
Efendimiz S.A.V'in [
Mekke ] Hayat'ı

Peygamber Efendimizin On İki Yaşından
Otuz Yaşına Kadar Olan Hayatı
Peygamberimizin, Amcasıyla Şam’a Gidişi
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (a.s.m.) on iki yaşına girmişti. Akranları
arasında artık farklı beden ve sîmâya sahipti. Sîmâsı etrafa pırıl pırıl nurlar
saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.
Onu yanında barındıran Ebû Tâlib ise o sırada büyük bir geçim sıkıntısı içinde
idi. Bunun için de ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi. Bu
maksatla da Kureyş’in o sene tertiplediği ticaret kervanına katılarak Şam’a
gitmeyi kararlaştırdı.
Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Peygamber Efendimizin (a.s.m.)
gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle çok sevdiği amcası kendisinden bir
müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce de hem
muhterem babasını, hem de aziz annesini böyle iki seyahat sonunda kaybetmişti.
Şimdi ise, hâmisi Ebû Tâlip böyle bir seyahata çıkacak ve günlerce kendisinden
uzak bulunacaktı. Nazik ve latif ruhu bu ayrılığa nasıl dayanacaktı?
O da amcasıyla birlikte gitmeyi candan arzuluyordu. Günlerce üzgün durduktan
sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve hüzün dolu mübarek sesiyle ona
şöyle hitap etmekten kendini alamadı:
“Amcacığım! Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de
babam.”
Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kâinatın Efendisinin derin
hüzün ve üzüntüsüne değil kendisini canı gibi seven Ebû Tâlip, en katı
yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifâdeler karşısında
Ebû Tâlip derhal kararını değiştirdi. Kâinatın Efendisi de amcasıyla birlikte
gidecekti. Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar
tamamlandı ve amcasıyla birlikte ticâret kervanına katıldı.
Kervan, çölleri aşa aşa Busra’ya vardı ve burada mola verdi. Busra, Şam ile
Kudüs arasında suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.
Rahip Bahîra’nın müşahede ve tesbiti
Busra panayırına yakın küçük bir manastırda o sıra bir râhip yaşıyordu: Bahîra.1
Bu râhip, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir âlimi idi. Çünkü,
manastırda bir kitap vardı ki, orada ibâdete kapanan her râhip, o kitaptan
okuyarak Hıristiyanların en bilgili kimsesi olurdu. O güne kadar gelmiş geçmiş
bütün râhipler de o kitaptan istifade etmişlerdi.2
Kureyş’in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de râhibin bu
manastırına yakın bir yerde konakladı. Gariptir ki, daha önceki senelerde oraya
gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahîra, bu sefer
kafileye beklenmedik bir sürpriz ile yakın alâka gösterdi, hatta kendileri için
bir ziyafet tertipledi.
Bu ilgi, bu ziyafet nedendi? Kafiledekileri düşündüren soru bu idi.
Bilgin Râhip, kafilede o âna kadar rastlamadığı bazı garipliklere şâhid olmuştu.
Manastırda, Kureyş kafilesini seyrederken, bir bulutun Efendiler Efendisini
gölgelediğini görmüştü. Kafile gelip bir ağacın altına konunca, aynı bulutun
ağacı da gölgelediğini; ağacın dallarının ise, nur çocuğun üstüne âdeta eğilip
gölge ettiğini müşâhede etmişti.
Bu garipliği gören râhib Bahîra onları yemeğe çağırmak istedi. Mekkelilere şu
haberi gönderdi:
“Ey Kureyşliler! Size yemek hazırladım, Bu ziyafetime, büyüğünüz, küçüğünüz,
hürünüz, köleniz dahil hepinizin gelmesini istiyorum.”
Bahîra’nın bu garip tavrı yemeğe gelen Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçmadı.
Sebebini merak ettiler ve sordular:
“Ey Bahîra! Vallahi, bugün sende bam başka bir hal var. Biz sana her gelişimizde
uğrarız. Şimdiye kadar bize böyle birşey yaptığın vâki değil. Sendeki bu hal
nedir?”
Bahîra, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi:
“Evet, gerçekten doğru söylediniz, ama ne de olsa sizler misafirimsiniz. Bunun
için sizi misafir etmek, yemek yedirmek istedim. Buyurun yiyiniz!”
Dâvete icabet edildi ve sofraya oturuldu. Ancak, kafileden sofrada bir tek kişi
eksikti: Bahîra’nın aradığı Kâinatın Efendisi. Nur Çocuk yaş itibariyle en
küçükleri olduğundan kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın
altında oturuyordu.
Bahîra, bütün dikkati ile sofradakileri süzmekle meşguldü. Ancak, aradığı nurlu
sîmâ yoktu aralarında. Sordu:
“İçinizde yemeğe gelmeyen, geride kalan kimse var mı?”
Cevap verdiler:
“Hayır, ey Bahîra, senin dâvetine icabet edip gelmeyen kimse yok. Sadece bir
çocuk var. Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk.”
Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan son peygamberin özellik
ve alâmetlerini öğrenmiş bulunan Bahîra, onun da gelmesini ısrarla istedi.
Kureyşli tüccarlar Bahîra’nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kâinatın
Efendisi Nur Çocuğu da alıp getirdiler. Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle
meşgul iken, Bahîra’nın gözleri bütün dikkat ve hayretleriyle onun üzerinde
dolaşıyordu. Her halini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.
Bahîra, aradığını bulmuştu. Maksadına erişmişti. Zira, bütün dikkatiyle süzmekte
olduğu Nur Çocuğun her hali ve her hareketi yanındaki kitapta yazılı sıfatlara
tıpa tıp uyuyordu.
Yemek yendi ve sofradakiler dağılırken Bahîra, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin
kulağına eğildi ve “Bak delikanlı, Lât ve Uzza hakkı için sana soracağım şeylere
cevap ver.”
Nur gözlerde bir rahatsızlık, bir nefret belirtisi. “Lât ve Uzza adına benden
bir şey isteme. Vallahi onlardan nefret ettiğim kadar, hiçbir şeyden nefret
etmem.”
Bahîra, önceki teklifinden vazgeçti. “O halde Allah hakkı için, sana
soracaklarıma cevap ver.”
Peygamber Efendimiz, “İstediğini sor” buyurdu.
Sorduğu her soruya aldığı cevap Bahîra’yı hayretler içinde bırakıyordu. Çünkü
onun son peygamber hakkında bildiklerine aynen uyuyordu. Son olarak Kâinatın
Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü.
Artık Bahîra’da, şeksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu: Bu genç, beklenen
Son Peygamberdi.
Rahib Bahîra ile Ebû Tâlip başbaşa
Rahib Bahîra, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in yanına
vardı. Aralarında şu konuşma geçti:
“Bu çocuk senin neyin olur?”
“Oğlumdur.”
“Hayır, o senin oğlun değil. Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lâzım.”
“Evet, doğru söyledin, o benim öz oğlum değil, yeğenimdir.”
“Peki, babasına ne oldu?”
“Annesi bu çocuğa hamile iken vefat etti.”
“Evet, doğru konuştun.”
Artık her şey ap açık ve kesindi.
Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak hakperestliğini
gösterdi:
“Yeğenini hemen memleketine geri götür. Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi,
Yahudiler çocuğu görüp de, benim fark ettiklerimi onlar da fark ederlerse ona
kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin ileride büyük şân ve nâm
kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür.”1
Bu tavsiye üzerine Ebû Tâlip, mallarını orada satarak aziz yeğeni ile Mekke’ye
geri döndü.2
Rahib Bahîra gibi, bir çok Hıristiyan ve Yahudî âlimi, Resûl-i Ekrem Efendimizin
sıfatlarını kitaplarında görmüşler ve “Evet, kitaplarımızda Muhammed-i Arabî’nin
(a.s.m.) sıfatları yazılıdır” diyerek, doğru bir itirafta bulunmuşlardır. Bu
itirafa rağmen, yine de birçoğu İslâmın şerefiyle şereflenmekten mahrum
kalmışlardır.
Bu eşsiz bahtiyarlığa erenler arasında ise şunları sayabiliriz: Abdullah bin
Selâm, Vehb bin Münebbih, Ebû Yâsir, Şamûl, Esid ve Sa’lebe bin Sâye, İbni
Bünyamin, Muhayrık, Kâbü’l-Ahbâr, Dağatır, İbni Nafûr ve Carûd.3
Kur’an-ı Kerim, ehl-i kitabın bu hakperest âlimlerinden şu âyetiyle bahseder:
“Îmân edenlere düşmanlıkta insanların en şiddetlisi olarak sen, elbette
Yahudîleri ve Allah’a ortak koşanları bulacaksın. Îmân edenlere muhabbette en
yakın kimseler olarak da, elbette ‘Biz Hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın.
