
Efendimiz S.A.V'in [
Medine ] Hayat'ı
(622-632)

Hicretin Dokuzuncu
Senesi
Etrafa Vali ve Zekât Memurlarının Gönderilmesi
Hicretin 9. senesi Muharrem ayı. Bu tarihe kadar bir çok kabile İslâmla
şereflenmiş, birçok memleket de İslâm topraklarına katılmıştı. Bu memleketin
idaresi ve halkına mükellefiyetlerinin bildirilmesi gerekiyordu.
Bu maksatla Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu 9. yılı Muharrem ayında İslâm
memleketlerinden bazılarına valiler ve halktan zekât toplamak için de zekât
tahsil memurları tayin edip gönderdi.1
Resûl-i Ekremin, gönderdiği vali ve zekât tahsil memurlarına emir ve tavsiyeleri
şu idi:
“Halkın kusurlarına karşı affedici davranınız ve en iyi mallarını almaktan
sakınınız!”2
Yemen’in güzel kasabalarından biri olan San’a ve yine Yemen’in Hadramut bölgesi
ile Süleymler, Müzeyneler, Cuheyneler, Kilaboğulları, Resûl-i Ekrem Efendimizin
vali ve zekât memurları gönderdiği memleket ve kabilelerden bazıları idi.3
Bu valiler idarî işlerle meşgul olmaktan başka, halk arasında çıkan dâvalara da
bakıyorlar, onları İslâmî hükümlere göre halletmeye çalışıyorlardı.
Zekât memurları ise, gittikleri kabilelere İslâmın zekât mükellefiyetini
anlatarak, zenginlerinin bu malî ibâdeti yerine getirmeleri gerektiğini
bildiriyorlardı.
Bazı kabileler bu mükellefiyetlerini seve seve yerine getirdiler. Bir kısım
kabileler ise önce bu malî mükellefiyeti ağır bularak memurları hoş
karşılamadılar. Ancak sonradan bu hareketlerinden vazgeçerek zekâtlarını vermeye
başladılar.
Mekke’nin fethi, İslâmın en parlak ve en şerefli bir zaferi idi. Çünkü, bu fetih
ile senelerden beri Hz. Resûlullah ile Kureyş müşrikleri arasında süregelen
amansız mücadele İslâmın galibiyeti ile netice bulmuştu.
Arabistan’daki kabileler de yıllardan beri devam edegelen bu çetin mücadeleyi
yakından ve dikkatlice takip etmişlerdi. Önce, bu mücadelede Resûl-i Kibriyâyı
kavmi olan Kureyşlilerle yalnız bırakmayı tercih etmişler ve “Onu kavmi olan
Kureyşlilerle baş başa bırakınız. Eğer o, kavmine galip gelirse, şüphesiz
kendisi sözünde doğrudur ve peygamberdir”1 demişlerdi.
İşte, etraftaki kabilelerin yakından takip ettikleri bu şiddetli mücadele, Mekke
fethi ile İslâmın üstünlüğü, şirkin mağlubiyet ve perişanlığı ile son bulmuştu.
Artık onlar için tek yol kalmıştı: İslâmın şefkatli sînesine bir an evvel
koşmak. Gayet iyi biliyorlardı ki, Mekkeli müşriklerin bunca düşmanlık ve
kuvvetlerine rağmen söndüremedikleri bu dâvâyı kendileri de söndüremezler ve
onun yayılmasını engelleyemezlerdi.
Bu sebeple Mekke’nin fethini takip eden günlerde Hicretin 9. yılı başlarında
civar kabilelerin Müslüman olmak için Medine’ye akın akın geldikleri
görülüyordu. Bu sebeple bu yıla “Heyetler Yılı” adı da verilmiştir.2
Gelen bu heyetlerin hepsini Peygamber Efendimiz, gayet güzel karşılıyor ve
onlara izzet ikramda bulunuyordu. Bu heyetlerin içinde her sınıftan insan vardı.
Hepsi de Resûl-i Ekremin yüksek ahlâk ve faziletine, Ashabının nazik ve insanî
hareket ve davranışlarına hayran kalarak yurtlarına dönüyorlardı.
Benî Temim Heyeti Medîne’de
Hz. Resûlullah, Hicretin 9. senesi Muharrem ayı başlarında Ashabdan Büsr bin
Süfyan’ı Huzaalılardan Benî Kab Kabilesine zekâtlarını almak üzere göndermişti.
Kâ’boğulları, gelen memura teslim edilmek üzere hayvanlarından düşen zekâtı bir
tarafa ayırmışlardı. Fakat, aynı yerde oturan Temim Kabilesi oldukça fazla olan
bu hayvanların verilmesine karşı çıkmış, hattâ kılıçlarını sıyırarak Büsr
Hazretlerini öldüreceklerini bile izhardan çekinmemişlerdi. Bunun üzerine Büsr
(r.a.), Medine’ye dönerek durumu Resûl-i Ekrem Efendimize anlatmıştı. Allah
Resûlü de elli kadar bedevî süvari ile Uyeyne bin Hısn’ı Temimoğulları üzerine
göndermişti. Uyeyne bin Hısn, Temimoğulları üzerine aniden baskın yapmıştı. Bir
çok ganimet malları ile birlikte on bir erkek, yirmi kadın ve otuz kadar da
çocuk esir edip Medine’ye geri dönmüştü.1
Uyeyne bin Hısn’ın Medine’ye dönmesinden az sonra idi.
Zekât vermemekte direnen Temimoğullarından bir heyet çıkıp Peygamber Efendimizin
huzuruna geldi. İçlerinde meşhur hatip ve şâirleri de vardı. Gayeleri esirlerini
geri almaktı.
Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (a.s.m.) onlara, “Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
“Biz Temim Kabilesindeniz” dediler. “Sizinle şiir ve övünme yarışı düzenleyelim
diye şâir ve hatiplerimizi getirdik.”
Hafifçe tebessüm eden Efendimiz, “Ben şiir söylemekle vazifelendirilmediğim
gibi, övünmekle de emredilmedim. Bunu yapamam. Fakat, haydi neyiniz varsa ortaya
dökün de görelim!” buyurdu.
Bunun üzerine Benî Temim’in Utarid adındaki hatibi ayağa kalkarak, kavim ve
kabilesini övdükten sonra, “Bizimle fazilet yarışına çıkacak kimse,
saydıklarımızın bir benzerini saysın döksün bakalım!” diyerek meydan okudu.
Benî Temim hatibinin sözlerini bitirip yerine oturmasından sonra Resûl-i
Kibriyâ, Sâbit bin Kays’a, “Kalk! Şunun konuşmasına karşılık ver!” diye emretti.
Sabit (r.a.), ayağa kalktı. Önceden hiç bir hazırlığı olmadığı halde Cenâb-ı
Hakkın büyüklüğüne ve Resûlullahın medh ve senâsına dâir Temimlileri bile
hayrette bırakan gayet belagatlı ve tesirli bir hitabede bulundu. Hz. Sâbit
şöyle diyordu:
“Hamdolsun Allah’a ki, gökleri ve yeri yaratan ve onlardaki hükmünü yürüten
Odur.
“Hiçbir şey yoktur ki, Onun fazl ve kereminin eseri olmasın!
“Bizim her tarafta galip gelişimiz ve hâkim oluşumuz da Onun kudretinin
eseridir.
“O, insanların arasından en hayırlısını seçerek peygamber göndermiştir. Ki o
peygamber; baba tarafından insanların en şereflisi, söz cihetinden, en doğru
sözlüsü, ana tarafından ise en üstünüdür.
“Allah, ona Kitabını indirmiş, onu kullarının emîni ve mu’temedi, cihanın da
güzîdesi ve seçkini kılmıştır.”1
Sıra şâirlerin meharetlerini ortaya dökmesine gelmişti.
Önce, Benî Temim şâirlerinden biri ayağa kalkarak kendilerini medh eden bir
kaside sundu.
Adam şiirini bitirir bitirmez Resûl-i Ekrem şâiri Hassan bin Sâbit’e, “Kalk yâ
Hassan! Şu adamın şiirine karşılık ver!”2 diye emretti.
Sonra da, “Allahu Taâla, Resûlünü müdafaa ederken Hassan’ı muhakkak Cebrâil ile
destekler” buyurdu.
Kâinatın Efendisini müdafaa etmenin şerefini yüklenen Hz. Hassan aşk ve heyecan
içinde ayağa kalktı. Aynı vezin ve kafiyede uzun bir şiirle Temimli şâire cevap
verdi. Şiirinde İslâmın müstesna güzelliğini, yücelik ve faziletini veciz ve
açık bir ifâde ile dile getirdi.
Müslüman hatip ve şâirin, Temimoğulları şâir ve hatibinden çok daha güzel birer
hitabe ve şiir sunmaları hem Peygamber Efendimizi, hem de orada bulunan
Sahabîleri sevindirdi. Buna karşılık Temim heyeti, İslâm şâir ve hatibinin,
kendilerininkinden daha üstün olduğunun belli olması karşısında sustular. İleri
gelenlerinden olan Akrâ bin Habis ise şöyle demekten kendini alamadı:
“Allah’a yemin ederim ki, bu zâta her zaman gaybdan yardım ediliyor. O, muhakkak
muvaffak olacaktır. Her şeyde, herkese üstün gelmektedir.
“Onun hatibi hatibimizden, şâiri de şâirimizden daha üstündür. Sesleri de
seslerimizden daha canlı ve daha gürdür.”1
Daha sonra Akrâ bin Habis, Hz. Resûlullahın yanına yaklaştı ve şehâdet getirerek
Müslüman oldu. Onun Müslümün oluşunu diğerleri takib etti.2
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, heyettekilerin herbirini birer hediye ile taltif
ettiği gibi, alınmış olan bütün esirlerini de kendilerine geri verdi.3
Benî Esed Heyeti Medine’de
Hicretin 9. senesi Muharrem ayı idi. Medine’ye gelen heyetlerden biri de on
kişilik Benî Esed Kabilesi idi. Müslüman olduklarını Resûl-i Ekrem Efendimize
arzettikten sonra şöyle dediler:
“Yâ Resûlallah! Herkes kıtlık ve kuraklık içinde sıkıntıdan kıvranırken, biz
kendi rızamızla kalkıp geldik. Başka kabileler gibi seninle harp etmeden
Müslüman olduk.”1
Bu sözleriyle Peygamber Efendimizin, Müslüman olduklarından dolayı kendilerine
minnettâr kalması gerektiğini ifade etmek istiyorlardı. Bu minnettarlık
sebebiyle de bol ihsana mazhar olmayı ümit ediyorlardı. Henüz Müslüman
olduklarından ve İslâmın engin ruhuna vakıf bulunmadıklarından dolayı bu tarz
bir tavır takındıkları muhakkaktı.
