1-25,
26-50,
51-75,
76-100,
101-125,
126-150,
151-175,
176-213
1- Küllî ve Cüz'î irade
ne demektir, açıklar
mısınız?
İrade: istemek, dilemek,
seçmek, iki veya daha
çok alternatiflerden
birine karar vermek
demektir.
Allahu Teala'nın "irade"
sıfatı vardır. Allahu
Teala'nın iradesi demek,
Allah'ın, mümkinattan
her birini, sonsuz
hallerden ve vakitlerden
birine tayin ve tahsis
buyurması demektir.
Burada geçen
"mümkinat"tan maksat,
olmasını veya
olmamasını, varlığını
veya yokluğunu aklın
caiz gördüğü şeylerdir.
İşte bu şeylerin
varlığına veya
yokluğuna, olmasına veya
olmamasına karar vermek
Allahu Teala'nın
iradesini ilgilendiren
bir husustur; buna karar
vermek Allah'ın işidir.
Bu kararın kaynağı da
Allah'ın "irade"
sıfatıdır. Bu iradeye
"irade-i ilahiyye=ilahî
irade" denir.
Bir de Allah'ın
kullarına verdiği bir
"irade" vardır ki, kul,
kendisini ilgilendiren,
kendi yaptığı işlerde bu
iradesini kullanarak
karar verir. İşte
irade-i külliyye ve
irade-i cüz'iyye
terimleri, kula ait olan
bu irade ile ilgilidir.
Şöyle ki:
Kulda bi'l-kuvve mevcut
olan irade gücüne "küllî
irade" denir. Bu irade
kullanılmaya hazır olan,
ancak henüz
kullanılmayan
"potansiyel irade"
demektir. Bu durumdaki
iradenin herhangi bir
olaya yönelme, herhangi
bir şeyin olmasına veya
olmamasına karar verme
gibi bir işlevi yoktur;
yani bu irade, insanın
fiilen kullanmadığı bir
iradedir. Dolayısıyla
insan, kullanmadığı
böyle bir iradeden
sorumlu da değildir.
Cüz'î irade ise, küllî
iradenin, başka bir
ifade ile irade gücünün
kullanılmasıdır; yani
herhangi bir şeyin
yapılması veya
yapılmaması şıklarından
birinin tercihidir. İşte
insanı sorumlu kılan, bu
iradedir. Şayet insan
küllî iradesini, cüz'î
irade haline getirirse,
yani, irade gücünü
kullanarak herhangi bir
şeye karar verirse ve
verdiği bu kararın
gereğini yaparsa, işte
insan bu yaptığından
dolayı sevap veya günah
kazanır; yaptığı
Allah'ın rızasına
uygunsa mükafat görür;
değilse ceza görür.
Bir de bu terimlere
benzer "kudret-i
külliyye" ve "kudret-i
cüz'iyye" terimleri
vardır ve bunlar da
insandaki "kudret"
sıfatıyla ilgilidir.
Bunlardan "kudret-i
külliyye" insandaki
potansiyel kudret
sıfatını, yani bu
sıfatın herhangi bir
olaya yönelmemiş, ortaya
çıkmamış halini,
kudret-i cüz'iyye de bu
kudret sıfatının
herhangi bir olayda
kullanılma durumunu
ifade eder.
2- Ecel nedir? Ömür
kısalır ya da uzar mı?
Ecel, kelime olarak
mutlak vakit, bir şeyin
müddeti veya bir şeyin
müddetinin sonu
anlamındadır. Daha sonra
bu kelime insan ömrünün
sonu anlamında
kullanılmış ve bu manada
meşhur olmuştur. Ecel
hayatın son bulması ve
ölümün gerçekleştiği
zamandır. Bu anlamı ile
her canlı için tek bir
ecel vardır. Bu ecel
Allah'ın kaza ve
takdiriyle olup, asla
değişmez. Belirlenen
ecel, vaktinden ne önce
gelebilir ne de o
vakitten sonraya
kalabilir. Bu hususla
ilgili Kur'an-ı Kerim'de
şöyle buyrulmaktadır.
"Her ümmetin takdir
edilmiş bir eceli
vardır.
Ecelleri geldiği zaman
ne bir saat geri
kalırlar, ne de ileri
giderler." (Yunus
suresi, ayet: 49)
Ehli Sünnetin görüşüne
göre öldürülen kişi
kendi eceliyle ölmüştür.
Katilin öldürmesi ile o
kişinin eceli değişmiş
ve ömrü kısalmış olmaz.
Ecel, hayatın
tereddütsüz ve kesin
olarak son bulduğu
zamandır. Katilin mes'ul
olması, Allah'ın kesin
olarak yasakladığı cana
kıyma yasağını işlemiş
olmasındandır.
3- Son nefeste yapılan
tevbe makbul müdür?
Bütün günahlardan tevbe
etmek ve tevbeyi
geciktirmemek gerekir.
Fakat tevbe kapısı, can
boğaza gelinceye kadar
açıktır. Bu konuda Hz.
Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz: "Bir kul can
çekişmeye başlamadıkça
Allahu Teala onun
tevbesini kabul eder"
buyurmuşlardır. Bu
hadis-i şerif, ruhu
boğazına gelmeden, can
çekişmeye başlamadan
kulun tevbesinin kabul
olunacağını
bildirmektedır, Aksi
takdirde can boğaza
gelip, hayattan ümit
kesilip ahiret ahvalinin
görülmeğe başlandığı
zaman, yapılan tevbe ise
geçerli değildir. Bu
hususta Allahu Teala
Kur'an-ı Kerim'de şöyle
buyurmaktadır:
"Kötülükleri yapıp yapıp
da nihayet ölüm gelip
çatınca: "Ben şimdi
tevbe ettim" diyenler
ile kafir olarak ölünler
için (kabul edilecek)
tevbe yoktur. Onlar için
acıklı bir azap
hazırladık." (Nisa, 18)
4- Tecdidi iman ve nikah
ne zaman lazımdır?