Çünkü onların içinde ilim sahibi keşişler ve kendilerini ibadete vermiş râhipler
vardır; onlar büyüklük de taslamazlar.
“Peygambere indirileni dinledikleri zaman, âşina oldukları hakikatlerden
duygulanarak gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar, ‘Ey Rabbimiz,
îmân ettik’ derler. Sen de bizi, hakka şâhitlik eden mü’minlerle beraber yaz’
derler.”1
* * *
Peygamberimizin Cahiliye Devri Kötülüklerinden Uzak
Kalışı
Ebû Tâlib, bütün bu olup bitenlerden sonra nur yüzlü yeğeni Peygamber
Efendimizin (a.s.m.) âdeta ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Kendisinde
gittikçe kuvvet peyda eden kanaat şuydu: “Bu yeğenim ilerde büyük ve mühim bir
şahsiyet olacaktır.”
Bu sebeple Peygamberimiz üzerinde himâyesini son derece dikkatli ve şuurlu bir
şekilde sürdürüyor, âdeta bir dediğini iki etmiyordu. Artık Peygamberimiz de
ruhu ve dış görünüşü ile eşsiz bir genç olmuştu. Kalb ve ruhundaki eşsiz fazilet
ve güzellikler sûretini de fevkalâde güzel şekillendirmişti.
Uzuna yakın orta boylu, siyah dalgalı saçlıydı. Açık ve yüksek alınlı, kalın
siyah kaşlıydı. Kaşları birbirine çok yakın, fakat bitişik değildi. Göz
bebekleri, çok tatlı bir siyahtı. Uzun ve siyah kirpikleri, bakışlarına ap ayrı
bir tatlılık verirdi.
Kader-i İlâhi, onu ezelden insanlığın Peygamberi olarak takdir ve tâyin etmişti.
Bu sebeple o, âlemlerin Rabbi’nin terbiyesi altında hayat seyrine devam
ediyordu. Bunun içindir ki, bütün Arabistan’la birlikte Mekke’de de hüküm süren
fısk, fücûr, sefâlet ve dalâletten, kötülük ve ahlâksızlıklardan en ufak bir
eser, en küçük bir iz hayatında görülmezdi.
Putlardan şiddetle nefret ederdi. Ömründe bir defa bile onlara hürmette
bulunmadı. Kureyş müşriklerinin bir âdeti vardı. Her senenin belli bir gününde
Buvâne adlı putun etrafında toplanırlar, geceye kadar orada bulunurlar, yanında
traş olurlar, kurban keserek büyük merasim tertiplerlerdi.
Yine böyle bir merasim için bütün Kureyş hazırlanmıştı. Ebû Tâlip de onlar gibi
âile efradını toplayarak merasime iştirak etmek istedi. Ancak o buna yanaşmadı
ve mâzur görülmesini istedi. Efendimizin bu davranışını Ebû Tâlip ve halaları
taaccüple karşıladılar. Hatta kızar gibi oldular. Bir iki sefer daha
tekliflerini tekrarladıkları halde Resul-i Ekrem Efendimiz yine red cevabı
verdi. Bunun üzerine, “İlâhlarımızdan yüz çevirmek demek olan bu hareketinden
dolayı bir felâkete uğrayacağından korkuyoruz” dediler.
Bunu demekle de yetinmediler, üzerine öylesine vardılar ki, Sevgili
Peygamberimiz daha fazla ısrar edemedi ve istemeye istemeye, sadece amcası Ebû
Tâlip ve halalarının hatırını kırmamak için kendilerini takibe razı oldu. Fakat,
putun yanına varır varmaz, nur yüzlü Efendimizin bir ara ortadan kaybolduğunu
fark ettiler. Bir müddet sonra yanlarına gelince onu müthiş bir hal içinde
gördüler. Benzi sararmıştı ve her halinden korktuğu belli oluyordu.
Amcası ve halaları, “Ne oldu sana?” diye sordular.
Sevgili Efendimiz şu cevabı verdi:
“Bana bir fenalık gelmesinden korktum.”
“Allah sana kötülük eriştirmez. Sende çok iyi haslet ve meziyetler var. Söyle
bakalım, sen ne gördün?” dediler.
Bu sefer Peygamberimiz şunları anlattı:
“Ben, bu putun yanına yaklaştığım zaman, uzun boylu ve beyazlar giyinmiş biri
orada peydâ oldu. Bana, ‘Ya Muhammed! Geri çekil, sakın o puta el sürme!’ diye
haykırdı.”1
Bu vakâdan sonra Resulüllah Efendimiz herhangi bir sebep ve sâikle putların
yanına uğramadı ve onların bu bayram ve merasimlerine hiç bir zaman katılmadı.
Evet, peygamberlik vazifesiyle memur edilir edilmez, eline Tevhid bayrağını alıp
dalgalandıracak bir zât, elbette çocukluğunda ve gençliğinde de Tevhid inancının
zıddı olan şirkten ve putperestlikten uzak, ter temiz bir hayata sahip
bulunacaktır.
Cenâb-ı Hak, sevgili Resulünü henüz ne teklif, ne memuriyet, hiçbir şeyle
alakâlı bulunmadığı zamanlarda bile her türlü çirkinlikten koruyor ve onu hususî
bir murakabe altında terbiye ediyordu. Resul-i Kibriyâ Efendimiz de, “Rabbim
bana edebi güzel bir sûrette ihsan etmiş, edeblendirmiş”1 sözleriyle bu gerçeğe
işaret buyurmuşlardır.
İnsaflı müsteşrikler de her şeye rağmen bu hususu inkâr edememişlerdir. Sir W.
Miur Muhammed’in Hayatı isimli eserinde şu itirafta bulunmaktan kendini alamaz:
“Hz. Muhammed hakkındaki bütün neşriyatımız bir nokta üzerinde ittifak eder. O
da onun ahlâkının temizliği ve yüksekliğidir.”
* * *
Dördüncü Ficar Muharebesi ve Efemdimiz
Peygamber Efendimiz, yirmi yaşında iken Dördüncü Ficar Muharebesi patlak verdi.1
İslâmdan evvel, Cahiliye devrinde, Araplar arasında cinayetlerin, kanlı çarpışma
ve şiddet olaylarının, kan davalarının ve her türlü hırsızlık ve yolsuzlukların
ardı arkası kesilmiyordu. Kalbleri şefkat ve merhametten mahrum, cemiyet
hayatları hak ve hukuktan uzak insanlardan birbirini kırıp geçmekten başka zaten
ne beklenebilirdi?
Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce ayları öteden beri Araplarca mukaddes aylar
sayılıyordu. Bu aylarda her türlü kötülüğün işlenmesi, her türlü haksızlığın
yapılması, kan dökülmesi kesinlikle yasaktı. Bunun için de “haram aylar” adıyla
anılıyorlardı.
İşte Ficar Muharebeleri, bu aylardan birinde vuku bulduğu ve iki taraf arasında
büyük haksızlıklar, zulümler irtikâp edildiği, kan döküldüğü için bu ismi
almıştı.2
Araplar arasında Ficar Muharebeleri dört kere meydana gelmişti. Birinci Ficar
Muharebesi sırasında, Kâinatın Efendisi henüz on yaşlarında bulunuyordu.3
Dokuz sene gibi uzun bir zaman süren bu dört muharebe, aslında basit ve
ehemmiyetsiz hâdiseler yüzünden meydana gelmişti. Birinci Ficar Muharebesi,
Gıfarîlerden bir adamın Ukaz Panayırında uzanmış olarak, “Arab’ın en şereflisi
benim” sözü üzerine Havazin Kabilesinden birinin bunu kendisine hakaret kabul
edip kılıcını çekerek, övünen adamın ayağını yaralaması sebebiyle Kinane ve
Havazinler arasında vuku bulmuştu.
İkincisi, yine Ukaz Panayırında bir kadına sataşmak yüzünden Kureyş ile Havazin
kabileleri arasında patlak vermişti.
Üçüncüsü, Kinâneoğulları Kabilesinden bir adamın, Âmiroğulları Kabilesinden
birine olan borcunu ödemeyip, müddeti uzatması sebebiyle Kinâne ve Havazin
kabileleri arasında meydana gelmişti.