Halbuki, iman etmekle ancak kendilerine fayda temin etmiş oluyorlardı. Bu sayede
ebedî hayatlarını mahvolmaktan kurtarmış oluyorlardı. İman etmekle Resûl-i
Ekremin şahsına elbette bir fayda temin etmiş değillerdi. Bu sebeple bu tarz
davranışları son derece yersizdi ve İslâm ruhuna uygun değildi. Nâzil olan
âyet-i kerime bunu açıkça ortaya koydu:
“Onlar İslâma girmekle seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki:
Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer îmânınızda sâdıksanız, sizi îmâna
kavuşturduğu için asıl sizin Allah’a minnetar olmanız gerekir.”2
Mü’minin vazifesi, kâinatta en büyük ve en yüksek hakikat olan îmânı elde etmiş
olmasından dolayı, Cenâb-ı Hakka şükür ve hamddır. Bunun dışında îmânına mukabil
hiç bir maddîmânevî menfaat beklememeli, hattâ kalben dahi arzu etmemelidir.
Zira, îmân nimetine kavuşmanın ve Müslümanlık şerefiyle şereflenmenin karşılığı
olarak verilecek mükâfat uhrevîdir. Ancak, o âlemde Cenâb-ı Hak fazl ve
keremiyle bu eşsiz mükâfatı ihsan eder.
İmân ve Kur’an’a ait hizmetlerin sevap ve mükâfatları da uhrevîdir, âhirette
verilir. Binâenaleyh, hem îmân edip Müslüman olan, hem de Kur’an ve İslâmiyete
hizmet eden Müslüman, bu hizmetlerinden dolayı dünyevî bir mükâfat ve menfaat
beklememelidir. Bekleyip kalben arzu ettiği takdirde dindeki ihlâsını kaybetmiş
sayılır. İhlâsın zayi olması ise, ibâdetlerin makbuliyet sırrını ortadan
kaldırır. Allah korusun, insanı mânen müflis duruma sokabilir. Bunun yanında
imân ve Kur’an’a hizmet eden bir insan, istemediği ve kalben arzu etmediği halde
maddî bir mükâfata bu hizmetinden dolayı nâil olsa, bunu, Cenâb-ı Hakkın
kendisine bir ihsanı bilip verenlerin minneti altına girmemelidir. Ayrıca “Bu
maddî menfaat ve ücret dinî hizmetimden dolayı veriliyor” hissine de
kapılmamalıdır.
* * *
Tayy Kabilesi Puthanesinin Yıktırılması
Tayy Kabilesi, fevkalâde cömertliği dillere destan olan meşhur Hâtem-i Tai’nin
kabilesi idi. Yemen’de otururlardı.
Hicretin sekizinci senesinde Arabistan’ın her tarafı putlardan temizlenip,
puthaneler yıktırılırken, bu kabilenin puthaneleri henüz duruyor ve Füls (Fels)
adındaki putları da yıktırılmamış bulunuyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hicretin bu dokuzuncu yılı, Rebiülâhir ayında Hz.
Ali’yi Ensarın ileri gelenlerinden yüz elli kişilik bir kuvvetle Füls’ü yıkmaya
gönderdi.1
Hz. Ali, emrindeki mücahidlerle Tayy Kabilesi yurduna vardı. Tayyoğulları
mücahidlere karşı koydular. Çarpışma meydana geldi. Düşman bir çok kayıp verdi.
Müslümanlar çarpışmadan galip çıktılar ve bir çok esirle, bol miktarda ganimet
malları elde ettiler. Bu arada, Tayyoğulları puthanesi de bir daha onarılmayacak
bir şekilde mücahidler tarafından yıkıldı. Putları Füls ise parçalanarak
yakıldı.2
Kabile reisi Adiyy bin Hatem, henüz Hz. Ali gelmeden durumu haber almış ve
Suriye tarafına kaçmıştı. Bu sebeple de ele geçirilememişti. Ancak esirler
arasında Hatem-i Tâi’nin Seffâne adındaki kızı vardı.3
Seffâne’nin isteği
Hz. Ali memur olduğu vazifeyi yerine getirdikten sonra esirler ve ganimet
mallarıyla birlikte Medine’ye döndü.
Esirler arasında bulunan Seffâne, Mescid-i Nebevînin kapısında bir odaya
konuldu. Oldukça zeki, ağır başlı bir kadındı. Günün birinde Resûl-i Ekrem bu
odanın yanından geçerken, Seffâne ayağa kalkarak şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Babam dünyadan göçmüş, kardeşim ise kaçmış bulunuyor. Kurtulmak
için verecek bir şeyim yok. Hürriyete kavuşmam için yüksek affına, merhamet ve
şefkatına sığınıyorum.”1
Resûl-i Ekrem, kim olduğunu sorunca, Seffâne kendisini şöyle tanıttı:
“Yâ Resûlallah!
“Ben, âileleri koruyan, esirlerin esaret bağlarını çözen, açları doyuran,
çıplakları giydiren, misafirleri ağırlayan, yemekler yediren, selâmlaşmayı yayan
Hâtem-i Tâî’nin kızıyım.”
Seffâne’nin kendisini böyle tanıtmasından memnun olan Resûl-i Ekrem şöyle
buyurdu:
“Ey kadın! Bu saydıkların gerçekten mü’minlerin sıfatlarıdır. Keşki baban
Müslüman olsaydı da, onu rahmetle ansaydık.”2
Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz mühim bir gerçeği ortaya koyuyordu. Her
kâfirin her vasfının kâfir olması gerekmediği gerçeğini. Evet, Hâtem-i Tâî
Müslüman değildi ve Müslüman olmadan da ölmüştü. Ama yukarıda zikredilen
sıfatları Müslüman sıfatıydı. Resûl-i Ekrem de bu sözleriyle Hatem’in bu
Müslümanca sıfatlarını takdirle karşılıyordu. Bunu takdir etmekle kalmayıp
Seffâne’yi de serbest bırakarak hürriyetine kavuşturdu. Lâyık olandan şefkat ve
merhametini, af ve safhını asla esirgemeyen Resûl-i Kibriyâ bununla da kalmadı.
Seffâne’ye bol bol ikramda da bulundu. Ona elbise ve yol harçlığı vererek,
güvenilir bir kafile ile de Şam’a, kardeşinin yanına gönderdi.3
Doğruca Şam’a varan Seffâne derhal kardeşini buldu. Peygamberimizden gördüğü
insanî muameleyi anlattı. Kızkardeşine yapılan bu şefkatli muamele, Adiyy’in
mânâ âleminde dalgalanma meydana getirdi ve “Bu zât hakkındaki fikrin nedir?”
diye sordu.
Fahr-i Âlemin mübârek simalarını bir kerecik gören ve onun bir tek insanî
muamelesine mazhar olan Seffâne1 tereddüt etmeden, “Bana sorarsan” dedi, “hemen
gidip ona tâbi olmanı tavsiye ederim.”
Adiyy, bir müddet düşünceye dalınca, kızkardeşi buna hiç gerek olmadığını şu
sözleriyle belirtti:
“Neden düşünüp duruyorsun? Eğer peygamberse, ona bir an evvel tâbi olur, büyük
hayır ve fazilete erersin. Yok eğer hükümdar ise hiç bir şey kaybetmezsin.
Yemen’deki saltanatın yine elinde kalır. Üstelik hor ve hakir de görülmezsin!”2
Adiyy, kızkardeşinin tavsiyesini uygun buldu. Derhal Medine’ye gelerek Peygamber
Efendimizin huzuruna çıktı.
Babası gibi meşhur olan bu zâtı, Hz. Resûlullah evinde ağırlayıp, misafir etmek
istiyordu.
Mescid’den çıkıp Hâne-i Saadetlerine doğru beraber yürüdüler. Bu sırada önlerine
bir kadın çıktı. Kadın, ihtiyacı için uzun uzadıya konuştu. Hz. Resûlullah,
sabırsızlık göstermeden ve rahatsızlık duymadan onu dinliyordu.
İhtiyar kadına karşı Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bu güzel muâmelesi ve
nezâketini müşâhede eden Adiyy, yalnız kendisine işittirmek istiyormuşcasına
mırıldandı:
“Vallahi, o bir hükümdar değildir!”
Kala kala ikinci ihtimal kalmıştı: “Öyle ise peygamberdir” ihtimâli.
Beraberce Hâne-i Saadete vardılar. Efendimiz, Adiyy’i deriden bir şiltenin
üzerine oturtmak istedi. Ancak o, buna razı olmadı. Oraya oturmaya kendisinin
lâyık olduğunu söyledi. Fakat, Peygamberimiz oturmadı ve yine onun oturması için
ısrar etti. Bu ısrar üzerine Adiyy deriden şiltenin üzerine geçip oturdu. Hz.
Resûlullah ise, bu değerli misafiri karşısında çıplak yerde oturdu.
Efendimizin tevazuunu ve misafire karşı gösterdiği alâka ve nezaketini ortaya
koyan bu davranışı Adiyy’in gönlünü biraz daha yumuşattı ve îmâna bir nebze daha
yaklaştırdı.
Bundan sonra Hz. Resûlullah, onu Müslüman olmaya davet etti. Bu dâvetini üç defa
tekrarladı. Ne var ki Adiyy, bu dâvete o anda müsbet cevap vermekten kaçındı:
“Ben” dedi, “Hıristiyanım!”
Bunun üzerine Kâinatın Efendisi şöyle konuştu:
“Ey Adiyy! Belki de, ‘Onun dinine insanların zâif, fakir ve güçsüzleri giriyor’
diye söylenmiş olmasından dolayı İslâma girmekten geri duruyorsun.
“Vallahi, öyle bir gün gelecek ki, o Müslümanlar, bol servete kavuşacaklar,
hattâ mala talib olacak kimse bile bulamayacaklardır.
“Yine Müslümanlar az, düşmanları çok diye düşünmüş olabilir ve bunun için de
Müslüman olmaktan çekiniyor olabilirsin!
“Sen Hîre’yi bilir misin? İşte bu din, öylesine bir emniyet, bir asayiş temin
edecek ki, bir kadın tek başına Allah korkusundan başka hiç bir korku duymayarak
Hire’den kalkıp Kâbe’yi tavaf etmeye gidecektir!”1
Bu konuşma, Adiyy’in gönül kapısını İslâma açtı ve orada Müslüman olmakla
şereflendi.
Ashab-ı Kirâmın büyüklerinden olan Adiyy bin Hâtem işte bu zâttır.
* * *
Peygamberimiz, Necâşinin Cenaze Namazını Kılıyor
Hicretin 9. senesi, Recep ayından bir gündü.
Hz. Resûlullahın etrafında birçok Sahabî vardı.
Bu sırada, “Bugün sizin salih bir kardeşiniz vefât etti. Kalkın onun namazını
kılın!”1 buyurdu.
Sahabîler derhal hazırlandılar ve Hz. Resûlullahın arkasında saf bağlayarak
“salih kardeşleri” üzerinde gâib namazı kıldılar.
Namazdan sonra Resûl-i Ekrem, “Kardeşiniz Necaşî Ashame için Allah’tan mağfiret
taleb ettik.”2 buyurdu.