Dinden olduğu kesinlikle
bilinen şeylerden birini
inkar veya dini
hükümleri alaya almak;
dine, imana sövmek...
gibi küfrü gerektiren
söz ve davranışlarda
bulunmadıkça "tecdid-i
iman ve tecdid-i nikah"
gerekmez.
Bir Müslüman, Allah
korusun, küfrü
gerektiren bir
davranışta bulunursa,
tevbe istiğfar ederek
imanını ve evli ise
nikahını yenilemesi
gerekir.
5- Şefaat var mıdır?
Nerede ve nasıl
olacaktır?
Şefaat, suçlu veya
yardıma muhtaç veya
iyiliğe layık olanlar
hakkında af, iyilik ve
lutuf ricasında bulunmak
demektir.
Ahirette şefaatın
varlığı, ayet ve
tevatüre varan sahih
hadis-i şeriflerle
sabittir. (El-Bakara,
123; Taha, 109; Sebe,
23; Gafir, 18;
Muharnmed, 19;
Müddessir, 48 ve daha
bazı ayetler.)
Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz'in kıyamet
gününde, bütün mahşer
halkının, mahşer yerinin
şiddet ve dehşetinden
kurtulması ve bir an
evvel hesabın kolayca
görülmesi için büyük ve
umumî şefaatı vardır.
Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz'in bu büyük
şefaatından başka, azabı
haketmiş bazı
mü'minlerin cehennemden
kurtulması, bazı
mü'minlerin hesaba
çekilmeden cennete
girmesi, cennete giren
mü'minlerin
derecelerinin
yükseltilmesi gibi
şefaatleri de olacaktır.
Bu şefaatlardan en fazla
istifade edeceklerin de
kamil ve muhlis
mü'minler olduğunda
şüphe yoktur.
Mahşerden sonra da her
peygambere Cenab-ı Hak
tarafından kendi ümmeti
hakkında şefaat izni
verileceği gibi
şehitlerin ve salih
kişilerin de şefaat
etmelerine izin
verilecektir. Fiilen
cehenneme girmiş
günahkarların
cehennemden çıkarılması
için Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimiz'in
şefaatı olacağı gibi
bazı ehl-i cennetin de
şefaatleri olacaktır.
6- İslam'ın bazı
şartlarını yerine
getirmeyene kafir denir
mi?
Ehl-i Sünnet inancına
göre, amel imandan cüz
değildir. Bu itibarla,
dinden olduğu kesinlikle
bilinen hükümlerin
aslını inkar etmemek
şartı ile, bir kimsenin
dinî hükümlere riayet
etmemesi, onu din
sınırları dışına
çıkarmasa da şüphesiz,
dinin emir ve
yasaklarına uymayan bu
kişi günahkar olur.
Günahı karşılığında
tevbe etmez veya Allah
Teala meccanen
affetmezse cezasını
çeker.
7- Kabir azabı var
mıdır? Nasıl izah
edile-bilir? Öldükten
sonra ruhun durumu?
Kabir azabı vardır ve
haktır. Buna delalet
eden ayetler olduğu gibi
tevatür derecesine varan
hadis-i şerifler de
vardır. (İbrahim Süresi,
27; Taha Suresi,
24;Mü'min Suresi, 46)
.
Kabir hayatı ve kabir
azabı sözü ile, cesedin
defnedildiği yer ve bu
yerde gördüğü azab
kasdedilmez. Bundan
maksat, ölümden sonra
mahşerde tekrar dirilişe
kadar geçecek zaman
içindeki mutlu bir hayat
veya azaptır. Her ölü,
ister bir kabre
defnedilsin, ister
denizlerin
derinliklerinde kaybolup
gitsin, isterse
hayvanlar tarafından
parçalanıp yenilsin,
mut'aka ya nimetler
içinde olacak veya azab
görecektir. Kafirler ve
asî olan bazı mü'minler
azab görecekler; salih
mü'minler ise Allah
Teala'nın dilediği
şekilde nimet içinde
bulunacaklardır. Bu
hususta Kur'an-ı
Kerim'de "Allah yolunda
öldürülenleri sakın ölü
sanmayın. Bilakis onlar
diridirler. Allah'ın
lutuf ve kereminden
kendilerine verdikleri
ile sevinçli bir halde
Rableri yanında
rızıklara mazhar
olmaktadırlar." (Al-i
imran, 169) ayeti ile
Nuh kavmi hakkındaki:
"Onlar, günahları
yüzünden suda
boğuldular, ardından da
ateşe sokuldular..."
(Nuh Suresi, 25)
anlamındaki ayetler
birer delil teşkil
etmektedir. Hz.
Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz de; "Kabir ya
cennet bahçelerinden bir
bahçe veya cehennem
çukurlarından bir
çukurdur" diye
buyurmuşlardır.
Kabir azabı hem ruha,
hem de cesede her
ikisine beraber
yapılacaktır. Çünkü ölen
insanın ruhunun,
kabirdeki cesediyle
ilişkili olacağı sahih
hadîslerde
belirtilmektedir.
Nitekim insanın uyku
halinde gördüğü güzel
veya korkunç rüyalar
bunu açıklamaktadır.
İnsan korkulu rüya
görünce elem; İyi rüya
görünce de zevk duyuyor.