Peygamberimizin yirmi yaşlarında iken katıldığı Dördüncü Ficar Muharebesi ise,
Kureyş ile Kinâneoğulları ile Kays-ı Aylan kabileleri arasında Kinâneli Barraz
bin Kays adındaki adamın Kays-ı Aylan (Havazin) Kabilesinden Urve namındaki
adamı öldürmesi neticesi çıkmıştı.1
Kureyşliler, Kinâneoğullarının müttefiki bulunduklarından, dolayısıyla bu
muharebeye katılmak zorunda kalmışlardı. Ukaz Panayırında yapılan Dördüncü Ficar
Muharebesine Ebû Tâlip, haram ayda olduğu ve çok zulüm işleneceğini tahmin
ettiği için katılmak istememişti. Ancak Kureyş Kabilesinin diğer kollarının
diretmesi üzerine iştirâk etmek mecburiyetinde kaldı.
Muharebe sırasında, Ebû Tâlib’in aziz yeğeni Efendimizi bir iki defa yanına
alarak götürdüğü rivâyet edilmiştir. Ancak o, sadece atılan düşman oklarını
toplayıp, amcasına vermekle yetinmiştir.2
Çarpışmanın bir türlü son bulmadığını gören taraflar, nihâyet birbirlerine
anlaşma teklif ettiler. Buna göre, ölüler sayılacak, hangi tarafın ölüsü fazla
ise, diğer taraf onların diyetlerini ödeyecek, böylece de harp son bulmuş
olacaktı.
Sayım neticesinde Kays-ı Aylanların ölüleri yirmi kadar fazla çıktı.
Kinâneoğulları ve Kureyşliler tarafından bu yirmi kişinin diyeti ödenerek, Fil
Tarihinden yirmi yıl sonra vuku bulan bu kanlı çarpışma da böylece nihâyet
buldu.1
* * *
Peygamberimiz Hilfu'l-Füdul Cemiyetinde
Peygamber Efendimiz yirmi yaşına basmıştı. Son Ficar Harbinde çok kimse hayatını
kaybetmiş, oluk oluk kan akmıştı. Bununla Arap kabileleri arasındaki düşmanlık
duygusu daha da bilenmişti. Her an basit sebepler yüzünden büyük hâdiseler
çıkabilir, adam öldürülebilir, kabileler birbirine saldırabilir duruma
gelinmişti.
Mekke’de dışardan gelen yabancılar için can, mal ve namus emniyeti diye bir şey
kalmamıştı. İsteyen istediği yabancının malını alıyor, karşılığında tek kuruş
ödemiyordu. Âciz ve güçsüzler her türlü zulme maruz kalıyor ve bunlara karşı
koyma cesaretini gösteremiyorlardı. Bu vahşet saçan manzaraya bir çare bulunması
gerekiyordu. İnsanlık haysiyetine yakışmayan bu hareketlerin önüne geçilmeliydi.
Fakat, ne yapılabilirdi?
Namus ehlinin, haksızlık karşısında vicdanı ıztırap duyanların, cemiyetin
emniyet ve asayişini düşünüp duranların halletmek istedikleri meselelerdi
bunlar.
Zebidlinin gasb edilen malı
Bardağı taşıran son damla, Yemen’in Zebid Kabilesinden birinin bir deve yükü
malının şehrin ileri gelenlerinden Âs bin Vâil tarafından gasbedilmesi hâdisesi
oldu. Zebidlinin yardım istemek maksadıyla çaldığı her kapı, yüzüne
kapatılıyordu. Sonunda Ebû Kubeys Dağına çıkarak uğradığı zulüm ve hakareti
Kureyşlilere yüksek sesle bildirmeyi denedi ve bu yüksek tepeden şehir halkını
yardıma çağırdı.1
Bu dâvet, cemiyetin perişan halini düşünen kafaları uyandırdı. Derhal bir araya
toplanarak bu yolsuzluklara, bu gayr-ı meşrû davranışlara çare aramaya
koyuldular. Bu konuda başı çeken ve Mekke’nin hatırı sayılır büyüklerini bir
araya getirmeye teşebbüs eden ilk şahıs, Peygamberimizin amcası Zübeyr oldu.1
Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris, Teymoğullarının ileri gelenlerinden
birçoğunun iştirâkı ile, Mekke’nin zengin, itibarlı ve en yaşlısı sayılan
Abdullah bin Cud’a’nın evinde toplanıldı ve “Hilfu’l-Füdul” cemiyeti kuruldu.
Uzun uzadıya konuşup tartıştıktan sonra şu maddeleri karar altına aldılar:
1. Mekke’de,—ister yerlisinden, ister dışından olsun—zulme uğramış kimse
bırakılmayacaktır.
2. Bundan böyle Mekke’de zulme asla meydan verilmeyecek, zâlime asla müsâmaha ve
fırsat tanınmayacaktır.
3. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar mazlumlarla beraber hareket
edilecektir.2
Cemiyet üyeleri, bu âhidleri üzerinde sebât edeceklerine dâir de şöylece yeminde
bulundular:
“Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir Dağı
yerlerinden silinip gidinceye, Kâbe’de istilâm ibadeti [Kâbe’nin tavafı
sırasında Hacerü’l-Esved’e el sürülmesi ve izdiham dolayısıyla bizzat el
sürülemiyorsa uzaktan selamlama işaretinin yapılması] ortadan kalkıncaya kadar
bu ahdimizde sebat edeceğiz.”3
Kurulan bu cemiyete “Hilfu’l-Füdul” adı verildi. Sebebi şöyle izah ediliyor.
“Hilf” yemin, “füdul” ise fazıllar demek. Mekke’de bulundukları bir sırada
Cürhümî Kabilesinden Fazl isminde iki kişi ile, Katûrâ Kabilesinden Fudayl
adında biri şehirde zulme ve tecavüze meydan vermemek hususunda yeminde
bulunmuşlardı. Kureyş ileri gelenleri de bunlara benzer sebeplerden dolayı bir
araya gelip karar aldıklarından, “Fazıllar Hâdisesi”ni hatırlama babında bu
cemiyete “Hilfu’l-Fudul” denildi.1
Cemiyetin yaptığı ilk iş, Yemenli Zebîdî’nin ticaret maksadıyla getirdiği malın
As bin Vâil’den geri alınması oldu. Sevgili Peygamberimiz de, henüz yirmi
yaşında bir genç olmasına rağmen, yaşlılardan teşekkül eden bu cemiyete
amcalarıyla birlikte katılmış ve zulme karşı birleşmede, re’yini müsbet olarak
izhar etmiştir. Bu, Efendimizin genç yaşından beri olgun düşüncelere sahip
olduğunun, zulme karşı nefret duyduğunun ve henüz o zamandan beri kavmi ve
kabilesi arasında büyük bir itibara lâyık görüldüğünün ifadesidir.
Şefkat ve merhamet timsali zât, elbette peygamberlikle vazifelendirilmeden evvel
de mazlumun imdadına koşacak, bu hususta gösterilen gayretlere yardımcı
olacaktır. Çünkü o, güzel ahlâkı tamamlamak maksadıyla gönderilmişti. Öyle ise,
güzel ahlâka vasıta olan her gayrete kendisi de katılacaktı.
Nitekim, kendilerine İlâhî risâlet vazifesi verildikten sonra da, mezkûr
cemiyete katılmış olmaktan duyduğu memnuniyeti şu ifâdelerle beyân buyuracaktır:
“Abdullah bin Cud’â’nın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o
yemin, kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha sevimlidir. Ben ona İslâmiyet
devrinde bile çağrılsam icâbet ederim.”2
* * *
Peygamberimizin Şam'a İkinci Gidişi
Mekke halkının meşguliyetlerinin başında ticaret geliyordu. Ebû Tâlip de bir
müddet ticaretle uğraştı. Ancak, kıtlık kuraklık yıllarının başgöstermesi,
kabile savaşlarının birbirini takip etmesi ve âile efradının fazla oluşu gibi
sebepler yüzünden ticaret yapabilecek mâlî kuvveti pek kalmamıştı. Bu yüzden
Efendimizi de yanına alarak yaptığı Suriye seyahatinden sonra bir daha ticaret
kervanlarına katılma imkânını elde edemedi. Mekke’nin içinde bazı işler yapmakla
geçinip gidiyordu.