Bunun üzerine Sahabîler “salih kardeşlerinin” Habeş hükümdarı Ashame olduğunu
öğrenmiş oluyorlardı.
Medine’ye yaklaşık bir hafta sonra gelen haber; Habeş Hükümdarının aynı günde
vefât ettiğini bildiriyordu.
Habeş Necaşîsi Ashame, Hz. Resûlullah tarafından bir mektupla Hicretin yedinci
senesinde İslâma dâvet edilmiş ve derhal Müslüman olmuştu. Müslüman elçiye de,
“Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i Arabînin (a.s.m.) hizmetkârı olsaydım. O
hizmetkârlık, saltanattan çok daha üstündür”3 demişti.
* * *
Peygamberimiz, Hanımlarından Bir An Uzak Kalıyor
Hicretin dokuzuncu senesinde, İslâm nûru bütün haşmetiyle Arabistan yarımadasını
kucaklamıştı. Hz. Resûlullahın elinde artık bir çok maddî imkânlar vardı. İslâm
Devletinin serveti çoğalmış, Müslümanların maddî durumları oldukça düzelmişti.
Her türlü imkâna kavuşmuş olmasına rağmen Hz. Resûlullah, sade hayatından
ayrılmıyor, mütevazi yaşayışına devam ediyor, lüks ve debdebeye iltifat
etmiyordu.
Fakat, Ezvâc-ı Tâhirat, kadınlığın fıtratında bulunan ziynet ve dünya malına
karşı meyil saikiyle dünyanın refah ve bolluğundan, giyim kuşam ve ziynetinden,
bol nimetler içinde yaşamaktan nasiplerini almak istiyorlardı. Bunun için de
zaman zaman Peygamberimizin etrafında toplanarak, “Bizler de başka kadınların
istedikleri ziynetleri isteriz” derlerdi.
Sonra da herbiri bir takım şeyler isterdi. Fakat, Peygamber Efendimiz, kendisi
sâde yaşadığı gibi hanımlarının da sâde bir hayat sürmelerini ve buna rıza
göstermelerini arzu ediyordu. Bunun için de isteklerine müsbet cevap vermiyordu.
Ayrıca Ezvâc-ı Tâhiratın bu tarz isteklerde bulunmasından da mübârek gönülleri
rahatsızlık duyuyordu.
Efendimizin mutad bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını
dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tesbit ederdi. Akşam da
sıra hangi hanımında ise, o hanımının odasında diğer bütün hanımları da
toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi hücresine çekilirdi.
Bu mutad ziyaretlerinde Evzâc-ı Tâhiratın her biri de yanlarında bulunanlardan
kendilerine ikram ederlerdi. Günün birinde Hz. Zeyneb bint-i Cahş Validemize bir
tulum bal hediye getirmişti. Hz. Zeyneb de her gelişinde Resûl-i Ekreme çok
sevdiği baldan şerbet yaparak ikramda bulunurdu. Bu sebeple o, Hz. Zeyneb’in
yanında her zamankinden fazla kalırdı.
Bu durum Hz. Âişe’nin nazarından kaçmadı. Sebebini merak etmeye başladı. Bir ara
cariyesi vasıtasıyla bu fazla duruşun sebebinin ikram edilen bal şerbeti
olduğunu öğrendi.1
Hz. Âişe ile Hz. Zeyneb arasında her nedense bir rekabet vardı. Hattâ bu yüzden
Peygamberimizin pâk zevceleri iki gruba ayrılmışlardı. Hz. Sevde, Hz. Safiyye ve
Hz. Hafsa Hz. Âişe’nin tarafını, Ümmü Seleme ile Ümmü Habibe, Meymune ve
Cüveyriye (r.a) ise Hz. Zeyneb bint-i Cahş’ın grubunu teşkil ediyorlardı.2
Resûl-i Ekremin, Hz. Zeyneb’in odasında fazla kalmasından müteessir olan Hz.
Âişe gayrete geldi. Taraftarı olan diğer hanımları toplayarak kendilerine şu
talimatı verdi:
“Resûlullah hangimizin yanına gelirse, kendisine şöyle soracağız: ‘Yâ
Resûlallah! Megafir mi yediniz?’ Resûlullah, ‘Hayır’ diyecektir. Biz de o zaman,
‘O halde bu koku ne?’ diye soracağız. Tabiî ki o, ‘Zeynep bana bal şerbeti
içirmişti’ cevabında bulunacaktır. O zaman da biz, ‘Demek o balın arısı urfut
ağacından yayılmış, bal toplamış’ deriz.”3
Megafir, ‘mağfur’un çoğuludur. Mağfur, fenâ kokulu urfut ağacının yapışkan,
tatlı, fakat fena kokulu bir zamkıdır.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bu kokudan fazlasıyla rahatsız olurdu. Hz. Âişe
bunu bildiği için bu tarz bir talimatta bulunmuştu.
Kâinatın Efendisi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz bir gün
Hz. Hafsa’nın odasına girerken, “Yâ Resûlallah! Megafir mi yediniz?” sorusuyla
karşılaştı.
Peygamber Efendimiz, “Hayır!” dedi.
Hz. Hafsa, “O halde bu koku ne?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, “Zeynep bint-i Cahş’ın evinde bal şerbeti içmiştim”
buyurdu.
Hz. Hafsa, “Demek ki, o balın arısı Urfut ağacından yayılmış, bal toplamış”
dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Onu bir daha içmem” diyerek yemin etti.
Sonra da, “İşte, yemin ettim. Sakın bunu başka bir kimseye duyurma” buyurdu.1
Böylece Peygamber Efendimiz sırf “hanımlarını memnun etmek ve aralarındaki iki
hizb halinde hissolunan fıtrî kadınlık gayret ve kıskançlığının âile nizamı
üzerinde aksi tesir icrasından çekinmek maksadına mebnî”2 olarak kendisine helâl
bir gıda olan baldan faydalanmamaya yemin etmiş oluyordu.3
Bunu verdiği bir kaç sır ile4 birlikte gizli tutmasını Hz. Hafsa’ya sıkı sıkıya
tembih eyledi. Hattâ ondan bu hususta söz aldı.
Peygamberimizin baldan istifade etmemeye yemin etmesi üzerine şu âyet-i kerime
nâzil oldu: “Ey Peygamber! Niçin hanımlarının hoşnutluğunu arayıp da Allah’ın
helâl kıldığı şeyi kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet
edicidir.”1
Hz. Hafsa, Resûl-i Ekremin bu sırlarını gizleyemedi. Çok geçmeden anlaştıkları
Hz. Âişe’ye duyurdu. Duruma bundan sonra diğer hanımları da muttali’ oldu.
Mahremiyetinin muhafazasını istediği vakıânın ifşâ edildiğini Cenâb-ı Hak,
Resûlüne vahiy ile bildirdi:
“Hani Peygamber, hanımlarından birine gizlice bir söz söylemişti. Hanımı bu sözü
açığa vurunca Allah da peygamberine sırrının açıklandığını bildirdi. Sonra
Peygamber o hanımına, açığa vurmuş olduğu şeyin bir kısmını bildirdi, bir
kısmını da yüzüne vurmadı. Ona durumu böylece anlatınca, hanımı ‘Bunu sana kim
bildirdi?’ diye sordu Peygamber de ‘Herşeyi hakkıyla bilen ve herşeyden hakkıyla
haberdar olan Allah bildirdi’ diye cevap verdi.”2
Bunun üzerine Hz. Resûlullah, Hz. Hafsa’ya serzenişte bulundu. Sonra da Ezvâc-ı
Tâhirattan bazıları dünya hayatının ziynet ve refahı ile ilgili bazı istek ve
tekliflerde bulundular.
Peygamberimiz hem bu duruma üzüldü, hem de hanımlarının birbirlerini
kıskanmalarından fazlasıyla rahatsız oldu.
Bunun üzerine, dünya hayatının nazarındaki ehemmiyetsizliğini anlatmak,
hanımlarına bir ders vermek, aynı zamanda aralarındaki kıskançlık ve
çekememezliğe bir derece mani olabilmek düşüncesiyle ve neticede onların zâtına
besledikleri muhabbet ve sadakâtlarını ölçmek maksadıyla onlardan bir ay uzak
durmak üzere yemin etti.3 Bu yeminden sonra da, Meşrebe diye anılan çardakta tek
başına yatıp kalkmaya başladı.4
İşte bu hadiseye İ’lâ Hadisesi denir. İ’lâ’nın lûgat mânâsı “mutlak yemin” dir.
Fıkıh dilinde ise, erkeğin cinsî muamelede bulunmamak üzere hanımına
yaklaşmamaya yemin etmesi demektir.
Ashab-ı Kiramın telâşı
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Meşrebe’de yalnız başına kaldığını duyan
Sahabîler, “Hanımlarını boşamıştır” düşüncesiyle telâşlandılar. Hz. Ömer, bu
telâşını şöyle anlatır:
“Medine’nin Avâli semtinde oturuyordum. Ensardan bir komşum vardı. İkimiz birer
gün arayla Resûlullahı ziyaret ederdik. Ben inersem, o gün vahiy ve saireye dair
ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O indiği zaman da aynı şeyi yapardı.
“Sıra komşumda idi. Gecenin bir kısmı geçmişti. Gelerek kapıyı şiddetle çaldı.
Telâşla açtım:
“‘Ne var?’ diye sordum.
“‘Büyük bir felâket’ dedi.
“‘Ne oldu?’ dedim, ‘Gassanîler Medine’ye hücuma mı geçtiler?’
“‘Hayır,’ dedi, ‘daha fena bir şey oldu. Resûlullah, zevcelerini boşamış!’
“Bunun üzerine sabah namazını kıldıktan sonra, giyinip kuşandım ve Medine’ye
indim. Hafsa’nın yanına vardım. Ağlıyordu. ‘Ne diye ağlıyorsun?’ dedim. ‘Ben,
seni Resûlullaha karşılık vermekten, kendisinden bir şey istemekten
sakındırmamış mıydım?’ Sonra sordum: ‘Allah Resûlü sizleri boşadı mı?’
“‘Bilmiyorum’ dedi.
“‘Resûlullah şimdi nerede?’ diye sordum.
“‘Şuradaki Meşrebe’de. İnzivaya çekilmiş’ dedi.
“Kalktım, Resûlullahın bulunduğu yere yaklaştım. Kapıda hizmetçisi Rebâh vardı.
‘Ey Rebah’ dedim, Resûlullahın yanına girmem için izin iste.
“Rebâh içeri girip çıktı: ‘Arzunuzu arz ettim. Sustu, bir şey söylemedi’ dedi.
“Dönüp Mescide gittim. Ashab-ı Kiramdan bazıları minberin etrafında üzgün üzgün
oturuyorlardı. Bazısı ise ağlıyordu. Ben de biraz oturdum. Fakat, canımın
sıkıntısı bir türlü geçmiyordu. Resûlullahın odasına tekrar yaklaştım. Rebâh’a
‘Ömer’in içeri girmesi için izin iste’ dedim.