Halbuki bu acı veya
tatlı rüyayı görenlerin
yanında bulunanlar,
onların ne acılarına ve
ne de zevklerine muttali
olabiliyorlar. İşte
bunun gibi ölüler de
kabirlerinde ya büyük
bir neşe ve zevk
içindedirler, ya da
çeşit çeşit azaplara
maruz kalıyorlar. Fakat
biz onların bu hallerine
muttali olamıyoruz.
8- Sürekli olarak
kocasının ağzına
küfreden bir kadının
dini nikahı ne olur?
İnsan, "Eşref-i
mahlukat", yani
yaratılmışların en
şereflisi olarak
yaratılmıştır. Dinimiz,
insanların hem maddî,
hem manevî yapısına
tecavüz etmeyi günah
saymıştır. Cenab-ı Hak
Kur'an-ı Kerim'de insana
verdiği nimetleri
sayarken: "Biz ona iki
göz, bir dil, iki dudak
vermedik mi?" (El-Beled,
8, 9, 10) buyurarak, bu
uzuvların önemini
belirtmiştir. Bu
itibarla insana ve onun
uzuvlarına yakışıksız
sözlerle hakaret etmek,
büyük vebali muciptir. .
İslam alimleri
Müslümanların ağzı
şehadet kelimesinin
mahalli olması
itibariyle, Müslüman’ın
ağzına söven kişinin
imanla ilişkisinin
kesileceğini, hemen
tevbe edip imanını
yenilemesini ve kelime-i
şehadeti getirmesi
gerektiğini
söylemişlerdir. (Bkz.
Damad C. l, s. 705)
Şüphesiz bu durum, niyet
ve maksada göre değişir.
Niyet, kişinin dinine
imanına sövmek olmadığı
takdirde, küfür de söz
konusu olmaz. Bu
takdirde nikaha da bir
zarar gelmez. Şüphesiz,
maksat, dine ve imana
sövmek olmasa da, bu tür
çirkin sözler söylemenin
vebali ağırdır.
9- Avrupa'da işçi
olabilmek için, Müslüman
olmadığını söyleyen bir
Müslüman dinden çıkar
mı?
Bir zaruret olmadıkça
küfrü yani dinden
çıkmayı gerektiren
ifadelerin telaffuzu
halinde dinden çıkılmış
olur. Bu şekilde dinden
çıkan kişinin, dini
hükümlere göre, eşiyle
aralarındaki nikah bağı
da kopar.
Ancak, zorlanarak küfrü
gerektiren sözleri
söylemek zorunda kalan
kişiler, bu hükmün
dışındadırlar. Nitekim
Kur'an-ı Kerim Nahl
süresi 106. ayetinde:
"İmandan sonra Allah'a
karşı küfre saparak,
-kalbi imanla mutmain
olduğu halde zorlananlar
hariç-, küfre sinesini
açan kimseler üstüne
muhakkak ki, Allah'tan
bir gazap iner ve
kendilerine büyük bir
azap vardır"
buyurulmuştur.
Ayetin manasıyla uyum
içinde olan bir
hadisinde Peygamber
(S.A.V.): "Ümmetimden
hata ve unutmak veya
zorlama sonucu vuku
bulacak günahlar
affolunmuştur"
buyurmuştur.
Ayetten ve hadisten
anlaşılan, küfrü
gerektiren sözlerin
isteyerek bilinçle
söylenmesi halinde
dinden çıkılacağı,
ancak, kalbi imanla dolu
olduğu halde zor ve
baskı sonucu bu tür
sözleri söyleyenin
dinden çıkmayacağıdır.
Zorlama, fıkıh dilinde:
Bir kimseyi tehdit ve
korkutma ile rızası
olmaksızın bir sözü
söylemeye veya bir işi
işlemeye mecbur
bırakmaktır.
Zorla-yanın, o işi
yaptırmaya muktedir
olması da şart
koşulmuştur.
Avrupa'da işçi olabilmek
maksadıyle, Müslüman
olmadığını söylemekte
zorlama ile ilgili
hükümler mevcut
olmadığından bu sözlerin
söylenmesi caiz
değildir. Zira bu kişi
kendi irade ve
seçeneğiyle bu sözleri
söylediğinden imanı
hafife atmış ve böylece
dinden çıkmış olur.
10- Tevbesi olmayan
günah var mıdır?
İslam; itikad, ibadet ve
muamelattan oluşur.
itikat kısmının ihlali
küfrü, diğerlerinin
ihlali ise günahı
gerektirir.
Kişi kafir olmadıkça
günah işlemekle dinden
çıkmaz. Küfür dışında
günah işleyen kişi, ne
kafir ne de münafık
olur, imandan çıkmaz. Bu
nedenle tevbesi olmayan
günah yoktur. Cenab-ı
Allah "Ey iman edenler,
samimi bir tevbe ile
Allah'a dönün" (Tahrim,
66/8) buyurarak günah
işledikleri halde
kişilere iman
kelimesiyle hitap
etmiştir. Ancak,
haramları ve helalları
yalanlayıp inkar etmemek
gerekir.
Tevbe etmekle kul
hakkının sorumluluğundan
kurtulunmaz. Bunun için
hak sahibinin hakkını
ödemek ve helallaşmak
gerekir.
11- Hangi suçlar büyük
günahlardandır?
Çeşitli hadis-i
şeriflerde anaya-babaya
asi olmak, yalan yere
şahitlik yapmak, yalan
yere yemin etmek, haksız
yere adam öldürmek,
cephe-den kaçmak,
sihirbazlık yapmak,
yetim malı yemek, içki
içmek ve peygamberin
(S.A.V.) söylemediğini
ona isnad etmek gibi
günahlar büyük
günahlardan sayılmıştır.