Mekke’de Peygamber Efendimizin akrabalarından zengin bir dul kadın vardı: Hatice
bint-i Hüveylid. O da servetiyle ticaret kervanlarına ortak oluyordu.
Peygamber Efendimiz yirmi beş yaşında bulunduğu sırada, Kureyş yine Şâm’a
göndermek üzere bir ticaret kervanının hazırlığı içindeydi. Bu kervana Hz.
Hatice de, mallarıyla iştirak edecekti. Her seferinde olduğu gibi, bu defa da
mallarının başında gönderecek emin ve sağlam adamlar arıyordu.
Geçim sıkıntısı içinde kıvranıp duran Ebû Talip bunu duydu. Himâyesinde bulunan
yeğeni Nebiyy-i Muhterem Efendimizi yanına çağırarak kendisine açılmak zorunda
kaldı ve şöyle konuştu:
“Ey kardeşim oğlu! Mal ve mülk sahibi olmadığımı biliyorsun. Şiddetli kıtlık ve
kuraklık elimizi, avucumuzu kuruttu. Bizde ne ticaret bıraktı, ne de kalkacak,
kımıldanacak güç ve derman. Bak, kavminin ticaret kervanı Şam’a gitmeye
hazırlanıyor. Hüveylid’in kızı Hatice de bu kervana yükleyeceği mallarla
katılacak ve mallarıyla birlikte kavminden bazı kimseler gönderecektir. Hatice,
ticaretle uğraşan, serveti bol ve başkasının da bu servetten istifâde etmesini
isteyen bir kadındır. Senin gibi emniyet edilen, temiz, vefalı bir insana onun
bu konuda ihtiyacı vardır. Gidip bu hususu kendisine anlatsan, herhalde
dürüstlüğün ve üstün meziyetlerinden dolayı seni başkalarına tercih edecektir.”
Bu konuşmasının ardından endişesini de üzüntü içinde şöyle belirtti:
“Gerçi, seni Şâm’a göndermekten çekiniyorum. Yahudilerin sana bir zarar
vermesinden de korkuyorum. Ama ne yapayım ki, geçimimizi temin konusunda bundan
başka hatırıma gelen bir fikir de yok.”1
Peygamberimiz, “Amcacığım, sen nasıl istiyorsan öyle yap” buyurarak amcasını
rahatlattı.
Ebû Talib’le Resul-i Ekrem Efendimiz arasında geçen konuşma, Hz. Hatice’ye
ulaştı. Nebiyy-i Mükerremin doğru sözlü, güvenilir, emniyetli, üstün ahlâklı
olduğunu bilen Hz. Hatice, hemen haber göndererek çağırttı, kendisine şöyle
dedi:
“Sizi Şam’a gidecek ticaret mallarımın başında göndermek istiyorum. Sizin doğru
sözlü, son derece güvenilir ve güzel ahlâklı olduğunuzu biliyorum. Size
kavminizden hiç kimseye vermediğim yüksek bir ücret vereceğim.”
Peygamber Efendimiz, teklifi amcası Ebû Tâlib’e haber verdi. Buna son derece
sevinen amcası, “Bu Allah’ın sana ihsan ettiği bir rızıktır” dedi.
Ebû Tâlip, ücreti tayin etmeden yola çıkmasını münasip görmediğinden, Efendimize
gidip bizzat Hz. Hatice ile bu hususu konuşmasını söyledi. Ancak Peygamber
Efendimiz bunu istemediğini belli etti. Bunun üzerine Ebû Tâlip kendisi giderek
“Ey Hatice,” dedi. “Biz işittik ki, sen falanı iki erkek deve vermek üzere
tutmuşsun? Biz, Muhammed için dört erkek deveden aşağısına razı olmayız.”
Efendimiz gibi son derece itimad edilir birini bulan Hz. Hatice sevinçliydi.
“Ey Ebû Tâlib,” dedi. “Sen çok kolay ve hoşa gidecek bir ücret istemiş
bulunuyorsun. Bundan daha fazlasını isteseydin ben yine kabul ederdim.”1
Ebû Tâlib, bu sözlerden fazlasıyla memnun oldu.
Hz. Hatice, kölesi Meysere’yi de Resulullah Efendimizin emrine verdi ve ona şu
tembihte bulundu:
“Sana ne emrederse derhal itaat edeceksin. Hiçbir fikrine aykırı iş
görmeyeceksin. Bir dediğini iki etmeyeceksin ve her halini bana bildireceksin.”
Kervanın yola çıkması için bütün hazırlıklar tamamlandı. Ebû Tâlib ile
Efendimizin halaları da onu uğurlamaya geldiler, kervanda bulunanlara onunla
ilgilenmelerini rica ettiler. Ve kervan yola çıktı.
Ticaret kervanı üç aylık yorucu bir yolculuktan sonra, Şam topraklarına vardı.
Kervana iştirak edenlerin herbiri Busra Panayırının münasip yerlerine
tezgâhlarını kurdular. Kâinatın Efendisi ise, oradaki manastıra yakın bir zeytin
ağacının altına indi.
Rahip Nastura ve Efendimiz
Efendimizin daha önceki Şam seyahatı sırasında manastırda bulunan Rahib Bahîra
ölmüş, yerini Nastûra adındaki rahibe bırakmıştı. Efendimizin, zeytin ağacının
altına inmesi, pencereden gelen kafileyi seyreden Râhibin dikkatinden kaçmadı.
Önceden tanıştığı Meysere’yi yanına çağırdı ve ağacın altında konaklayanın kim
olduğu sordu.
Meysere, “O Kureyş ve Mekke halkından bir zâttır” dedi.
Nastura bir anlık bir düşünceye daldı. Sonra da Meysere’yi hayretler içinde
bırakan fikrini açıkladı:
“O ağacın altına şimdiye kadar peygamberden başka kimse inmemiştir.”1
Daha sonra Meysere’ye şu suâli yöneltti:
“Onun gözünde biraz kırmızılık var mıdır?”
Meysere’den “Evet” cevabını alınca, teşhisini kesinleştirdi:
“O, peygamberdir. Hem de peygamberlerin sonuncusudur.2
Meysere, heyecan ve hayretinden şaşkına döndü. İstikbalin Peygamberinin
hizmetinde bulunma saadet ve sevinci vücudunun bütün zerrelerine bir anda
yayıldı. Rahibin söyledikleri de hafızasına iyice nakşolmuştu.
Satışlar tamamlanmış, alınacaklar alınmıştı. Bir de baktılar ki, Peygamberimiz
herkesten ziyâde kârlı bir ticaret yapmış.3 Bu sefer Meysere’nin hayretine,
kafiledekilerin de hayret ve şaşkınlığı katıldı.
Kervan, Busra’dan ayrılarak Mekke’ye doğru yola çıktı.
Melekler gölge ediyor
Kervan sıcak kumlar üzerinde Mekke’ye doğru yol alıyordu. Kızgın güneş, ateşten
oklarını yere saplamakta idi. Fakat o da ne? Meysere gözlerine inanamıyordu.
Acaba yanlış mı görüyordu? Ama hayır, tamamıyla gerçekti. İki melek, kavurucu
sıcaktan rahatsız olmaması için, bulut tarzında Kâinatın Efendisi üzerinde
gölgelik yapıyordu.4
Meysere, hayranlık ve heyecanından yerinde duramaz hale gelmişti. Güneşin
sıcaklığı, bu garip hâdisenin mûnis sıcaklığı yanında artık ona pek tesir
etmiyordu. Ne var ki, Nur Muhammed’e (a.s.m.) bu olup bitenleri ve duyduklarını
anlatma cesaretini kendinde bir türlü bulamıyordu. Hayretini, heyecanını ve
şaşkınlığını hep içinde saklıyor, dışa aksetmemesi için var gücünü sarf
ediyordu.
Artık kervan, Mekke’den görülmeye başlanmıştı. Hz. Hatice, evinin damında Kureyş
kadınlarıyla birlikte gelen kafileyi gözlüyordu. Herkes gibi o da hayret
içindeydi. Gelen Muhammed ve Meysere’ydi. Ya, Muhammed’in (a.s.m.) başı üzerinde
gelenler ne? Yine iki melek Kâinatın Efendisi üzerinde gölgelik ediyorlardı.
Hatice heyecan içinde yanındaki kadınlara da bu garipliği gösteriyordu:1
“Bakın, bakın, Muhammed melekler tarafından gölgeleniyor.”