“Köle içeri girip çıktı, ‘Seni kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi’
dedi.
“Tekrar mescide döndüm. Minberin yanında bir müddet oturdum. Endişe ve
üzüntümden bir türlü kurtulamıyordum.
“Yine Resûlullahın bulunduğu odaya yaklaştım. Sesimi yükselterek, ‘Ey Rebâh’
dedim, ‘ben Resûlullahı görmek istiyorum. Müsaade iste. Şayet Resûlullah benim
Hafsa lehinde tavassutta bulunacağımı zannediyorsa, yemin olsun ki, eğer
Resûlullah emrederse onun boynunu uçururum.’
Rebâh içeri girdi. Çıkınca, ‘Kendilerine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi’
dedi.
“Bunun üzerine dönüp giderken, kölenin ikinci sesini işittim: ‘Gir, artık sana
izin verdi!’
“İçeri girdim, Allah Resûlüne selâm verdim. Hasırdan örtülü bir yatak üzerinde
idi. Hasır derisinin üzerinde izler bırakmış, çizgiler belli oluyordu. Etrafıma
bakındım. Bir yanda bir avuç arpa, diğer yanda asılı bir post gördüm. Gözlerim
yaşardı. Resûlullah, ‘Niçin ağlıyorsun?’ diye sordu.
‘Yâ Resûlallah! Nasıl ağlamayayım ki? Kisrâlar, Kayserler dünyanın zevk ü
sefâsını sürerken, siz Allah’ın en sevgili kulu olduğunuz halde bu basit şartlar
içinde yaşıyorsunuz!’
“Resûlullah, ‘Ey Hattab’ın oğlu Ömer!’ dedi. ‘Dünya nimeti onların, âhiret
saadeti de bizim olmasına râzı değil misin?’
“Sonra, ‘Yâ Resûlallah! Hanımlarını boşadın mı?’ diye sordum.
“Mübarek başlarını bana doğru kaldırarak, ‘Hayır’ buyurdular.
“Bu cevap karşısında birden bire ‘Allahü Ekber’ dedim.
Sonra da, ‘Bütün Ashab keder içindeler. Gidip kendilerine hakikatı söyleyeyim
mi?’ dedim.
“Resûlullah, ‘Olur’ dedi ve yüzünden üzüntüsü dağılıncaya kadar konuştu. Nihayet
şenlendi ve gülmeye başladı.
“Bunun üzerine çıkıp mescidin kapısına dikildim ve yüksek sesle bağırdım,
‘Resûlullah, hanımlarını boşamamıştır.’”1
Resûlullahın Meşrebe’den ayrılışı
Bir ay dolunca Resûlullah, inzivadan çıkarak hanımlarıyla görüşmeye başladı. Bu
sırada şu âyet-i kerime nâzil oldu:
“Ey Peygamber, hanımlarına de ki: ‘Eğer dünya hayatını ve zevkini istiyorsanız,
gelin boşanma bedelinizi verip sizi güzellikte serbest bırakayım.’
“‘Eğer Allah’ı, Resûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz ki sizden
iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlar için Allah pek büyük bir mükâfat
hazırlamıştır.’”2
Buna göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), hanımlarını, dünya ve dünya zîneti
ile Allah ve Resûlünü tercihte serbest bırakmaya memur edilmiş oluyordu.
Âyet, nâzil olduğu sırada Efendimiz hanımlarından Hz. Âişe’nin yanında idi. İlk
önce meseleyi ona açtı. Hattâ bu konuda babasına anasına danışabileceğini de
beyân etti. Hz. Âişe derhal cevabını verdi:
“Ben, bu hususta mı anneme babama danışacağım! Ben elbette ki, Allah’ı, Resûlünü
ve âhiret yurdunu tercih ediyorum!”1
Peygamber Efendimiz bu cevaba gülümsedi.
Diğer Ezvâc-ı Tahirât da aynı şekilde Allah ve Resûlünün rızasını ve âhiret
yurdunu, dünya ve zînetine tercih ettiler. Böylece Fahr-i Kâinat Efendimize
muhabbet ve sadakâtlarını ispatlamış oldular.
* * *
Benî Beliy Heyetinin Müslüman Oluşu
Hicretin 9. senesi, Rebiülevvel ayı. Bu tarihte, Benî Beliy Kabilesinden bir
heyet Medine’ye geldi. Peygamber Efendimizle görüşüp huzurda Müslüman oldular.1
Heyetin büyüğü Ebüddabib bu arada Peygamber Efendimize bazı sorular sordu.
“Yâ Resûlallah” dedi, ‘ben, misafirleri ağırlamayı seven biriyim. Bundan dolayı
bana âhirette bir sevap var mıdır?”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Evet, zengine olsun fakire olsun, yapacağın her iyilik
sadakadır”2 buyurdu.
Bu cevaptan memnun olan Ebüddabib bu sefer, “Yâ Resûlallah! Misafirliğin müddeti
ne kadardır?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Üç gündür. Bundan sonra oturmak misafir için uygun
olmaz” buyurdu.3
Peygamber Efendimiz, bu hadisleriyle misafirliğin hududunu çizmiştir. Mü’min,
misafir mü’min kardeşini üç gün yedirip içirip, barındırmakla vazifelidir. Üç
günü geçtikten sonra bu mükellefiyet üzerinden düşer. Bundan sonra onu ağırlayıp
ağırlamamakta serbesttir.
Beliy Heyeti, üç gün kaldıktan sonra Resûl-i Ekrem Efendimizin verdiği
hediyelerle yurtlarına döndüler.4
* * *
Tebük Gazâsı
Hicretin 9. senesi, Receb ayı. ( Milâdî 630.) Hicretin dokuzuncu senesi, İslâmın
Arabistan Yarımadasında bütün haşmetiyle yayıldığı senedir. Bir taraftan dalga
dalga insanlar Medine’ye gelerek Resûl-i Ekreme İslâmiyet üzerine bîat ediyor,
diğer taraftan Müslüman olmuş kabilelerin dinî ve idarî işlerini tanzim etmek
gayesiyle etrafa memurlar ve valiler gönderiliyordu. Hülâsa, Asr-ı Saadette
İslâm, Hicretin 9. senesinde en şaşaâlı ve ihtişamlı devrini yaşıyordu.
Ancak, parlayan bu güneşin haşmetini çekemeyen devletler de vardı. Onlardan
biri, o zamanın en güçlü devletleri arasında yer alan Bizans’tı. Başında Kayser
Heraklius vardı. Çevredeki Hıristiyan Araplardan da gördüğü tahrik neticesinde
Din-i Mübîn-i İslâmı ve müntesiplerini ortadan kaldırmak maksadıyla büyük bir
ordu hazırlıyordu. Bu maksatla Cüzâm, Lahm, Âmile, Gassan, v.s. gibi kabileler
de Heraklius’un bu ordusuna katılacaklardı.1 Bir insan seli halinde Medine
üzerine akacak ve güya Müslümanları imha edeceklerdi.
Durumu Resûlullah Efendimiz derhal haber aldı ve ânında hazırlığa başladı.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), herhangi bir gazâya çıkarken, maksadını
açıklamazdı. Bir başka yere gidecekmiş gibi davranır ve konuşurdu.
Bu sefer öyle yapmadı. Halkın ona göre hazırlanması için, gidilecek yerin
uzaklığını, zamanın kıtlık ve yokluk zamanı olduğunu, düşmanın da çokluğunu
açıkça mücahidlere bildirdi.2
Medine içinde harp hazırlıkları başlarken Peygamber Efendimiz etraftaki Müslüman
kabilelere de haber gönderdi ve harp için mücahid istedi.1
Sahabîlerin yardımları
Her tarafa kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Harbe iştirak edecek mücahidlerden bir
çoğunun silah satın alacak, harp hazırlığı için sarf edecek paraları yoktu.
Resûl-i Ekrem, Müslüman zenginleri harp hazırlığı ve teçhizatı ile yardıma
çağırdı.
Hali vakti yerinde olan Müslümanlar, bu dâvete derhal iştirak ettiler.
Hz. Ömer, Nebiyy-i Ekrem Efendimizin dâvetine koşanların başındaydı. Kendi
kendine, “Bugün Ebû Bekir’i geçeceğim” diyordu. Malının yarısını alıp Peygamber
Efendimize getirdi.
Resûl-i Ekrem, “Ey Ömer! Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.
Hz. Ömer, “Size getirdiğimin bir mislini bıraktım” dedi.2
Hz. Ebû Bekir, bütün serveti olan dört bin dirhem3 gümüşü alıp huzur-ı Risâlete
getirdi. Hz. Ömer, onun ne getirmiş olduğunu merakla öğrenmek istiyordu.
Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Bekir! Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.
Sıddık-ı Ekber sevinçle, “Onlara, Allah ve Resûlünü bıraktım”4 cevabını verdi.
Bu fedakârlık karşısında Hz. Ömer’in gözleri yaşardı ve “Anam babam sana fedâ
olsun, ey Ebû Bekir” dedi, “hayır yolundaki her yarışta beni muhakkak
geçiyorsun. Artık, hiç bir şeyde seni geçemeyeceğimi iyice anladım.”5
“Zinnûreyn” lâkabının sahibi Hz. Osman, o sırada Şam’a göndermek üzere bir
ticaret kervanı hazırlatmıştı. Yardım dâveti üzerine, kervanı Şam’a göndermekten
vazgeçti ve üç yüz deveyi üzerindeki mallarla birlikte Hz. Resûlullaha teslim
etti. Ayrıca elli at ve bin altın nakit hibe etti.
Hz. Osman bin Affan’ın bu fedakârlığı karşısında Server-i Kâinat Efendimiz
(a.s.m.), “Allah’ım, ben Osman’dan razıyım, sen de ondan razı ol!”1 diye duâ
etti.
Hz. Resûlullahın yardım dâvetine Abdurrahman bin Avf (r.a.), dört bin dirhemle
koştu:
“Yâ Resûlallah,” dedi, “bu dört bin dirhemi size takdim ediyorum, bir o kadarını
da ev halkım için bıraktım.”
Resûl-i Ekrem, “Getirdiğin de, ev halkına bıraktığın da bereketli olsun”2
buyurdu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu duâsı sebebiyledir ki, Abdurrahman bin Avf
Hazretleri vefât ettiği zaman dört hanımından sadece her birisinin miras
hissesine on sekiz bin miskal altın düştüğünü görmüşlerdi.3
Daha bir çok Müslüman, ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmadılar. Kimi
hurma getiriyor, kimi devesini getirip ordunun hizmetine veriyordu. Hiç biri,
getireceği şeyin küçüklüğüne, azlığına, ehemmiyetsizliğine bakıp yardıma
koşmaktan geri kalmıyordu.
Bir sa’ hurma ile yardıma koşan zât
Ebû Akil, elinde bir sa’4 hurma ile Resûlullahın huzuruna geldi:
“Yâ Resûlallah,” dedi, “iki sa’ hurma karşılığında bütün gece sırtımda su
çektim. Bu iki sa’dan birini ev halkım için bıraktım. Diğerini de Rabbimin
rızasını kazanmak için size getirdim.”