Bazı alimler bu tür
büyük günahların kırk'a
kadar ulaşacağını beyan
etmişlerdir.
Ehli sünnetin görüşüne
göre, ister büyük, ister
küçük olsun, günah ve
masiyet, Allah'a şirk
koşulmadıkça kişiyi
imandan çıkarmaz. Bu
günahları isteyenlerin
affedilmesi Allah'ın
meşietine bağlıdır.
Diterse affeder veya
suçları kadar ceza
gördükten sonra cennete
girerler. Bu günahları
işlerken ölenler,
haramları helal,
helalları haram itikat
etmedilerse büyük günah
işlemiş olurlar; fakat
dinden çıkmazlar.
12- Gaybten haber
vermek, gelecekten ve
olacaktan haber vermek
doğru mudur?
Gaybı Allah'tan başka
kimse bilmez. Nitekim
Kur'an-ı Kerim'de
mealen: "De ki: Göklerde
ve yerde, Allah'tan
başka kimse gaybı
bilmez..." (Nemi: 65)
buyurulmuştur. Rasul-i
Ekrem (S.A.V.) Efendimiz
de: "Kahin ve falcıya
(gaybten haber veren
kişiye) inanan kimsenin
kırk gün namazı kabul
olmaz" (Riyazü's-Salihin
Tercemesi, 3/219, Hadis
No: 1701) "Ona inanan
kişi bana indirileni
(kitabı ve vahyi) inkar
etmiş olur" (Müsned-i
Ahmed b. Hanbel, 21 429
ve 4/66) buyurmuştur. Bu
itibarla çeşitli akıl
dışı işlemlerle
gelecekteki olaylar
hakkında olumlu veya
olumsuz haber vermek
iddiasına kalkışmak ve
bunlara inanmak
haramdır.
13- Çocuk iken ölen
Müslüman çocukları ile
gayri müslim çocukları
ahirette aynı durumda
mıdırlar?
İnsan dünyada hakiki
şahsiyeti haiz olabilmek
için bir takım
dönemlerden geçmektedir.
İnsan sağ olarak
doğmakla dünyadaki
şahsiyeti başlar. Sonra
hak edinme ve bu
haklardan istifade etme
ehliyetini elde eder.
Rüşt yaşına erince
Allah'a iman ve dini
hükümlere uymak ve
uygulamakla yükümlü
olur. Ancak, büluğ yani
teklif çağına gelmeden
vefat eden çocuklar,
günahsız
sayıldıklarından dolayı
ahirette sual olunmazlar
ve cennete girerler.
Gayri müslim çocukları
konusunda İslam
bilginleri farklı
görüşler ileri
sürmüşlerdir. Doğru
olan, bunların da
Müslümanların çocukları
hükmünde olmalarıdır.
Zira onlar da İslam
fıtratı üzerine doğmuş
olup, erginlik çağına
gelmeden öldükleri için
günahsızdırlar. Bu
yüzden onlar da kabir
sualinden muaf olup,
cennete girerler.
Peygamber (S.A.V.) şöyle
buyurmuştur: "Her doğan
çocuk İslam fıtratı
üzerine doğar. Ancak
anne ve babası daha
sonra kendi durumlarına
göre onları ya Yahudi,
ya Hıristiyan, ya da
mecusî yaparlar."
14- Hıristiyan ve
Yahudilerin mü'minleri
cennete girecek mi?
Hz. Muhammed (S.A.V.)
Efendimiz'in peygamber
olarak gönderilmesinden
sonra, bütün insanların
ve bilhassa Yahudi ve
Hıristiyanların kendi
dinî kitapları gereğince
Hz. Muhammed (S.A.V.)'in
Peygamberliğini tasdik
edip İslam'ı kabul
etmeleri gerekir. Aksi
takdirde kendi
kitaplarını, dinlerini
de inkar etmiş olurlar.
Bu itibarla Allah'ın
birliğine, Hz. Muhammed
(S.A.V.)'in O'nun kulu
ve elçisi olduğuna ve
Kur'an-ı Kerim'deki
bütün esaslara, olduğu
gibi iman etmeyen hiç
bir kimse İslam inancına
göre cennete giremez.
15- Büyük ve küçük
günahlar hangileridîr?
Bunlar nasıl
affolunurlar?
Küçük ve büyük
günahların mahiyeti ve
büyük günahların sayısı
konusunda, İslam
bilginleri arasında
görüş ayrılıkları
vardır. Bazı bilginler,
ayet-i kerime ve hadis-i
şeriflerde, büyük suç
olduğu beyan edilen
fiiller büyük günahtır,
demişlerdir.-Bazı
bilginler ise, ayet ve
hadis-i şeriflerde
(namaz kılmamak, zekat
vermemek gibi) hakkında
tehdit ve azap
bildirilen şeyler büyük
günahlardandır,
demişlerdir. Bir hadis-i
şerifte ise, tevbe
edilmeyip, ısrarla
işlenen küçük günahların
da büyük günaha
dönüşeceği, ifade
buyrulmuştur. Gerçek şu
ki;
büyük ve küçük günah
izafi terimlerdir.
Nitekim sevaplar da
böyledir. Daha büyüğü
ile karşılaştırılan her
şey küçüktür. Daha
küçüğü ile
karşılaştırılan bir şey
ise, karşılaştırıldığı
şeye göre büyüktür. Bu
itibarla aynı günah,
kendinden küçüğü ile
mukayese edilirse, büyük
sayılır; kendisinden
büyüğü ile mukayese
edilince de küçük olur.