Kervan Mekke’ye ulaştı. Peygamberimiz, malları Hz. Hatice’ye teslim etti. Hatice
de getirilen malları yüksek bir kârla sattı.2
Meysere müşahedelerini anlatıyor
Meysere bu yolculuk esnasında Kâinatın Efendisinden çok şey görmüş, çok şey
öğrenmişti.
Her şeyden önce temizliğe son derece riâyet ediyordu, ahlâkı mükemmeldi, doğru
sözlüydü, arkadaşlığı samimi ve ciddî idi. Ticaretteki dürüstlüğüne diyecek
yoktu. Bütün bunları, Rahib Nastura’nın söylediklerini ve yolda gördüğü
garipliği, Meysere bir bir Hatice’ye anlattı.
Hz. Hatice Meysere’den duyduklarını ve kendisinin gördüğünü vakit geçirmeden
gidip amcasıoğlu Varaka bin Nevfel’e anlattı.
Varaka bilgili bir Hıristiyandı. Putperestliğe taraftar değildi. Kendi halinde
yaşlı ve aklı başında bir insandı. Hatice’den duydukları karşısında o da
hayretini gizleyemeyerek şöyle dedi:
“Eğer bu söylediklerin doğru ise, şüphesiz Muhammed, bu ümmetin peygamberidir.
Ben, zaten bu ümmetten bir peygamberin çıkacağını biliyor ve onu bekliyordum. Bu
zaman, onun tam zamanıdır.1
Bu ifade ve itiraf karşısında Hz. Hatice’nin gönlü sevinçle doldu.
* * *
Peygamberimizin Hz. Hatice ile Evlenmesi
Hz. Hatice, Kâinatın Efendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Ticaret mallarının
başında Şam’a göndermesi ise, onu daha da yakından tanımasına vesile olmuştu.
Dul olan Hz. Hatice, o sırada Kureyş kadınları arasında asâlet, şeref ve
zenginlik bakımından üstün mevkie sahip bulunuyordu. Aynı zamanda Cenab-ı Hak,
pek az kadına nasip olacak bir güzelliği de kendisine ihsan etmişti.
O âna kadar kabilesinden bir çok kimse evlenmek için kapısını çalmış ise de, o
bunların hiçbirini kabul etmemişti.1 Âdeta evlenmeyi düşünmüyor gibiydi. Ne var
ki, kader şimdi karşısına bam başka bir şahsiyet çıkarmıştı. Ruhundaki
güzellikler yüzüne aksetmiş, gönlündeki sevgi sîmâsında tebessüme dönüşmüş,
zihnindeki derin düşünce dışarıya ciddiyet ve samimiyet şeklinde tezahür etmiş
müstesna bir insan.
Daha önce bütün Kureyş büyüklerinin evlenme teklifini reddeden ve âdeta evlenmek
fikrini zihninden atmış bulunan Hz. Hatice, bu eşsiz insanla daha yakından
tanışınca, bu fikrinden vazgeçti. İlahî kader, bu iki insanın kalbini birbirine
ısındırmayı takdir etmişti.
Hz. Hatice’den gelen teklif
Evlenme teklifi, bizzat Hz. Hatice’den geldi. İffeti ve namusunu koruması
sebebiyle Cahiliye Devrinde bile ter temiz kadın mânâsına gelen “tâhire”
lâkabıyla anılan Hz. Hatice’den.
Teklifi getiren Hz. Hatice’nin yakın arkadaşı Münye kızı Nefise ile
Peygamberimiz arasında şu konuşma geçti:
“Ey Muhammed, seni evlenmekten alıkoyan şey nedir?”
“Elimde evlenecek kadar param yok.”
“Eğer bu temîn edilse ve sen, mala, güzelliğe, şeref ve denkliğe dâvet edilsen
icâbet eder misin?”
“Kimdir bu?”
“Hüveylid’in kızı Hatice.”
“Ama, bu nasıl olabilir?”
“Orasını ben bilirim.”
“O halde, ben de kabul ediyorum.”1
Nefise, sevinç içinde Kâinatın Efendisi ile konuştuklarını gelip Hz. Hatice’ye
iletti. Hz. Hatice’nin sonsuz memnuniyeti, yüzündeki tebessümlerden okunuyordu.
Nefise’yle birlikte sevinç ve memnuniyetlerini yaşadıktan sonra, Peygamberimize
şu haberi gönderdi:
“Ey amcam oğlu! Sen, benim akrabam olduğun,2 kavmim içinde şerefli, güvenilir
kimse, güzel huylu, doğru sözlü bulunduğun için seninle evlenmeyi arzu
ediyorum.”3
Teklifi alan Efendimiz, durumu amcası Ebû Tâlib’e bildirdi. Ebû Tâlib teklifi
tahkik etti. Hz. Hatice’nin böyle bir evliliği istediğini bizzat kendisinden
öğrendi.
Düğün merasimi
Düğün merasiminin tarihi bizzat Hz. Hatice tarafından tesbit edildi. Merasim de
onun evinde yapılacaktı. Tesbit edilen tarihte Peygamberimiz amcaları, halaları
ve Haşimoğullarının ileri gelenlerinden bazıları ile birlikte Hz. Hatice’nin
evine geldi. Güzel bir düğün merasimi için gereken her şey bizzat Hz. Hatice
tarafından temin edilmişti. Koyunlar kesilmiş, yemekler hazırlanmıştı.
Yemekler yendikten sonra, âdet olduğu üzere sıra iki taraf büyüklerinin
konuşmasına geldi. Hz. Hatice’nin babası Ficar Harbinde ölmüştü. Bu sebeple onu
temsilen merasime, amcası Amr bin Esed katılmıştı.
Geleneğe göre ilk konuşmayı yapmak üzere Ebû Tâlib ayağa kalktı ve şöyle dedi:
“Allah’a hamdolsun ki bizi, İbrahim’in zürriyetinden, İsmail’in sulbünden,
Maad’ın madeninden, Mudar’ın aslından yarattı. Bundan sonra asıl maksada gelir
ve derim ki: Kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah ki, akrabanız olduğu
malûmunuzdur. Onunla Kureyş’ten hiçbir genç tartılamaz, ölçülemez. Şeref ve
asâletçe, akıl ve faziletçe onların hepsinden üstün gelir. Gerçi malı azdır,
fakat mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir iğreti
bir şey. Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra onun mertebesi daha da büyüyecek,
daha da yükselecektir. Şimdi o, sizden kızınız Hatice’yi istemekte, mehir olarak
da yirmi erkek deve vermeyi taahhüd etmektedir.”
Ebû Tâlib konuşmasını bitirince de Hz. Hatice’nin amcasıoğlu Varaka bin Nevfel
ayağa kalktı. O da şöyle konuştu:
“Allah’a hamdolsun ki, bizi de anlattığın gibi yarattı. Saydıklarından daha
fazlasıyla bize üstünlük verdi. Biz de sizinle hısımlık kurmak ve şereflenmek
istiyoruz.
“Ey Kureyş topluluğu! Şâhid olunuz ki, ben Huveylid’in kızı Hatice’yi şu kadar
mehirle Muhammed bin Abdullah’ın oğluyla evlendirdim.”
Varaka bin Nevfel, konuşmasını bitirdikten sonra Ebû Tâlip, Hz. Hatice’nin
amcası Amr bin Esed’in de muvafakatını istedi. Amr da ayağa kalkarak, “Ey Kureyş
topluluğu, şahid olunuz ki, ben de Muhammed bin Abdullah’a Hüveylid’in kızı
Hatice’yi nikâhladım” dedi.
Böylece Kâinatın Serveri Efendimizle Kureyş kadınlarının nesep, şeref ve
zenginlik bakımından en üstünü bulunan Hüveylid’in kızı Hz. Hatice-i Kübrâ
nikâhlanmış oldular. O sırada Resul-i Ekrem Efendimiz 25, Hz. Hatice ise 40
yaşlarında bulunuyorlardı. Evlilikleri Milâdi tarihle 595 yılına rastlıyordu.
Yâni, Efendimizin nübüvvetinden 15 yıl önce.
Bundan sonra Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem Efendimiz,
muhtereme hanımını alarak Ebû Tâlib’in evine geldi. Burada iki deve kestirerek
halka ziyâfet verdi. Ebû Tâlip de, bu mes’ud hâdisenin hatırı için develer
kestirdi ve halka yemekler yedirdi. Sonra da Peygamber Efendimizle (a.s.m.)
ailesini evine davet etti. Onları karşılamaya çıktığında sevinç gözyaşları
arasında, “Hamdolsun Allah’a ki, bizden bütün üzüntüleri yok etti” diyor,
Allah’a hamdediyordu.