Bundan son derece mütehassis olan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Allah, senin
getirdiğini de, ev halkına bıraktığını da bereketli kılsın” diye duâ etti ve
getirilen hurmaların sadakalar kısmına dökülmesini emretti.1
Bir başka fakir Müslüman olan Ulbe bin Zeyd, Allah Resûlünün bu dâvetine can u
gönülden bir şeylerle katılmak istiyordu. Ama götürecek hemen hemen hiç bir şeyi
yoktu. Allah’a yalvardı:
“Ey Allah’ım! Sen, cihada çıkmayı emrettin. Halbuki beni, Resûlünle birlikte
cihada çıkabilecek bir bineğe sahip kılmadın.”
Sonra, kendilerinden yararlandığı bazı şeylerle Hz. Resûlullahın huzuruna geldi.
“Yâ Resûlallah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Kendisinden
faydalandığım şu şeyleri tasadduk ediyorum” dedi ve ilâve etti:
“Bundan dolayı, beni üzen veya bana kötü söyleyen, ya da benimle, ‘Bu da
tasadduk edilir mi?’ deyip eğlenecek kimseye hakkımı helâl ediyorum!”2
Peygamber Efendimiz, “Allah sadakanı kabul buyursun” dedi.
Ertesi gün, Peygamber Efendimiz Ashabına, “Şu gece tasaddukta bulunmuş kişi
nerededir?” diye sordu.
Kimsede bir hareket görülmedi.
Bu sefer Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Gece sadakayı veren nerede ise ayağa
kalksın” buyurdu.
Hz. Ulbe ayağa kalktı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, senin sadakanı kabul ettim. Seni müjdelerim.
Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sen sadakası
kabul olunanların divanına yazıldın”3 buyurdu.
Hz. Ulbe, duâsının kabulünden dolayı son derece memnun oldu.
Müslüman kadınların fedakârlığı
Müslüman kadınların bu yolda gösterdikleri fedakârlıklar da takdire şayandı.
Boyunlarında, el ve kulaklarında ne kadar zînet eşyası varsa, Allah yolunda
cihada çıkacak olan ordunun hazırlığı için getirip onları Hz. Resûlullaha seve
seve teslim etmekte asla tereddüt göstermiyorlardı.
Eslem Kabilesine mensup Hz. Ümmü Sinan der ki:
“Âişe’nin (r.a.) evinde Resûlullahın (a.s.m.) önüne serilmiş bir örtü gördüm.
Üzerinde fil dişinden bilezikler, pazubendler, yüzükler, halhallar, küpeler,
develerin ayaklarını bağlayacak kayışlarla, kadınlar tarafından gönderilen ve
Müslümanların savaşa hazırlanmalarına yarayan bir takım şeyler buluyordu.”1
İşte bütün bu yardımlarla kıtlık, yoksulluk ve fakirlik yüzünden harbe iştirak
edecek durumdan mahrum bulunan bir çok Müslümana da silah tedarik edildi, sefer
hazırlığı yapıldı, harp teçhizatı sağlandı.
Harbe iştirak etmek isteyenler öylesine çoktu ki, zengin Ashabın yardımları bile
onların techizi için kâfi gelmiyordu. Durumları müsait olmayanlar Resûlullaha
sefere gönüllü olarak katılmak istediklerini belirtiyorlar, ancak kimine binecek
deve, kimine silah, kimine ise yol azığı tedarik edilemediğinden kabul
edilmiyorlardı.
Red cevabı alanlar arasında “Bekkâûn” yani “Ağlayanlar” diye meşhûr yedi zât
vardı ki, şunlardı: Salim bin Umeyr, Amr bin Humam, Ulbe bin Zeyd, Irbad bin
Sâriyye, Ebû Leylâ Abdurrahman bin Kâ’b, Abdullah bin Mugaffel ve Heremî bin
Abdullah.2
Bu yedi zât, harp hazırlıkları sırasında Peygamberimizin huzuruna çıkarak, “Yâ
Resûlallah! Sefere çıkmak isteriz. Ancak, binecek devemiz, yolda yiyecek
azığımız yok!” diyerek durumlarını arz ettiler.
Resûl-i Ekrem, “Size verecek binek kalmadı” buyurunca, üzüntülerinden ağlayarak
huzur-ı risâletten ayrıldılar.1
Cenâb-ı Hak, bu fedakâr Sahabîler hakkında şöyle buyurdu:
“Şu kimseler üzerine de cihâda katılamadıkları için bir günah yoktur ki, sana
her gelişlerinde, ‘Sizi bindirecek bir şey bulamadım’ derdin, onlar da cihad
için harcayacak birşey bulamamanın üzüntüsüyle gözleri yaşla dolu olarak
dönerlerdi.”2
Harbe iştirak edemeyecekleri endişesiyle üzüntülerinden göz yaşı dökerek
Peygamberimizin huzurundan ayrılan bu Sahabîler, bu âyetin inmesiyle zengin
Sahabîler tarafından birer ikişer teçhiz edildiler. Böylece, harbe iştirak etmek
imkânı kendilerine tanınmış oldu. Rivâyete göre bunların üçünü Hz. Osman bin
Affan, ikisini Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, ikisini de Yamin bin Umeyr harp
için techiz etmişlerdir.3
Münafıklar sahnede
Sıcaklık, kıtlık ve kuraklık her tarafı kasıp kavuruyordu. Bahçelerde meyvelerin
tam olgunlaştığı bir zamandı. İnsanların, güneşin kavurucu sıcaklığından
birazcık olsun uzak kalmak için bağ ve bahçelerindeki ağaçların gölgelerine
oturmak için en şiddetli arzuyu duydukları bir mevsimdi. Ve böyle bir zamanda
İslâm ordusu dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Bizans’a karşı harbe
çıkacaktı. Gönüllerinde Allah muhabbeti yerine dünya, mal, mülk sevgisi bulunan
kimseler, buna nasıl iştirak edebilirlerdi, bu sıkıntılara nasıl
katlanabilirlerdi?
Nitekim, dünyaya âdeta kopmaz bağlarla bağlı bulunan ve dünya hayatını âhiret
hayatına tercih eden münafıkların yine ortalığı karıştırmaya başladığı
görülüyordu. Reisleri Abdullah bin Übeyy, Müslümanlar arasına fitne sokmak,
onlarda harbe karşı bir gevşeklik, bir çekingenlik meydana getirmek gayesiyle
şöyle konuşuyordu:
“Muhammed Roma Devletini oyuncak mı zannediyor? Onun ve Ashabının esir
düşeceklerini şimdiden görür gibiyim.”1
Diğer münâfıklar da, “Bu sıcakta harbe mi çıkılır?” diyorlardı.2
Cenâb-ı Hak, münâfıkların bu sözleri üzerine şu Âyet-i Kerime’yi inzâl buyurdu:
“Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için
keyiflendiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların
hoşlarına gitmedi de, ‘Bu sıcakta cihâda çıkmayın’ dediler. Sen, ‘Cehennem ateşi
daha sıcaktır’ de, Keşke anlayabilselerdi!”3
Bazı münâfıklar ise kadınlara olan düşkünlüğünü, harbe iştirak etmemek için
bahane ediyordu.
Bunun üzerine de şu âyet-i celile nâzil oldu:
“Onlardan, ‘İzin ver de beni fitneye düşürme’ diyenler vardır. Heyhat, onlar
fitnenin tâ içine düşmüşledir. Cehennem ise, kâfirleri her taraftan
kuşatmıştır.”4
Daha bir çok münâfık böylesine sudan bahanelerle Peygamber Efendimizden izin
istediler. Bunun üzerine, seksenden fazla münâfığa izin verildi.
Onlar, Peygamber Efendimize beyân ettikleri özürlerinde yalancı idiler. Allah ve
Resûlüne gönülden inanmış kimseler değillerdi.
Cenâb-ı Hak (c.c.) şu âyetiyle de onların bu durumunu Resûlüne haber veriyordu:
“Cihâddan geri kalmak için izin isteyenler, ancak Allah’a ve âhiret gününe
inanmayan ve kalbleri şüpheye tutulmuş kimselerdir ki, şüpheleri içinde
bocalayıp dururlar.”5
Bir sonraki âyette de Allahü Teâlâ yerlerinde oturup kalanlara bakıp ümitsizliğe
kapılmamaları için Müslümanları teselli ediyordu:
“Eğer sizinle beraber cihâda çıksalardı, sizin için fesattan başka birşey
arttırmazlar, fitne çıkarmak için aranızda koşuştururlardı. İçinizde ise onları
can kulağıyla dinleyecekler vardır.”1
Münâfıklar gürûhunun sudan bahanelerle harbe iştirak etmeyişleri, Allah ve
Resûlüne gönülden bağlı olan mücahidleri cihâda çıkmak hususunda asla tereddüde
düşürmedi.
İslâm ordusu hazır
Resûl-i Ekrem Efendimiz, her türlü sıkıntı ve imkânsızlıklara rağmen
Seniyyetü’l-Veda’ ordugâhında ordusunu hazırladı. Ordu, otuz bin kişi idi. Bunun
on binini süvariler teşkil ediyordu.2
Bundan sonra Peygamber Efendimiz Medine’de yerine Muhammed bin Mesleme’yi (r.a.)
vekil bıraktı.3
Hz. Ali de İslâm ordusuyla Seniyyetü’l-Veda’a kadar gelmişti. Kâinatın Efendisi
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) onu huzuruna çağırdı ve “Medine’de muhakkak ya
ben, ya da sen kalacaksın”4 buyurdular. Sonra da onu her iki ev halkının
işleriyle meşgul olmak üzere Medine’de bırakacağını söyledi. Hz. Ali ağladı, “Yâ
Resûlallah!” dedi. “Gittiğin her tarafta ben senin yanında bulunmak isterdim.
Tek arzum buydu. Beni çocuk ve kadınlar arasında vekil mi bırakıyorsun?”5
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) cevaben, “Bana göre sen, Musâ’ya göre Harûn6 gibi
olmaya razı olmaz mısın? Şu kadar farkla ki, benden sonra Peygamber
gelmeyecektir”7 buyurunca, Hz. Ali hiç beklemeden son sürat Medine’ye geri
döndü.
Peygamber Efendimiz, orduya hareket emrini vermeden önce, en büyük sancağı Hz.
Ebû Bekir’e teslim etti.1 En büyük bayrağı ise Zübeyr bin Avvam’a (r.a.) verdi.
Hazreclilerin sancağını Ebû Dücâne (r.a.), Benî Malik bin Neccarların bayrağını
ise Zeyd bin Sâbit’e verdi.
İslâm ordusunun Medine’den hareketi
Receb ayının bir Perşembe günü idi.