Mutlak ve en büyük
günah, şirk ve küfürdür.
Ondan büyük günah
yoktur. Hadis-i
şeriflerde büyük olduğu
belirtilen günahlar:
Allah'a şirk koşmak,
cana kıymak, sihir
yapmak, faizcilik
yapmak, yetim malı
yemek, zina yapmak,
yalan
olarak zina suçlamasında
bulunmak, savaştan
kaçmak, hırsızlık
yapmak, içki kullanmak,
yalancı şahitlik yapmak,
yalan yere yemin etmek,
başka-sının malını
gasbetmek... gibi tiil
ve davranışlardır. Büyük
günahlardan dolayı Allah
affetmez ise kul azap
görür. Küçük günahlardan
dolayı da kulun azap
görmesi ehli sünnet
görüşüne göre caiz
görülmüştür.
Allah'a şirk koşmak
dışındaki tüm günahların
şartlarına uygun olarak
tevbe edilmesi halinde
affedileceği
bildirilmiştir. Bu
konuda Kur'an-ı Kerim'de
şöyle buyrulmuştur:
"Allah'ın rahmetinden
ümit kesmeyin! Çünkü
Allah bütün günahlan
bağışlar."(Zümer, 53).
"Eğer yasaklandığınız
büyük günahlardan
kaçı-nırsanız sizin,
küçük günahlarınızı
örteriz ve sizi şerefli
bir yere sokarız."(Nisa,
31)
16- Madem ki Hz. İsa
sağdır, İncil de haktır,
o halde yeni bir
peygambere ihtiyaç var
mıydı?
Allahu Teala Kur'an-ı
Kerim'de 'Ve Allah
elçisi Meryem oğlu
İsa'yı öldürdük"
demeleri yüzünden
(onları lanetledik).
Halbuki onu ne
öldürdüler, ne de
astılar; fakat
(öldürdükleri kişi)
onlara isa gibi
gösterildi. Onun
hakkında ihtilafa
düşenler bundan dolayı
tam bir kararsızlık
içindedirler; bu hususta
zanna uymak dışında hiç
bir sağlam bilgileri
yoktur ve kesin olarak
onu öldürmediler.
Bilakis Allah onu
(isa'yı) kendi katına
yükseltti. Allah ve
izzet ve hikmet
sahibidir." (Nisa,
157-158) buyurmak
suretiyle Hz. İsa'yı
kendi katına yükselterek
yahudilerin onu
öldüremediklerini beyan
buyurmaktadır. Görüldüğü
üzere, ayet-i kerimede
Hz. İsa'nın sağ olduğu
söylenmiyor, Onu
Yahudilerin öldüremediği
belirtiliyor.
İslam bilginlerinin
çoğunluğuna göre Allahu
Teala onu manevi
semalardaki özel yerine
yükseltmiştir. Bazı
İslam bilginlerine göre
ise Allahu Teala onu
yahudilerden korumuş,
yahudiler onu
öldürememiş, fakat eceli
gelip vefat ettirmiş ve
ruhunu ref’etmiştir. Bu
itibarla Hz. İsa'yı,
bedenen veya ruhen Allah
kendi katına
yükseltmiştir.
Biz Müslümanlar Allah'ın
peygamberlerine ve
onlara indirilen suhuf
ve kitapların hepsine
inanırız. Allah'ın
peygamberlerine
gönderdiği kitaplar dört
tanedir, bunlar Hz.
Musa'ya indirilen
Tevrat, Hz. Davud'a
indirilen Zebur, Hz.
İsa'ya indirilen İncil
ve son peygamber Hz.
Muhammed'e indirilen
Kur'an-ı Kerim'dir.
Ancak, Hz. Peygamber'den
önceki peygamberler ve
kendilerine indirilen
kitaplar belli ve hususi
bir kavme ve belirli bir
zaman için
gönderilmişlerdir. Bu
itibarla bu kitapların
hükümleri de belirli
kavim ve muayyen bir
zaman için geçerlidir.
Hz. Peygamber'in
peygamberliği ise hususi
olma yıp umumidir. Bütün
insanlığa
gönderilmiştir. Tebliğ
etmiş olduğu dinin
hükümleri, umumi ve
kıyamete kadar devam
edecektir. Bu itibarla
Hz. Peygamber'in din ve
şeriatı, kendisinden
evvel geçen şeriatlerin
Tevrat ve İncil'in
hükümlerini
kaldırmıştır. Ayrıca
bugün elde bulunan
Tevrat, İncil,
indirildiği şekliyle
muhafaza edilmiş
değildir. Halen
Hıristiyanların elinde
bulunan ve "Ahd-i Cedid"
adını taşıyan kitaplar,
Hz. İsa'ya Allah
tarafından indirilen
İncil değildir. Bu Ahd-i
Cedid mecmuası içinde
yazarların isimlerine
göre adlandırılan dört
incil vardır. Bunlar,
Hz. İsa'dan en aşağı
yarım asır sonra
yazılmıştır ve
muhtevaları da
birbirinden farklıdır.
Bu itibarla; bugün elde
bulunan Tevrat, İncil ve
Zebur'u Allah'ın
peygamberlerine
indirdiği ilahî kitaplar
olarak kabul edemeyiz.
Avrupalı yazar ve ilim
adamlarının ileri
gelenleri de bu
kitapların asıl mukaddes
ve ilahî kitaplar
olmadığını itiraf
etmektedirler. Semavî
kitaplar içinde her
yönden tağyir ve
tahriften uzak, indiği
gibi muhafaza edilen ve
kıyamete kadar da
muhafazası Allahu Teala
tarafından garanti
altına alınmış olan
yegane ilahî kitap,
Kur'an-ı Kerim'dir.