Efendimizle ona ilk hanım olma şerefini kazanmış bulunan Hz. Hatice, Ebû
Tâlib’in evinde ancak bir kaç gün kaldılar. Sonra tekrar Hz. Hatice’nin evine
döndüler. Artık mes’ud hayatlarını burada geçireceklerdi.
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, kendisine “Hatice-i Kübrâ” dediği bu tâhire
kadın hayatta olduğu müddetçe bir başka kadınla evlenmedi.1 Her türlü teselliyi
ve en parlak saâdeti bu huzurlu evde buldu.
Peygamber Efendimize, babasından miras olarak pek bir şey kalmamıştı. Uzun
zamandır himâyesinde bulunduğu Ebû Tâlip ise fakr u zaruret içindeydi. Bu
bakımdan, Hz. Hatice ile evleninceye kadar binbir meşakkat ve zahmet içinde
hayat sürmüştü.
Hz. Hatice ile evlendikten sonra, onun servetini ticarette kullandı ve bir
derece genişliğe kavuştu. Fakat hanımı bol servet sahibi iken o, yine israfa,
gösteriş ve lükse kaçmadı. Daha önceki mütevazi ve sade hayatına yakın bir
yaşayışı devam ettirdi. Üstelik dünya malına da kalbinde yer vermiyordu. Onun o
yüce ruhunu bam başka ulvi ve kudsî duygular kuşatmıştı. Dünya ve içindekilerin
muhabbeti o ulvî duyguları söküp atmaya hiçbir zaman muktedir olamıyordu.
Daha sonra Hz. Hatice-i Kübrâ’dan, Resul-i Ekrem Efendimizin, sırasıyla Kasım,
Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma, Abdullah (Tayyib-Tahir) adında altı çocuğu
oldu.1
Bu mes’ud âile yuvasında Kâinatın Efendisi ile Hz. Hatice en ulvî duygularla
kaynaşmışlardı. Âile yuvasında hâkim olan karşılıklı emniyet, samimi hürmet ve
muhabbetti. Hz. Hatice, Kâinatın Efendisi kocasından on beş yaş büyük olmasına
rağmen, yüce şahsiyetinden dolayı kendilerine karşı son derece nazik, duygulu ve
itinalı davranıyordu. Peygamber Efendimizin şerefli hanımına karşı muhabbeti de
fazlaydı. Öyle ki, vefatından sonra bile hiçbir vakit muhabbetini kalbinden
atmadı, gönlünün en mûtenâ köşesinde ebedî beraberliğe kadar sakladı.
Resul-i Ekrem Efendimiz, Hz. Hatice’nin keremkârlığını, hayırseverliğini ve
kendisine yaptığı büyük yardımı her zaman yâd ederdi. Bu yâd ediş, Hz. Âişe
Validemize, “Hatice-i Kübrâ’dan başka, Nebiyy-i Ekremin zevcelerinden hiçbirini
kıskanmadım”2 dedirtecek ve onun kıskançlık damarını tahrik edecek kadar fazla
idi. Nasıl yâd etmezdi ki? Çocuklarından biri hariç diğerlerinin annesi o idi.
Herkes ona düşman iken, ona dost elini uzatan o idi. Her türlü ıztırap ve
sıkıntı karşısında kendisini teselli eden o idi. Herkesin ona arka çevirdiği bir
zamanda yanıbaşından ayrılmayan o idi.
Elbette, böylesine yüksek duygu ve meziyetler sahibi zevcesini, Peygamber
Efendimiz hiçbir zaman unutmayacak ve onu her zaman hayırla yâd edecekti.
* * *
Peygamber Efendimizin Zeyd bin Harise’yi Azad Etmesi
Zeyd bin Hârise, Kelb kabilesine mensuptu. Henüz sekiz yaşlarında bir küçük
çoban iken, annesiyle beraber gittiği akrabalarının yanında, bir başka kabilenin
baskını sırasında esir alınmıştı. Esirler pazarından da Hz. Hatice’nin yeğeni
Hâkim bin Hizân tarafından 400 dirheme satın alınıp Mekke’ye getirilmişti.1 Hz.
Hatice, Zeyd’i yeğeninden almış ve evinde barındırıyordu.
Bu sırada, Efendimiz, Hz. Hatice ile evli bulunuyordu. Resûl-i Ekrem, bu küçük
çocuğu sevmişti. Bu sebeple Hz. Hatice’den onu kendisine bağışlamasını istedi.
Muhterem zevceleri, Peygamberimizin bu arzusunu yerine getirdi. Nebiyy-i Ekrem
Efendimiz de onu alır almaz, azâd etti.2
Zeyd, belirttiğimiz gibi, henüz küçük bir çocuktu. Ebeveyni, onun nereye
götürüldüğünü, kime satıldığını bilmiyordu. Hârise âilesi, çocukları için her
gün gözyaşı döküyordu. Babası Hârise, evde duramaz olmuştu. Diyar diyar
dolaşıyor, sormadık kabile ve uğramadık yurt bırakmıyordu. Biricik oğlu Zeyd
için şiirler söylene söylene geziyordu.
Küçük Zeyd ise, sanki anne babasını unutuvermişti. Mes’ud âilenin saâdeti onun
da yüksek ruhunu olanca gücüyle sarmış ve âdetâ onun ayrılmaz bir parçası haline
gelmişti. Rahatı yerindeydi, Kâinatın Efendisiyle kaynaşmıştı. Onun şefkatli
kanatları arasında mes’uddu, sevinçli ve huzurluydu.
Zeyd’in yeri tesbit edildi
Günün birinde Kelb kabilesinden birkaç kişi Kâbe’yi ziyarete geldi. Bu arada
Zeyd’i gördüler ve kendisiyle sohbet edince de tanıdılar. Babasının, annesinin
durmadan kendisi için gözyaşı döktüklerini, hasretiyle yanıp tutuştuklarını
Zeyd’e anlattılar. Fakat Zeyd, gayet sakin ve rahattı. Anne şefkati ve baba
sevgisinden daha ulvî ve kudsî şeylere mazhar olmanın gönül rahatlığı içinde,
onlara cevabı şu oldu:
“Annemin babamın, benim için gözyaşı döktüklerini biliyorum. Sadece sizden şu
söyleyeceklerimin onlara ulaştırılmasını istiyorum: ‘Ben, her ne kadar uzaklarda
bulunuyor isem de, kavmimle haber gönderdim ki, hac merâsimi yapılan belli
yerler yanındaki Beytullah’da oturuyor, hizmet ediyorum. Artık, aradığınızı elde
etmek için son gücünüzü harcamaktan, uzun uzun yollar kat’ etmekten, develeri
yeryüzünde koşturup durmaktan vazgeçin. Allah’a hamd ederim ki, ben şimdi, öyle
hayırlı, öyle şerefli bir âile içinde bulunuyorum ki, Maâdd’ın sulbünden—Uludan
uluya geçerek gelmiş olan—en şerefliler bu âiledendir.’”1
Bu haberi alan Hârise, kardeşi Kâb’la birlikte yanına fazla miktarda akçe de
alarak Zeyd’i kurtarmak için derhal Mekke’ye geldi. Sorup soruşturup, Resûl-i
Ekrem Efendimizi buldu ve “Ey Kureyş Kavminin Efendisi, efendisinin oğlu! Siz,
Harem halkı ve Harem-i Şerifin komşususunuz. Beytullah’ın yanında esirlerin
esâret bağlarını çözer ve karınlarını duyurursunuz,” diye konuştuktan sonra,
asıl maksadını şöyle arzetti:
“Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Sen bizi memnun ve razı edecek bir
fidye-i necât (kurtuluş akçesi) iste; biz sana onu verelim, oğlumuzu serbest
bırak.”
Nebiyy-i Ekrem, “Oğlunuz kimdir?” diye sordu.
“Zeyd bin Hârise” dediler.
Peygamberimiz, “Bundan başka bir istediğiniz var mı?” dedi.
Onlar, “Hayır, başka isteğimiz yok” cevabını verdiler.
Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Eğer sizi tercih ederse, fidye-i necât
almaksızın o sizindir, alın götürün. Yok, eğer beni tercih ederse, vallahi, ben,
beni tercih edene, kimseyi tercih etmem.”1 diye konuştu.