Güneşin batışına yakındı. Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle İslâm ordusu
Medine’den Tebük’e doğru harekete geçti. Gönüllü olarak Allah yolunda cihâda
çıkan mücahidlerde, bunca sıkıntı ve ağır şartlara rağmen en ufak bir tereddüt
ve gevşeme yoktu. Geçici sıcaklığa ve sıkıntılara karşılık âhiret âleminde
sonsuz nîmetlere kavuşacaklarını, Allah’ın cemâliyle müşerref olacaklarını
biliyorlardı. Güneşin kavurucu sıcaklığı, imanlı gönüllerindeki serinliğe tesir
etmiyordu. Maddî sıkıntı ve imkânsızlıklar İ’lâ-yı Kelimetullah uğrunda
savaşmaya olan aşk ve şevklerini kıramıyordu. Bu ulvî ve kudsî duygularla
yollarına devam ediyorlardı.
Hz. Ali’nin arkadan İslâm ordusuna yetişmesi
Peygamberimiz tarafından Hz. Ali’nin Medine’de bırakılması üzerine de
münâfıklar, aralarında ileri geri konuşmaya başladılar. Maksatları, bunu vesile
ederek İslâm camiasında bir huzursuzluk meydana getirmekti. Şöyle diyorlardı:
“Herhalde, onu yanında götürmek istemediğinden Medine’de bıraktı!”2
Hz. Ali bu sözleri duyar da durur mu? Derhal silahlanıp İslâm ordusunun arkasına
düştü. Cürf denilen mevkide Resûl-i Kibriyâ Efendimizle buluştu. Peygamber
Efendimiz, “Yâ Ali! Neden dolayı çıkıp geldin?” diye sordu.
Hz. Ali, “Yâ Resûlallah! Münâfıklar, senin bana kıymet vermediğini söylüyorlar.
Bende görüp hoşlanmadığım bir şeyden dolayı beni yanında götürmediğinden söz
ediyorlar.”1
Peygamber Efendimiz işin mahiyetini anlamıştı. Güldü:
“Onlar, yalan söylemişlerdir. Ben, seni arkamda bıraktıklarıma vekil tayin
ettim. Derhal geri dön. Gerek benim ev halkım ve gerek senin ev halkın içinde
vekilim ol!” buyurdu. Sonra ilâve etti:
“Yâ Ali! Bana göre sen, Musâ’ya göre Hârun gibi olmağa razı değil misin? Şu
farkla ki, benden sonra peygamber olmayacaktır!”2
Hz. Ali, Peygamber Efendimizin sözlerini tasdik edip derhal Medine’ye döndü.3
Medine’de bir çok münâfık kalmıştı. Bunların, herhangi bir karışıklığa ve
bozgunculuğa tevessül edebilecelerini de göz önünde bulundurarak Peygamber
Efendimizin Hz. Ali’yi Medine’de bıraktığı da söylenebilir.
Meşhur üç kişi
Bir kısım münâfığın sefere katılmayışı yanında, ne yazık ki, samimî
Müslümanlardan Kâ’b bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye ve Mürâre bin Rebi’ de sırf
ihmalkârlıkları yüzünden Medine’de kaldılar.4
Bu meşhur üç kişi hakkında vaki olacak muameleyi Peygamber Efendimizin Medine’ye
dönüşünden sonra anlatacağız.
Fahr-i Kâinat kumandasındaki İslâm ordusu güneşin sıcaklığına, çölün
kavuruculuğuna aldırmadan yoluna devam ediyordu. Bir ara mücahidler, “Yâ
Resûlallah! Ebû Zerr, devesi yürümediğinden geride kalmış” dediler.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Eğer, onda bir hayır varsa, Yüce Allah, onu bize
kavuşturur”1 buyurdu.
Ebû Zerr (r.a.), devesi zâif olduğu için geride kalmıştı. Devesinin
yürüyemeyeceğini anlayınca da eşyasını sırtına almış, şiddetli sıcaklar altında
yaya olarak ordunun arkasına düşmüştü.
Ordu, bir konak yerinde istirahata çekilmişken, uzaktan birinin gelmekte olduğu
görüldü. Yaklaşan Ebû Zerr’di. Mücahidler, Peygamber Efendimize haber verdiler.
Resûlullah şöyle buyurdular:
“Allah, Ebû Zerr’e merhamet etsin. O, yalnız yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız
başına haşrolur!”2
Bu ferman-ı Nebevîden seneler sonra Hz. Osman’ın hilâfeti sırasındaydı.
Şam’da ikâmet etmekte olan Ebû Zerr bir gün, “Altını ve gümüşü biriktirip de onu
Allah yolunda harcamayanları ise, acı bir azapla müjdele”3 meâlindeki âyet-i
kerimeyi okudu.
Hz. Muâviye, “Bu, biz Müslümanlar hakkında değil, ehl-i kitap hakkındadır”
deyince, Hz. Ebû Zerr, “Hayır, bu hem bizim, hem de ehl-i kitap hakkındadır”
cevabını verdi.
Bu sebeple aralarında tartışma ve münakaşa çıktı. Hz. Muâviye, bunun üzerine,
“Ebû Zerr, Şam halkını rahatsız ediyor” diye yazıp, onu Hz. Osman’a şikâyet
etti.
Hz. Osman da onu Şam’dan Medine’ye çağırdı.
Medine’ye gelen Hz. Ebû Zerr’e İslâm Halifesi, “Yanımda kal. Bütün ihtiyaçlarını
ben karşılayayım” diye teklifte bulundu. Fakat o, “Dünyanızdaki şeylerin bana
gereği yok” diyerek bu teklifi kabul etmedi.
Bu sefer Hz. Osman, “İstersen, yakın bir yere çekil, orada kal” diye teklif
etti.
Ebû Zerr, bunu kabul etti ve “Rebeze’ye gitmeme izin ver” diye dilekte bulundu.
Hz. Osman’ın izin vermesi üzerine de Medine’ye üç konak uzaklıkta bulunan
Rebeze’ye gitti.
Bir müddet sonra rahatsızlandı. Yanında sadece zevcesi ile hizmetçisi vardı.
Onlara, “Ölünce beni yıkayınız, kefenleyiniz. Sonra da cenazemi yolun ortasına
koyunuz. Yanınıza uğrayacak ilk binitli yolculara, ‘Bu Resûlullahın (a.s.m.)
Sahabîsi Ebû Zerr’dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz’ deyiniz” diye vasiyet
etti.
Hanımı ağlamaya başlayınca, “Niye ağlıyorsun?” diye sordu.
Hanımı, “Sen, ölüp gidersen ben ne yaparım? Elimde avucumda hiç bir şey
bulunmadığı gibi, seni saracak bir kefen bile yok” dedi.
Bunun üzerine Ebû Zerr, “Ağlamayı bırak” dedikten sonra şöyle konuştu:
“Bir gün bir kaç kişiyle birlikte Resûlullahın huzurunda idik. Şöyle buyurdular:
‘İçinizden birisi kır bir yerde vefât edecek. Cenazesinde mü’minlerden, küçük
bir cemaat hazır bulunacaktır.’
“O mecliste benimle birlikte bulunanların hepsi, cemaatlar içinde vefât ettiler.
Sağ kalan bir tek ben varım. Şimdi de ben, kır bir yerde ölüyorum. Yolu gözetle!
Söylediklerimin doğru çıkacağını göreceksin.”1
Bu sözlerinden bir müddet sonra, Hicretin 32. senesinde yanında sadece hanımı ve
hizmetçisi bulunduğu halde vefât ederek, Hz. Resûlullahın yirmi sene önce
verdiği haberi tasdik etti.
Vefât edince, zevcesi ile hizmetçisi onun vasiyetini yerine getirdiler. Yıkayıp
kefenledikten sonra cenazesini yolun ortasına koydular.
Tam o sırada umre yapmak üzere Iraklılardan küçük bir kafile çıka geldi.
İçlerinde meşhur Sahabî Abdullah bin Mes’ud da vardı.
Ebû Zerr’in hizmetçisi ayağa kalktı, “Bu, Resûlullahın Sahabîsi Ebû Zerr’dir.
Gömülmesi için bize yardım ediniz” deyince, Hz. Abdullah bin Mes’ud kendisini
tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı ve Resûl-i Kibriyânın seneler önceki
fermânını tekrarladı:
“Ebu Zerr, yalnız başına yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur.”
Sonra da hep beraber bu büyük Sahabînin cenazesini defnettiler.1
İslâm ordusu Hıcr’da
İslâm ordusu Hıcr mevkiine vardı. Burası sekizinci konak yerleri idi.
Medine’den yedi merhale mesafede bulunan Şam yolu üzerindeki Hıcr, Hz. Salih’in
(a.s.) kavmi olan Semud’un gece yarısından sonra Cenâb-ı Hak tarafından
estirilen bir toz bulutu ile helâk olduğu yerdi.2
Buraya varınca Peygamber Efendimiz, “Şu azaba uğratılmış olanların evlerine,
onların uğradıkları azaba uğrayacağınızdan korkarak ve ağlayarak giriniz”3
buyurdu.
Mücahidler, Hıcr’ın kuyusundan su aldılar. Onunla hamurlarını yoğurdular. Bunun
üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz şu emri verdi:
“O kuyunun suyundan su içmeyiniz. Ondan namaz için abdest de almayınız! Onunla
yoğurduğunuz hamuru da, develere yem yapınız! Ondan hiç bir şey yemeyiniz.”4
Peygamberimizin yağmur duâsı
Hıcr mevkiinde sabahlayan İslâm ordusunda büyük bir susuzluk başgösterdi.
Mücahidlerin su kablarında su kalmamıştı. Hz. Ömer o ânı şöyle anlatır:
“O kadar susamıştık ki, susuzluktan boynumuzun kopacağını zannettik. Herhangi
birimiz gidiyor, yüklerimizin arasında su arıyor, ancak orada su bulamadığımız
gibi düşüp kalıyorduk. Hattâ içimizden biri devesini kesmiş, hörgücündeki suyu
içmişti.”1
Münâfıkların dedikoduları
Müslümanlar arasında bulunan münâfıklardan bazıları bunu fırsat bilerek
dedikoduya başladılar:
“Eğer Muhammed, gerçekten bir peygamber olsaydı, Musa Peygamberin kavmine,
Allah’tan yağmur dileyip, yağmur yağdırdığı gibi, o da Allah’tan yağmur diler,
yağmur yağdırırdı.”
Peygamber Efendimiz bu ileri geri konuşmaları duyunca, “Demek onlar, böyle
söylüyorlar öyle mi? Allah’ın, size yağmur yağdıracağını umarım”2 buyurdu.
Hz. Ömer, sözlerine devamla der ki:
“Bütün bu güçlük ve sıkıntılar karşısında Ebû Bekir dayanamayarak Resûlullaha şu
ricada bulundu:
“‘Yâ Resûlallah! Allah, duânızı kabul eder. Ne olur bizim için hayır duâda
bulunsanız.’
“Resûlullah (a.s.m.), ‘Bunu istiyor musunuz?’ buyurdu.
“Ebû Bekir, ‘Evet yâ Resûlallah!’ dedi.
“Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.), ellerini açarak duâ etti. Daha duâsını
bitirmeden, hava birden bire karardı. Önce yağmur çiselemeye başladı. Sonra da
sağnak halinde boşaldı. Bütün mücahidler kaplarını doldurdular.
“Konakladığımız yerden ayrılınca, bir de ne görelim, yağmur sadece ordunun
bulunduğu bölge içinde yağmış. O bölgenin dışına bir tek damla bile düşmemiş.”
İşte Kâinatın Efendisi böylesine bir duâ, bir niyaz ve istek ile Allah’ın ikram
ve ihsanına mazhar oluyordu.
Hz. Resûlullah, hayatında bu tarz bir çok mu’cizelere, ikram ve ihsanlara mazhar
olmuştur. Bu da onun peygamberliğinin delillerinden biridir. Bu ikram ve
ihsanları gözleriyle gören Müslümanların ise imanları daha da kuvvetleniyor,
daha fazla mertebe katediyordu.
Kasvâ’nın kaybolması
Sefer sırasında bir ara Resûl-i Ekrem Efendimizin devesi Kasvâ kayboldu.1
Ashab-ı Kiram bir süre aradılarsa da onu bulmaya muvaffak olamadılar.
Münâfıklar bunu da fırsat bilerek Hz. Resûlullahı rahatsız edici söz söylemekten
geri durmadılar. Onlardan biri olan Zeyd bin Lusayt, “Şaşılacak şey! Muhammed,
peygamber olduğunu söyler, gökten haber verir, fakat devesinin nerede olduğunu
bilmez”2 diye söylendi.
Münâfıkın âdice sarf ettiği bu söz, Kâinatın Efendisine ulaştırılınca, “Vallahi,
ben ancak Allah’ın bana bildirdiğini bilirim. Ondan başkasını asla bilemem!”
buyurdu ve ilâve etti:
“Şimdi de Allah bana bildirdi ki, Kasvâ filan ve filan dağların arkasındaki
vadidedir. Yuları bir ağaca takılmış olarak duruyor. Hemen gidiniz onu bana
getiriniz.”3
Sahabîler, Hz. Resûlullahın tarif ettiği yere gittiklerinde, deveyi aynen yuları
bir ağaca dolanmış halde buldular ve alıp getirdiler.4
Resûl-i Ekrem, ancak Cenâb-ı Hakkın kendisine bildirmesiyle gaybı bilir,
insanlar için gayb hükmünde olan hadiseleri haber verirdi. Bu, onun mazhar
olduğu mucizelerinin bir nev’idir.
Resûlullahın, Allah’ın bildirmesiyle haber verdiği istikbale âit bütün haberler
Ashabın şehâdetiyle teker teker zuhur etmiştir.5
İslâm ordusu Tebük’te
Nihâyet, kavurucu sıcaklar altında ve sıcaktan âdeta kaynayan kumlar üzerinde
yapılan yorucu bir yolculuktan sonra İslâm ordusu on dokuzuncu konak yeri olan
Tebük’e vardı.
Fakat, ortada ne Bizans ordusu, ne de bir başkası vardı. Doğu Roma İmparatoru
giriştiği hazırlıktan, cesaretsizliği sebebiyle son anda vazgeçmişti.
Ebû Hayseme, samimi bir Müslümandı. Sadece ihmalkârlığı yüzünden İslâm ordusuna
katılmayıp, Medine’de kalmıştı.
İslâm ordusunun Medine’den ayrılışından günlerce sonra, bir gün işinden evine
dönmüştü. Hanımlarının çardağı süpürmüş, temizlemiş ve soğuk şerbetleri
hazırlamış olduğunu görmüştü. Bu manzara birden âlemini değiştirdi. Çardakların
kapısı önünde dikildi. Hanımlarına ve kendisi için hazırlanan şeylere bakarak
şöyle dedi:
“Sübhanallah! Resûlullah (a.s.m.), yakıcı güneşin, rüzgâr ve sıcağın altında
silahını boynunda taşısın da, Ebû Hayseme serin gölgede, yemeği hazırlanmış, iki
güzel kadının yanında, mal ve mülkünün içinde oturup dursun. İnsaf mı bu?” Sonra
da hanımlarına dönerek, “Vallahi, Resûlullah Aleyhisselâma gidip kavuşmadıkça
hiçbirinizin çardağına girmeyeceğim! Derhal yol azığımı hazırlayınız” dedi.1
Yol azığı hazırlanan Ebû Hayseme derhal Medine’den Tebük’e doğru yola çıktı.
İslâm ordusu Tebük’te konakladığı esnada mücahidler uzaktan bir atlının
geldiğini fark ettiler. “İşte, bakınız bir süvari geliyor!” dediler.
Peygamber Efendimiz, “Ebû Hayseme mi ola? Onun olmasını isterdim” buyurdu.
Biraz sonra yaklaşınca, Sahabîler onu hemen tanıdılar. “Yâ Resûlallah! Vallahi,
gelen Ebû Hayseme’dir,” dediler.
Ebû Hayseme, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna varıp selâm verdi. Resûl-i
Ekrem, “Ebû Hayseme! Sen, helâke yaklaşmıştın!”1 buyurdu.
Peygamberimizin Tebük’teki hitabesi
İslâm ordusunun Tebük’te beklediği sıradaydı.
Peygamber Efendimiz, bir ara ayağa kalktı. Arkasını bir hurma ağacına dayayarak
şu hitabede bulundu:
“Size insanların en hayırlısı ve en şerlisini haber vereyim mi? İnsanların
hayırlısı, atının veya devesinin sırtında, ya da iki ayağı üzerinde, son
nefesine kadar Allah yolunda çalışan kimsedir!
“İnsanların en şerlisi de, Allah’ın Kitabını okuyup, ondan hiç faydalanmayan
azgın kimsedir. İyi biliniz ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabıdır.
Yapışılacak en sağlam kulp takvadır.
“Dinlerin hayırlısı, İslâmiyettir.
“Sünnetlerin hayırlısı, Muhammed’in sünnetleridir.
“Sözlerin şereflisi, zikrullahtır.
“Kıssaların güzeli, Kur’an’da olan kıssalardır.
“Amellerin hayırlısı, Allah’ın yapılmasını mecbur kıldığı farzlardır.
“Amellerin kötüsü, bid’atlar, sonradan ihdâs edilmiş (hoş olmayan) şeylerdir.
“En güzel yol, en güzel yaşayış, Peygamberin yolu ve yaşayışıdır.
“Ölümlerin şereflisi, şehidlerin ölümüdür.
“Körlüğün körü, doğru yolu bulduktan sonra dalâlete sapmaktır.
“Doğru yolun hayırlısı, kendisine uyulandır.
“Körlüğün kötüsü, kalb körlüğüdür.
“Veren el alan elden hayırlıdır.
“Az olup yetişen şey, çok olup Allah’a taattan alıkoyandan hayırlıdır.
“Özür dilemenin en fenası, ölüm gelip çattığı zamankidir.
“Pişmanlığın kötüsü, Kıyâmet günündekidir.
“Yanlışları en çok olan, dili en çok yalan söyleyendir.
“Zenginliğin hayırlısı, gönül zenginlidir.
“Hikmetin başı, Allah korkusudur.
“Şarap, içki, günahların her çeşidini bir araya toplayandır.
“Gençlik, delilikten bir bölümdür.
“Kazançların kötüsü, faiz kazancıdır.
“Yemelerin kötüsü, yetim malı yemektir.
“Mes’ud kişi, başkasının halinden ders ve ibret alandır.
“Amellerde esas olan, neticeleridir.
“Düşüncelerin kötüsü, yalan yanlış düşüncelerdir.
“Mü’mine sövmek, günah işlemektir ve dinî emirlere hürmetsizliktir.
“Mü’mini öldürmek küfürdür.
“Mü’min etinin yemek [dedikodu ve gıybetini yapmak] Allah’ın emirlerine karşı
koymaktır.
“Yalan yere, Allah adıyla yemin eden kişi, yalanlanır.
“Af dileyen kişi Allah tarafından affolunur.
“Kim öfkesini yenerse, Allah onu mükâfatlandırır.
“Uğradığı zarara katlanan kişiye, Allah karşılığını verir.
“Allah, zorluklara sabredip katlanan kimsenin sevabını kat kat arttırır.
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle!
“Allahım! Beni ve ümmetimi mağfiret eyle! Kendim ve sizin için Allah’tan
mağfiret dilerim!”1
Peygamberimizin tâunla ilgili emri
Peygamber Efendimiz Tebük’te iken, Şam taraflarında bir yerde tâun (veba)
hastalığının ortaya çıkmış olduğunu duydu. Bunun üzerine Ashabına hitaben şöyle
buyurdu:
“Bulunduğunuz herhangi bir yerde tâun zuhur ettiği zaman oradan çıkmayınız,
kaçmayınız!
“Tâun zuhur eden yere de sakın yaklaşmayınız.”2
Tıp ilminde veba veya yumurcak olarak isimlendirilen tâun bulaşıcı
hastalıklardan biridir. Hattâ, Avrupa’da bir ara korkunç olması sebebiyle “kara
ölüm” diye de adlandırılmıştı. İşte Peygamber Efendimiz yukarıdaki sözleriyle bu
hastalığa karşı insanlığın tedbirli davranması gerektiğine tâ bin dört yüz küsur
sene önceden dikkati çekmiştir.
Yukarıdaki sözleriyle Resûl-i Ekrem Efendimiz aynı zamanda, tıpta mühim bir yer
işgal eden “karantina” usûlüne de tâ o zamandan işâret buyurmuştur.
Peygamberimizin Ashab-ı Kiramın görüşünü alması
Tebük’te konaklayan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Şam üzerine yürünüp yürünmemesi
hususunda Ashab-ı Kiramın görüşünü sordu.
Hz. Ömer söz alıp, “Yâ Resûlallah! Eğer gitmekle Allah tarafından emrolundunsa
git!” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Eğer, bu hususta Allah’tan herhangi bir emir almış
olsaydım, o zaman sizin görüşlerinizi öğrenmek istemezdim” buyurdu.
O zaman Hz. Ömer fikrini şöyle beyan etti:
“Yâ Resûlallah! Rumlar, sayıca oldukça kalabalıktırlar. Oralarda Müslümanlardan
tek kişi bile yoktur. Onların yakınlarına yeterince gelmiş bulunuyorsunuz. Bu
derece yaklaşmanız onları korkutmuştur. Uygun görürseniz, bu yıl buradan geri
dönünüz, Yahut, Allah Taâlâ, size bu husustaki emrini bildirir.”1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’in bu görüşünü uygun buldu ve Tebük’ten ileri
gitmedi.
Sadece Peygamberimize verilen beş şey
İslâm ordusu, Tebük’te beklemeye devam ediyordu. Peygamber Efendimiz, bir gece
teheccüd namazını kıldıktan sonra, çevresinde kendisini bekleyen Sahabîlere
dönerek şöyle konuştu:
“Daha önce hiç bir peygambere verilmeyen beş şey bana verildi:
“1) Benden önceki peygamberlerin her biri yalnız kendi kavimlerine
gönderilirken, ben bütün insanlara gönderildim.