17- İslam'da büyü var
mıdır? Varsa nasıl
korunmalıyız?
Büyü veya sihir, bir
takım acaip işler
vasıtasıyla, başkaları
üzerinde tesirler
meydana getirmektir.
Sihrin gözbağcılık
denilen gerçek olmayan
çeşitleri yanında,
gerçek netice ve
etkileri olan çeşitleri
de vardır.
Ancak,, mahiyeti ve
nasıl etki yaptığı
bilinememektedir. İslam
dini, sihri inkar
etmemiş;
fakat itikadı bozduğu,
tevhid inancına zarar
verdiği, kötüye
kullanıldığı ve kontrolü
mümkün olmadığı için
yasaklamıştır. Kur'an-ı
Kerim'de: "Sihir-bazın
felah bulmayacağı"
(Taha, 69) beyan
buyurulmuştur. Sihir ve
büyüye karşı korunmak
için, Allah'a sığınmak
ve muavvizeteyn denilen
Felak ve Nas sürelerini
okumak tavsiye edilir.
18- Falcılık nedir?
Falcıya inanmak caiz
midir?
İnsanın güzel bir olayla
veya sözle
karşılaştığında
iyimserliğe; kötü bir
hal ile karşılaştığında
ise kötümserliğe
kapılması, yaratılıştan
gelen fıtrî bir
hadisedir. Ancak,
iyimserlik ve
kötümserliğe kapılarak
bu gibi hallerin tesiri
altında kalmak kişiyi
evhama sevk edeceğinden
kötü sonuçlar
doğurabilir.
Arapçadaki "F-E-L"
kökünden olan fal
sözcüğü iyimserlik ve
iyiye yorma manasına
gelmektedir. Hayırlı ve
hayra teşvik edici
sözler de bu
kabil-dendir. Bu
manadaki fal için
peygamberimiz:
"İslam'da uğursuzluk
yoktur. Ancak fal'ı (iyi
sözü) beğenmekteyim"
buyurmuştur. Görüldüğü
üzere bir şeyi uğursuz
saymak onun etkisinde
kalmak yersiz ve
dayanaksızdır. Bilakis
ümitvar olmak Allah'a
güvenip O'ndan güç
alarak hayatımızı
değerlendirmek her
Müslümanın görevidir.
Günümüzde halk arasında
fai diye ifade edilen ve
kahve fincanı veya bir
takım şeylere bakarak
kişinin geleceği ile
ilgili hususlarda
hükümler çıkarmak
yanlıştır, dinimizde
yeri yoktur.
Günümüzdeki manası ile
fal, cahiliyet döneminde
müşriklerin
uyguladıkları oklarla
nasibini tespit etmek ve
gelecekle ilgili
bilgiler aktarmaktır ki,
bunu yapmak ve ona
inanmak dinen caiz
değildir.
19- Mezhepler niçin
ortaya çıkmıştır?
Bunlarsız olmaz mı?
Mezhep; gidilecek yol,
benimsenen metod, usuI
ve görüş demektir. Dinde
mezhep, herhangi bir
İslam müctehidinin
Kur'an-ı Kerim ve
hadis-i şeriflerden ilmî
metodlarla çıkardığı
hükümlerdir.
Her Müslümanın dinî
meseleleri doğrudan
doğruya asıl kaynak olan
Kur'an-ı Kerim ve
sünnetten öğrenmesi
mümkün değildir. Bunu
ancak kendilerini dini
ilimlere verip, ihtisas
sahibi olan müctehid
bilginler yapabilirler.
Bundan dolayı halk,
bölgelerinde yetişen bu
müctehid bilginleri
açıklamalarını,
görüşlerini benimseyip
onlara uymuşlardır. Bir
müctehidin ictihad ve
açıklamaları, geniş halk
tabakaları tarafından
benimsenince.
kendiliğinden o bilginin
adıyla bir fıkıh mezhebi
ortaya çıkmış oluyor.
Sahabeden sonra,
Tabiîler ve onlardan
sonra gelen devirlerde
bir çok müctehid imamlar
yetişmiş ve böylece bir
çok fıkıh mezhepleri
ortaya çıkmıştır. Fakat
zamanla bu mezheplerin
çoğunun mensubu kalmamış
ancak dört mezhep
hükümlerinin uygulaması
devam edegelmiştir.
20- Müslüman birisinin
mutlaka bir tarikata
girmesi "emir'e" bir
"şeyh'e" biat etmesi
şart mıdır?
Bu hususu açıklar
mısınız?
Tarikat, hakka ermek
için tutulan bir takım
kuralları ve zikir
yöntemleri bulunan yol
anlamınadır. Bu alanla
ilgilenen Müslümanlara
saflık ve duruluk
anlamına gelen sufi
denile gelmiştir. İlk
sufiler kendilerinden
tecrübeli ve yaşlı
üstadlardan geniş ölçüde
faydalanmakla beraber,
belli bir tarikat
kurmamışlardır.
Görüşlerini ve manevi
tecrübelerini sohbet
yoluyla çevrelerinde
toplananlara aktara
gelmişlerdir.
Tarikatlar 6-7.
asırlarda ortaya çıkmış,
zamanla
kurumsallaşmışlardır.
Tarikatlarda herkes
kendi meşrebine, ruh
yapısına, dünya görüşüne
ve manevi zevkine göre
bir yol tutar.
Bir tarikata intisab
etmek gerekli midir?