Hârise ve kardeşi, Efendimizin bu konuşmasından memnun oldular ve “Sen,”
dediler, “bize karşı çok insaflı davrandın.”
Huzura gelen Zeyd’e, Efendimiz, “Şunları tanıyor musun?” diye sordu.
Zeyd, “Evet, tanıyorum” dedi.
Peygamberimiz tekrar, “Kimdir onlar?” dedi.
Zeyd, “Bu babamdır, şu da amcamdır” cevabını verdi.
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Zeyd’e, “Sen benim kim olduğumu öğrendin. Sana
olan şefkat ve sevgimi de gördün. O halde ya beni tercih et, yanımda kal; ya
onları tercih et, git” diyerek onu tercihinde serbest bıraktı.
Zeyd’in cevabı şu oldu:
“Ben hiçbir kimseyi sana tercih etmem. Sen, benim için anne ve baba
makamındasın.”
Oğlunun bu cevabı karşısında şaşıran ve sarsılan baba Hârise, hiddetle,
“Yazıklar olsun sana,” dedi. “Demek ki, sen köleliği hürriyete, anne, babana,
amcana ve ev halkına tercih ediyorsun.”
Fakat Zeyd, babasıyla aynı kanaatte değildi.
“Babacığım,” dedi, “ben, bu zâttan öyle şeyler gördüm ki, kendisine hiçbir zaman
başka bir kimseyi tercih edemem.”1
Küçük Zeyd, böylece Resûl-i Ekrem Efendimize olan sadakat ve bağlılığını
ispatlamıştı. Kader, ona nurlu ve parlak bir istikbal hazırlıyordu. Bu hali,
onun ilk müjdesiydi.
Efendimizin Zeyd’i evlâd edinmesi
Peygamber Efendimiz Zeyd’e, bu eşsiz bağlılığının mükâfatını vermede gecikmedi.
Hemen elinden tutarak, onu Kureyş’in oturduğu Hıcır mahalline götürdü ve halka
şöyle hitap etti:
“Ey hazır bulunanlar!
“Şâhid olunuz ki, bundan böyle Zeyd benim oğlumdur. Ben, ona vârisim, o da bana
vâristir.”
Mekkeliler birini evlâd edinmek istedikleri zaman böyle yaparlardı. Efendimiz
de, onların bu âdetlerine uyarak Zeyd’i böylece kendisine evlâd edinmiş oldu.
Peygamber Efendimizin bu güzel davranışı, şaşkın ve dalgın duran Hârise’nin
mahzun gönlünde sevinç rüzgârı estirdi. Demek ki, oğlu emîn bir elde
bulunuyordu. Gönül huzuru içinde, oğlunu Kâinatın Efendisinin yanında bırakarak
yurduna döndü.2
Bundan sonra, Mekke’de, herkes Zeyd’i “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye çağırmaya
başladı. Efendimiz, peygamberlik vazifesiyle memur edilip, vahiy gelmeye
başlayınca, evlâdlıkların kendi öz babalarının adlarıyla çağrılmaları
emredildi.3 Bunun üzerine, Hz. Zeyd, babasının ismiyle, Hârise oğlu Zeyd diye
çağrıldı.
Bu konudaki âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurulur:
“Onları kendi babalarına nisbet edin; Allah katında doğru olan budur. Eğer
babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zâten onlar sizin din kardeşleriniz ve
dostlarınızdır…”1
Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.), bu hususu şöyle ifade etmiştir:
“Biz, ‘Evlâtlıkları babalarının adı ile çağırın’ âyeti ininceye kadar, Zeyd’i
Hârise oğlu Zeyd diye değil, Muhammed oğlu Zeyd diye çağırırdık.”2
Ayrıca, bu âyetle evlâtlıkların evlâd edinen kimseye vâris olması hükmü de
ortadan kaldırıldı. Hazret-i Zeyd, Efendimize peygamberlik vazifesi verildikten
sonra, Hz. Hatice ve Hz. Ali’yi müteâkip derhal İslâmın sinesine koşacak ve
üçüncü Müslüman olma şerefine erecektir.
Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hazret-i Zeyd’i fazlasıyla severdi. Zaman zaman
kendisine, “Ey Zeyd, sen kardeşimiz ve azadlımızsın”3 diyerek iltifatta
bulunurdu.
Resûl-i Ekrem, daha sonra da çok sevdiği bu büyük insanı, dadısı Ümmü Eymen’le
evlendirecektir ve bu evlilikten yine çok sevdiği ve çoğu zaman terkisinde
taşıdığı Üsâme hazretleri dünyaya gelecektir.
* * *
Kâbe'nin Yeniden İmarı ve Peygamberimizin Hakemliği
Kâinatın Efendisi otuz beş yaşında idi. Bu sırada Kureyş kabilesi, Kâbe
duvarlarını yıkıp, yeniden tamir kararını verdi. Zira, yıllardan beri yağan
yağmur ve neticede meydana gelen seller, yapı itibarıyla pek sağlam olmayan bu
ma’bedi oldukça yıpratmıştı. Çatısız bulunması sebebiyle de, yağan yağmurlar
temeline kadar tesir etmiş ve binâyı âdetâ harab bir hale getirmişti. Son olarak
gelen büyük bir sel, Kâbe’yi bütün bütün sarsmış, duvarlarını çatlatmıştı. Bu
durum Mekkelilerde bir korku ve telâş uyandırmıştı.
Bu arada bir hâdise daha oldu. Kadının biri Harem’de ateş yaktı. Ateşin korundan
sıçrayan kıvılcımlar, Kâbe’nin örtüsünü tutuşturdu ve yanmasına sebep oldu.
Bütün bunların üzerine bir de Kâbe’nin içinde bulunan bir definenin çalınması
eklenince, Mekkeliler, artık, verdikleri kararı bir an evvel gerçekleştirme
gayretine girdiler.1
İnşaat malzemesi yüklü gemi
Kureyşliler, Kâbe’yi nasıl ve neyle tamir edeceklerini düşünüp istişare
ediyorlardı. Bu sırada Cidde’ye gitmek üzere Mısır’dan yola çıkmış bulunan bir
Bizans gemisi, Cidde yakınlarında karaya oturdu. Bunu haber alan Kureyş, olay
yerine bir heyet gönderdi. Geminin yükü yumuşak aktaş, tahta, direk ve demirdi.
Bunlar Kureyş’in arayıp da bulamadıkları şeylerdi.
Heyet, gemide bulunanlarla anlaşarak keresteyi satın aldı. Bunun yanında,
gemideki tüccara, Mekke’ye serbestçe girebilme ve mallarını gümrüksüz satabilme
garantisi de verdiler. Halbuki, daha evvel Mekkeliler, şehirde ticâret eşyası
satanlardan öşür alırlardı.
Gemide ayrıca Bâkûm adında Bizanslı bir mîmar da bulunuyordu. Kâbe yapımında
kendisinden istifade etmek üzere bu mîmarla da anlaştılar.
Buna göre, duvarlarını yeniden tamire karar verdikleri Kâbe’nin mîmarlığını
Bizanslı Bûkûm, marangozluğunu ise Mekke’de oturan Kıbtî bir usta yapacaktı.1
Duvarların taksimi
Kâbe duvarlarının taşlarla örülmesi işi, kur’a ile kabileler arasında dörde
taksim edildi. Buna göre, Abd-i Menaf ile Zühreoğullarına Kâbe’nin cephe ve kapı
tarafı; Abdüddar, Esed ve Adiyyoğullarına Kâbe’nin Şam cephesi (Hatiym, Hıcır
tarafı); Şehm, Cehm (Cümâh) ve Amiroğulları payına Kâbe’nin Yemen köşesi ile
Hacerü’l-Esved köşesi arası, Mahzum ve Teymoğullarına ise, Safâ ve Ecyad’a
bitişik olan Yemen cephesi düştü.2
Mekke’nin sarsılması
Her kabile, kendisine düşen tarafı yıkıyordu. Hazret-i İbrâhim’in attığı temele
kadar inildi. Bundan sonra, birbiriyle kaynaşmış deve sırtı gibi yeşil yeşil
taşlar görülmeye başlandı. Niyetleri daha da aşağı inmekti. Ne var ki, buna
muvaffak olamadılar. İçlerinden biri bu yeşil taşlara kazmayı sallayınca, birden
zelzeleye uğramış gibi Mekke’nin sarsıldığını gördüler. Herkeste bir korku ve
telâş başladı. Bundan sonrasını yıkmaya müsaade bulunmadığını anlayıp,
kazdıklarıyla iktifâ ettiler.3
Kabileler arasında anlaşmazlık çıkması
Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu. Bina,
Hacerü’l-Esved’in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak, bu mübarek taşı
yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her kabile, kendisini diğer
kabilelerden bu hususa daha lâyık görüyordu. Kabile taassubunun bütün şiddetiyle
hüküm sürdüğü bir zamanda, hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi?
