Necâşî kendilerine
getirdikleri hediyelerini bile iâde etti.
Bu haberi duyan Kureyş müşrikleri büyük bir sarsıntı geçirdiler. Korktukları
başlarına gelmiş sayılırdı!
Muhacirlerin Mekke’ye dönüşü
Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar her ne kadar müşriklerin eziyet ve
hakaretlerinden kurtulmuşlar ve dinî vazifelerini rahatlıkla yerine getirme
imkânını elde etmişlerse de doğup büyüdükleri ana baba vatanından uzakta, gurbet
hayatı yaşıyorlardı. Bu durum kendilerini üzüyordu.
Son kafilenin hicretinden üç ay gibi kısa bir zaman sonra, Kureyş ileri
gelenlerinden bir kaçının Müslüman olduğu yolunda haberler aldılar. İleri
gelenlerinin Müslüman olması demek, müşriklerin toptan İslâma teslim olması
demekti.
Bu haberler üzerine, Mekke’nin artık kendileri için bir eziyet ve hakaret diyarı
olmaktan çıkmış bulunduğu zannıyla altısı kadın 39 kişilik bir kafile,
anayurtlarına dönmek üzere yola çıktılar. Ancak, Mekke’ye yaklaştıklarında bu
haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Ne var ki, artık geri dönmek bir hayli
zordu.
Mekke’ye girebilmek içinse, ya müşrik olan akraba ve dostlarının himâyesine
sığınmaları veya kimseye görünmemeleri gerekiyordu. Şehre serbestçe girmeye
kalkmaları, kendilerini düşmanın insafsız ellerine teslim etmek olurdu. Bu
bakımdan, muvakkat da olsa bir kısmı müşrik akraba ve dostlarının himâyesine
sığınmayı tercih ettiler. Bir kısmı ise, himâyeye lüzum görmeden, gizlice şehre
girdiler.
Bu arada Habeş ülkesine geri dönenler de oldu. Bunlar, Müslümanların Medine’ye
hicretlerine kadar orada kaldılar. Sonra bir kısmı hicretin hemen akabinde
Medine’ye gelip Müslümanlara katıldılar. Bir kısmı ise, uzun müddet
Habeşistan’da ikâmet ettiler.
Mekke’ye yerleşenler, Medine’ye hicrete kadar buradan ayrılmadılar. Müşriklerin
her türlü eziyet ve işkencelerine imanlı göğüslerini siper ederek îmân-küfür
mücadelesinde azimle sebât ettiler.1

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|