İnsan, dinî ve hukukî
emirlere karşı mükellef
olabilmesi için bir kaç
devreden geçer. Bu
devreler, cenin,
çocukluk, temyiz yaşı ve
rüşd devreleridir. Buluğ
çağına eren ve reşid
olan her Müslüman dinî
mükellefiyetlerine hiç
aracı olmadan kendisi
muhatap olur. Zira dinî
nasslar mükellef bulunan
her Müslüman’a dolaysız
olarak yöneliktir. Bu
manadan olmak üzere
Peygamberimiz (S.A.V.)
İslam'da ruhbanlığın
olmadığını bildirmiştir.
Allah Peygamberimize
dini insanlara iletme,
tebliğ etme ve öğretme
görevi vermiş, kulların
iman edip etmemelerinin
bile onun yetkisinde
olmadığını bildirmiştir.
Din bilginleri,
tebliğciler, şeyhler ve
bu yolda emek verenlerin
rolü de, dini ve güzel
ahlakı öğretmek ve
Müslümanlara bu alanda
kılavuz olmaktan ileri
geçmez.
Kendisini şeyh olarak
sunan kişi, etrafındaki
Müslümanlara dini doğru
şekilde öğretmeli,
kendisinin ancak dini
öğreten tebliğ eden ve
çevresindekilere
yardımcı olan bir kişi
olarak bildirmelidir. Bu
faaliyetlerinde rehberi
ve önderi Kitap ve sahih
sünnet olmalıdır. Bu iki
kaynağa ters düşen
gelişmelere sebebiyet
vermemelidir.
Son yıllarda tarikat
adına meydana gelen
dinin tasvip etmediği
gelişmelere çokça
rastlamak mümkündür. Bu
gelişmeleri gözönünde
bulundurarak şunları
söylemek gereklidir.
Tarikat uygun tanımıyla
alim ve kamil bir
mürşidin denetiminde
ibadet ve zikir yoluna
koyularak İslam'da
tevhid hakikatine
ulaşmak için tutulan
kulluk çizgisidir.
Tarikat imamları kendi
adlarına birer tarikat
kurmamışlar bu
çalışmalarını
guruplaşmalara götürecek
bir faaliyet olarak da
sunmamışlardır. Ancak,
kendilerinden sonra
gelen müridler o
imamların süluk
ettikleri yoldan
gittiklerinden bu yol o
imamlara (şeyh) nisbet
edilmiştir. Bu itibarla,
Müslüman için asıl olan,
inanmak, ibadet ve
muamelat esaslarını
ihtiva eden ve Allah
tarafından peygambere
vahyedilerek insanlara
bildirilen hükümlerin
tümüne bağlı kalmaktır.
Hiçbir Müslüman’ın
herhangi bir tarikate
girmek gibi bir dini
yükümlülüğü yoktur.
21- İslam'da rabıta var
mıdır? İzah eder
misiniz?
Rabıta Arapça "Rabata"
kökünden türemiştir.
Müslümanların
birbirlerine
bağlılığını, Allah
yolunda sabretmelerini
ve bekçilik yapmalarını
ifade eder. Daha sonra
İslam ülkesi
sınırlarında
bekleyenlere;
gerek süvari ve gerek
piyade olsun, genellikle
"murabıt" adı
verilmiştir. Fıkıh
terminolojisinde,
"murabıt" Allah yolunda
silah altında bulunan,
kışla ve karakollarda
duran, nöbet bekleyen
askerler demektir. Hz.
Peygamber (S.A.V.) bu
manada;
"Allah yolunda bir gün
nöbet beklemek, dünya ve
içindekilerden
hayırlıdır" buyurmuştur.
Bu
kelime ile ilgili mana
ve yorumlar böyle iken,
bazı mutasavvıflar onu
değişik manalarda
kullanmışlardır. Onlara
göre ribat veya Rabıta:
Müridin kalben şeyhi ile
beraber olması, bağlantı
kurması, yani manevi
birlikteliktir.
Müridin kendine şeyh
olarak seçtiği kişiyi
yüceltip onun şahsını
gönlünde tasavvur edip
tazim etmekten ibarettir
ki, bazı müridler
yeterli temel dinî
bilgiden mahrum
oldukları için bu konuda
aşırılığa da
düşebilmektedir.
Meşayih'in ruhlarından
yardım ve medet ummak,
onların, menfaatı temin
edecek, mazarratları
defedecek güçte
olduklarına, gaybı
bildiklerine inanmak,
insanın dünya ve ahiret
işlerinde bir takım
tasarrufta
bulunabileceklerini
zannetmek yanlıştır.
Bunların kabirlerini
aynı inançla ziyaret
edip onlara kurban
adamak da dinen
tehlikeli bir
davranıştır.
Alimleri, faziletli
insanları, Allah
dostlarını sevmek, ilim
öğrendiği kişilere karşı
saygılı olmak bir
Müslümandan beklenilen
bir davranıştır.
Ancak, Allah'dan
beklenilmesi gerekeni
-kim olursa olsun-
başkalarından beklemek
dinimizin tevhid ruhuna
aykırıdır. Bu anlamda
rabrta, insanı şirke
kadar götürebilir.
22- Peygambere "vahy"
gelir derler "vahy" ne
demektir?
Arapçada süratle işaret
etmek, bir işte sürat
göstermek, yazı yazmak,
elçi göndermek, gizlice
bir şey söylemek gibi
lügat manası taşıyan
vahyin dinî manası:
Allah'ın, ilim ve
hidayet türünden
kullarının bilmesini
istediği hususları
seçtiği elçilerine gayrı
mu'tad ve gizli yöntemle
bildirmesi demektir.
Allah'ın Peygamberlerine
vasıtasız veya melek-ler
aracılığıyla öğütlerini,
emir ve yasaklarını
bildirmesine vahy denir.