İş kızıştı, tartışma ve münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki, birbirleriyle
vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler.1
Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu. Çarpışma vuku
bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi. Bu duruma bir
çare bulmak gerekiyordu.
Dört beş gün Kâbe’nin duvarlarına tek taş koymadan, Kureyş kabileleri, bekleyip
durdular. Sonra tekrar Mescid-i Haram’da toplandılar. Birbirleriyle konuştular,
tartıştılar Bu arada, kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.
Kanlı bir hâdisenin kopması her an beklenirken, Kureyş’in en yaşlılarından Ebu
Ümeyye diye bilinen Huzeyfe bin Muğire, ortaya atıldı ve taraflara şu teklifi
sundu:
“Ey Kureyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, ma’bedin kapısından (Benî Şeybe
kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın, o kimse bu
işi bir neticeye bağlasın.”2
Ebû Ümeyye’nin bu beklenmedik teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gördü.
Muhammedü’l-Emîn geliyor!
Artık, bütün gözler Benî Şeybe kapısındaydı. Acaba kim çıkacaktı ve kabilelerin
anlaşmazlığına nasıl bir çare ile son verecekti? Hiçbir kabilenin gönlünü
kırmadan bu işi nasıl halledecekti? Merak dolu bakışlar, Mescid’in mezkûr
kapısını dikkatle süzmekte idi.
Kapıdan bir zât belirdi. Uzaktan fark ettiler, kendisine mahsus boyu, posu ve
yürüyüşüyle vakar içinde gelen bu zâtı derhal tanıdılar ve sevinç içinde
bağırdılar:
“El-Emîn, o! Muhammed, o! Onun aramızda vereceği hükme razıyız.”1
Evet, gelen Muhammedü’l-Emîndi (a.s.m.). Herkesin itimadını kazanmış olan dürüst
insandı. Bu sebeple merak dolu bakışlar, birden sevinç bakışlarına döndü. Çünkü,
âdil karar vereceğinden, hepsi, tereddütsüz emîndi.
Elbette, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi, tesadüfî değildi.
Vereceği hükümle, onlara, peygamberliğinden önce de isabetli görüşe, derin
düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.
Kureyş, durumu kendilerine anlattı. Kalbi gibi, zihni de ter temizdi,
Efendimizin. İsâbetli kararı vermekte gecikmedi ve şu emri verdi:
“Hemen bana bir örtü getiriniz!”
Ânında getirdiler. Bir rivâyete göre, bu Velid bin Muğire’nin elbisesi idi.
Diğer bir rivâyete göre ise, Peygamber Efendimiz bizzat kendi ridâsını bu işte
kullandı.2
Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi. Küçük büyük herkesin dikkatli
bakışları, Efendimizin üzerinde toplanmıştı. O, örtü ile ne yapacaktı?
Merakları fazla sürmedi. Sevgili Peygamberimiz, Hacerü’l-Esved’i bu örtünün
ortasına koydu. Sonra da, “Her kabileden bir kişi bunun birer köşesinden
tutsun!” diye emretti. Öyle yaptılar. Hacerü’l-Esvedi örtüyle konulacak yere
kadar kaldırdılar. Ve Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hacerü’l-Esved’i bizzat kendi
elleriyle yerine koyarak, bu şerefe nâil oldu.
Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı.1
Böylece, Allah Resûlü, İlâhî mevhibenin bir eseri olan isâbetli kararıyla,
kabileler arasında büyük bir kanlı çarpışmayı önlemiş oldu. Bu kararıyla,
Sevgili Peygamberimiz, kendisinden çok daha yaşlı ve haliyle tecrübeli
bulunanlardan bile daha isabetli görüşe, daha kuvvetli muhakemeye ve daha ziyade
zekâya sahip bulunduğunu, aynı zamanda, İlâhî bir kuvvetle te’yid edildiğini
ortaya koymuş oluyordu.
İbn-i Abbas Hazretlerinin bir rivâyetine göre, Efendimiz, Hacerü’l-Esved’i
yerine koyduğu gün, Pazartesi günü idi.2
Mübârek taş
Renginin siyah olması sebebiyle Hacerü’l-Esved (Siyah Taş) diye adlandırılan bu
mübârek taş, Kâbe’nin Şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte,
kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiştir. Üç büyük ve birkaç tane de küçük
parçadan müteşekkildir. Etrafı gümüş bir halka ile çevrilidir. Bir başka ismi,
Ruhu’l-Esved’dir.
Bu mübârek taş, semâvî bir taş olup, Hz. İbrahim’e (a.s.) Hz. Cebrâil tarafından
getirilmiştir. Kâbe duvarına yerleştirilmeden evvel, Ebû Kubeys Dağında muhafaza
edilmekteydi. Bir rivâyete göre, Kâinatın Serveri, Peygamber Efendimizin, “Ben,
peygamber gönderilmeden evvel, Mekke’de bana selâm veren taşı, hâlâ biliyor ve
tanıyorum” ifadelerinin işaret ettiği taş, bu Hacerü’l-Esved’dir.
Bir gün, bu taşa yaklaşıp öpen Hz. Ömer, şöyle demişti:
“Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaati olmayan bir taş parçasısın. Eğer
Resûlullahın seni takbil ettiğini [öptüğünü] görmese idim, asla seni takbil
etmezdim.”
Peygamberimizin, Hz. Ali’yi yanına alması
Efendiler Efendisi otuz altı yaşında. Milâdî, 607 senesi.
Mekke’de şiddetli bir kuraklık ve kıtlık başgöstermişti. Çoğu âile, geçim
sıkıntısından perişan bir durumda idi. Geçim sıkıntısı içinde bulunan âilelerden
biri de, Resûl-i Ekrem Efendimizin amcası Ebû Talib âilesi idi.
Efendiler Efendisinin kalbi şefkat ve merhamet kaynağıydı sanki. Zâtına yapılan
iyilikleri asla unutmuyordu. Kendisine karşı gösterilen kadirşinaslıkları asla
karşılıksız bırakmak istemiyordu. Böylesi güzel ve eşsiz bir mizâca sahip
bulunuyordu. İşte, şimdi geçim sıkıntısı çeken biri vardı—kendisine, elinden
gelen yardımı esirgemeyen biri. Çocukluğundan beri şefkatli kanatları arasında
büyüdüğü biri: Ebû Talib.
Amcası geçim sıkıntısı içinde iken, o nasıl rahat edebilir ve nasıl yardımına
koşmazdı? Derhal harekete geçti. Hali vakti yerinde olan diğer amcası Hz.
Abbas’a koştu, durumu kendisine arzetti. Sıkıntı içinde kıvranan Ebû Talib’e
yardım ellerini uzatmaları, yükünü bir nebze olsun hafifletmeleri gerektiğini
anlattı.
Hz. Abbas, Efendimizin bu dâvetini memnuniyetle karşıladı ve birlikte Ebû
Talib’e vardılar. Maksadları Ebû Talib’in evindeki kalabalığı biraz azaltmak,
hiç olmazsa birkaçının nafaka yükünü omuzundan kaldırmaktı.
Maksadlarını Ebû Talib’e açınça, o bundan memnuniyet duydu ve sonunda Efendimiz,
ismini bizzat koyduğu Hz. Ali’yi, Hz. Abbas da Hz. Cafer’i himâyesine aldı.1
O sırada, Hz. Ali, dört veya beş yaşında bulunuyordu. Henüz bu yaşta,“Güzel
ahlâkı tamamlamak için gönderildim,” buyuran Resûl-i Kibriyânın himâyesine
girmesi, Hz. Ali için eşsiz bir mazhariyetti. Bu yaşından itibaren onun terbiye
süzgecinden geçecek, dâvet edildiğinde ise, derhal îmân edecektir. Bu îmânı
sırasında 9-10 yaşlarında bulunan Hz. Ali, aynı zamanda ilk Müslüman çocuk
şerefini de kazanmış olacaktır.2

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|