Allah'ın meleklerine
hitabına da vahy denir.
"Rabbin meleklere,
şüphesiz ben sizinle
beraberim, iman edenlere
sebat telkin edin, diye
vahyediyordu..."(Enfal,
12)
Kur'an'a göre vahyin
muhatabı
Peygamberlerdir.
"Öncekiler gibi seni de,
kendilerinden evvel nice
ümmetler gelip geçmiş
olan bir ümmete sana
vahyettiklerimizi onlara
okuman için gönderdik."
(Ra'd, 30)
Vahyin bir çok kısımları
vardır:
a-Allah'ın, aracı
olmadan Peygambere vahy
etmesi,
b-
Elçisinin kalbine
ulaştırmak istediği
bilgileri ilham yoluyla
iletmesi,
c-
Sadık rü'ya şekli,
d-
Vahy meleği (Cebrail)
vasıtasıyla vahyin geliş
şekli bunlardandır.
Vahy getiren melek,
Peygamber (SAV)'e bazen
kendi gerçek
görüntüsüyle, bazen
insan suretinde,
gelmekteydi.
Kur'an-ı Kerim, Allah
tarafından Cebrail
vasıtasıyla
peygamberimize
gönderilen Allah
Kelamıdır.
"Onlara de ki: Size.
benim yanımda Allah'ın
hazineleri var
demiyorum. Ben, gaybı
bilmem. Size, hakikaten
ben bir meleğim de
demiyorum. Ben. bana
vahyedilenden başkasına
uymam." (En'am, 50)
"0
gönderilen, vahiyden
başka bir şey değildir;
Onu, müthiş kuvvetlere
malik, akıl ve fikir
bakımından olgun olan
Cebrail
öğretti..."(Necm, 4-5)
23- İlham ne demektir?
Kimlere gelir?
İlham kelime olarak
lokmayı tutturmak veya
yutturmak anlamına
gelmektedir. Terim
olarak ise, Allah'ın,
kulun kalbine feyz
yoluyla ilka ettiği
(koyduğu) bilgi veya
özel mana demektir.
İnsanın kalbine Allah
tarafından ilka edilen
manaya "ilham"; Şeytan
tarafından ilka edilen
tikir ve manaya da
"vesvese" denir. Buna
göre ilham hayır ve
iyilik hissine
münhasırdır. Kul bu
bilgiyi bir gayret
göstermeden elde eder.
Gazzali'ye göre ilham'ın
kaynağı ya Allah veya
melektir.
Allah kullarına yönelik
sahiplik ve mürşitlik
vasfını ya herhangi bir
kulunun kalbine bir mana
veya fikir ilka ederek
veya peygamberlere
risalet vermek sureti
ile gösterir.
Birincisine ilham
ikincisine ise vahy
denir. Veliler ilhamı
almaya daha
müsaittirler. Zira
kalpleri buna önceden
hazırlanmıştır. İlham bu
suretle, tefekkür ve
istidlal yolu ile değil
de, gelen ilham'ın
nasıl, nereden ve niçin
geldiğini söylemesine
imkan vermeden, anî
olarak kesbedilmesi
bakımından, ilm-i
aklî'den, ayrılır. Bu,
Allah'ın bir feyzi olup,
vahyden şu bakımlardan
ayrılır: Vahy getiren
melek peygamber
tarafından görülebilir
ve vahyde mündemic olan
mesajlar bütün
beşeriyete aittir.
Halbuki ilham yalnızca
buna mazhar olan şahsa
mahsustur.
İlham, İslam
bilginlerinin
çoğunluğuna göre,
kendisine ilham vaki
olan kişi dışındakiler
için, hüccet sayılmaz.
Ancak ilham peygamberden
sadır olmuşsa o takdirde
hüccet sayılır. Sufilere
göre ilham kimden sadır
olursa olsun hüccettir.
'
Cumhurun gerekçesi
şudur: Eğer ilham hüccet
kabul edilirse konu
zabtu rabt altına
alınamaz ve çeşitli
tenakuz ve tezatlar
yaşanır.
24- Tenasül uzvundan
gelen sıvılar kaç
çeşittir? Dinî hükümleri
nedir?
Tenasül uzvundan gelen
sıvılar meni, mezi ve
vedi olmak üzere üç
çeşittir.
a)
Meni: Şehvetle yerinden
ayrılıp, şehvetli veya
şehvetsiz olarak tenasül
uzvundan dışarıya çıkan
ve kendine mahsus kokusu
olan beyaz renkli koyu
bir sıvıdır.
b)Mezi: Tenasül uzvunun
intişarından sonra,
şehvetsiz olarak gelen
beyaz renkli ince sıvıya
denir.
c)Vedi: Küçük abdestten
sonra gelen, kokusuz,
beyazımsı bulanık
yapışkan sıvıdır.
Meni, mezi ve vedi her
üçü de necistir. Diğer
necasetlerde olduğu
gibi, elbiseye bulaşan
el ayası kadar olan
mikdarı namazın
sıhhatine engeldir.
Ancak, mezi ve vedi
abdesti bozarsa da gusül
yapmayı gerektirmez.
Meninin ise şehvetle
yerin-den ayrıldıktan
sonra, şehvetli veya
şehvetsiz olarak
dışarıya çıkması ile
gusül abdesti gerekir.
25- Saçlan bıyıkları boyamanın gusle engel
hali var mıdır?
Saçları veya bıyıklan kına ve benzeri, suyun nüfuzuna
engel olmayacak nitelikteki boyalarla boyamak gusül abdestine mani değildir.
|