“2) Yeryüzü bana mescid (namazgâh) ve temizlik vasıtası kılındı. Bunun için
nerede olursam olayım, namaz vakti girince, (su bulunmazsa) teyemmüm eder,
namazımı orada kılarım.
“Ümmetimden herhangi biri, namaz vakti girince, bulunduğu yerde namazını kılsın.
Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine bu ihsan edilmemişti. Onların
ümmetleri, namazlarını ancak kilise ve havralarında kılabilirlerdi.
“3) Ganimetler bana helâl kılındı. Halbuki, benden önceki peygamberlerin
hiçbirine helâl kılınmamıştı.
“4) Bana şefâat makamı verildi.
“5) Ben, bir aylık mesafedeki düşmanlarımın bile kalplerine korku salmakla
yardım olundum.”2
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Halid bin Velid’i
Dûmetü’l-Cendel’e göndermesi
Tebük’ten ileri gitmeme kararı veren Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu esnada Hz.
Halid bin Velid’i yanına dört yüz süvari vererek Dûmetü’l-Cendel’de bulunan
Kindelerin Kralı Hıristiyan Ükeydir bin Abdülmelik’e göndermek istedi. Hz. Halid
şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Her tarafını iyice bilmediğim geniş memlekette, bu kadar az
sayıda insanla gidip onu bulmam nasıl mümkün olur.”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, şu fermanı verdi:
“Sen, muhakkak onu, yabanî sığır avlarken bulacak ve yakalayacaksın!
Yakalayınca, onu öldürme, bana getir!”1
Bunun üzerine Hz. Halid, beraberindeki mücahidlerle Tebük’ten Şam’ın Medine’ye
en yakın beldelerinden olan Dûmetü’l-Cendel’e doğru hareket etti. Oraya
vardığında Resûl-i Kibriyâ Efendimizin haber verdiği gibi, Ükeydir’i yabanî
sığır avlarken görüp yakaladı.2 Daha sonra onu ve kardeşini alıp Efendimizin
huzuruna getirdi. Peygamber Efendimiz onları Müslüman olmaya dâvet etti. Buna
yanaşmadılar. Fakat, cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun üzerine kanları
bağışlandı. Onlar da Tebük’ten ayrılıp memleketlerine döndüler.3
Eyle Hükümdarının Peygamberimize gelmesi
Peygamber Efendimiz, henüz Tebük’ten ayrılmadığı sırada, Eyle4 Hükümdarı Yuhanne
bin Ru’be çıkıp huzura geldi. Sulh yapmak istediğini belirtti. Her sene muayyen
miktarda cizye vermek üzere Peygamber Efendimiz onunla anlaşma yaptı.5
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ayrıca Yuhanne ve Eyle halkı için şu yazıyı
yazdırdı:
“Bismillahirrahmanirrahim. Bu, Allah ve Allah’ın Resûlü Muhammed tarafından
Yuhanne ve Eyle halkından denizdeki gemilerde bulunanları ve karadaki gezenleri
için emân yazısıdır:
“Gerek bunlar ve gerek Şam, Yemen ve deniz halkından Eylelilerle birlikte
bulunanlar, Allah’ın ve Muhammed Peygamberin himâyesindedirler.
“Onlardan bir kötülük işleyeni yanındaki malı koruyamayacaktır.
“Gerek su almak isteyen, gerek denizde veya karada dilediği yola gitmek isteyene
mani olmak helâl olmayacaktır.
“Bunu, Resûlullahın izniyle Cuheym bin Salt ve Şürahbil bin Hasene yazdı.”1
İslâm ordusunun Tebük’te ikâmeti sırasında Şam ülkelerinden Yahudi olan Cerba ve
Ezruh halkı da Peygamber Efendimize gelerek, cizye vermek suretiyle emân
dilediler. Peygamber Efendimiz tekliflerini kabul etti. Bir anlaşma metni
yazılarak kendilerine emân verildiği kayıt altına alındı.2
Bir parça azık, bütün bir orduya yetiyor
Tebük’ten ayrılmak üzere hazırlıklar yapılıyordu. Bu esnada Sahabîlerden
bazıları, mücahidlerin azıklarının tükenmiş olduğunu ve büyük sıkıntıya
düştüklerini gelip şikâyet suretinde Peygamberimize arz ettiler. Sonra da, “Yâ
Resûlallah! Müsaade buyursanız da, su taşıdığımız develerimizi boğazlasak,
onların etini yesek olmaz mı?” dediler.
Peygamber Efendimiz, “Olur, öyle yapınız” buyurarak müsaade etti.
Onlar da bunun üzerine gidip develerini kesme hazırlığına koyuldular. Bu esnada
Hz. Ömer yanlarına geldi. Develerini kesmekten vazgeçmelerini söyledikten sonra,
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna vardı.
“Yâ Resûlallah! Halkın bindikleri develerini kesmeye izin mi verdiniz?” diye
sordu.
Peygamber Efendimiz, “Uğradıkları açlıktan bana şikâyet ettiler. Ben de buna
müsaade ettim” buyurdu.
Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah” dedi, “mücahidler böyle yaparlarsa, binilecek deve
kalmaz! Sen, onların arta kalan azıklarını getirt, bir araya topla, onlar
üzerinde bereket duâsı yap! Yüce Allah, herhalde senin duânı kabul eder ve o
yiyeceklere bereket ihsan buyurur.”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Olur” buyurdu.
Bunun üzerine mücahidler ellerinde kalan azıklarını getirdiler. Peygamber
Efendimizin serdirdiği deri bir yaygı üzerine bıraktılar. Kimisi bir avuç hurma,
kimisi bir avuç un, kimisi bir avuç darı, v.s. getirmişti.
Yaygının üzerinde toplanan azık çok az birşeydi. Üç sa’ (3,120 gram) var veya
yoktu!
Peygamber Efendimiz, kalkıp abdest aldı. Arkasından iki rekât namaz kıldı. Sonra
da yiyeceklerin bereketlenmesi için Cenâb-ı Hakka niyazda bulundu. Peşinden de
Sahabîlere hitaben, “Kaplarınıza alınız” buyurdu.
Herkes getirdiği kabını doldurdu. Hiç bir kab boş kalmadı. Doyuncaya kadar da,
yaygının üzerindeki azıktan yediler.
Sonunda gördüler ki, yaygının üzerinde toplanan azık kadar hâlâ duruyor.1
Tebük’ten ayrılış
Peygamber Efendimiz yirmi gün kaldıktan sonra Ashabıyla Tebük’ten Medine’ye
doğru harekete geçti.1
Resûl-i Ekrem Efendimizin devesinin yuları Ammar bir Yasir’in elindeydi. Arkadan
ise deveyi Huzeyfe bin Yemân sürüyordu.
Bu arada bir grup münâfığın gece karanlığında kendisine suikastte bulunacağı
Resûl-i Kibriyâ Efendimize (a.s.m.) Cenâb-ı Hak tarafından haber verildi. Bu
sebeple Resûl-i Ekrem (a.s.m.) devamlı etrafını gözetliyor, her an dikkatli
bulunuyordu.
Bir ara karanlıkta bir grubun kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bunlar,
suikastı plânlayan münâfıklardı. Yoldaki dar boğazda Peygamber Efendimizi pusuya
düşürmeyi planlamışlardı.
Peygamberimiz, hemen Hz. Huzeyfe’ye onları dağıtma emri verdi. Hz. Huzeyfe
üzerlerine yürüyerek “Ey Allah’ın düşmanları” diye bağırdı. Birden korkuya
kapılarak ordunun içine karıştılar.2
Resûl-i Ekrem Efendimize münafıkların, bu tarz bir suikasta teşebbüs ettiklerini
öğrenen Hz. Üseyyid bin Hudayr fenâ halde hiddete geldi. Ordudaki münâfıkların
boyunlarını vurmak için izin istediyse de Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurdu:
“Halkın ‘müşriklerle arasındaki savaş sona erince, Muhammed, Ashabını öldürmeye
başladı’ diye yaygara yapmalarını hoş görmem.”
Üseyyid bin Hudayr, “Yâ Resûlallah! Bunlar, senin Ashabın değiller ki?” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), “Mademki, dilleriyle, kelime-i şehâdet
getirerek Müslüman olduklarını izhar etmişlerdir, şu halde onlara dokunamayız”3
buyurdu.
Mescid-i Dırar
Peygamber Efendimiz, Tebük seferine hazırlandığı sıradaydı. Kubâlı bir grup
münâfık huzura çıkarak, “Yâ Resûlallah! Yağmurlu ve soğuk gecelerde hasta ve
uzak yere gidemeyeceklerin namaz kılmaları için bir Mescid yapmış bulunuyoruz”
dedikten sonra ilâve etmişlerdi:
“Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz.”1
Dillerinden dökülen bu cümleler, zahire bakılırsa, masum bir niyetin ifadesi
olarak görünüyordu. Ne var ki, içlerinde gizledikleri menhus niyet başkaydı.
Maksatları; Müslüman cemaatı bölmek, İslâmın ilk mescidi olan Kubâ Mescidinden,
inşa ettikleri mescide adam çekip kendi nifak saçan emellerine onları âlet
etmeye çalışmaktı. Bu hususta, bizzat Peygamber Efendimizin “fasık” diye
adlandırdığı Ebû Amir Rahip Abd-i Amr2 da kendilerine yardım edeceğine söz
vermiş ve şöyle demişti: “Siz, bir mescid yapınız ve içine mümkün olduğu kadar
silah depo ediniz. Ben de Rum Hükümdarı Kaysere gideceğim. Rumlardan asker
getirtip Muhammed ve Ashabını Medine’den çıkaracağım.”3
Ne var ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz içlerinde gizledikleri bu menhus niyet ve
çirkin maksatlarını bilmiyordu. Bu sebeple onlara, “Şu sırada Tebük seferine
çıkmak üzereyim. Seferden dönersek ve Allah da dilerse gelir mescidinizde size
namaz kıldırırız”4 buyurmuştu.
Hz. Resûlullahı çağırmalarındaki asıl maksat, inşâ ettikleri mescidin bir nevi
kudsiyet ve meşrûiyetini tescildi. Bu gerçekleşirse halkı oraya çekip meş’um
gayelerine âlet etmeleri daha da kolaylaşacaktı.
Hakikat-ı halde böyle bir mescide ihtiyaç var mıydı? Hayır.
Ama, münâfıklık tohumlarının intişârı için böyle bir yuvaya, böyle bir toplantı
yerine kendilerince gerek duymuşlardı.
Nihâyet Tebük Seferi neticelenmiş Peygamber Efendimiz Ashabıyla Medine’ye
dönüyordu. Medine yakınında bu münâfıklar Peygamberimizin yoluna çıkarak
kendilerine verilmiş olan sözü yerine getirmesini istediler.1
Fakat, Cenâb-ı Hak, onların bu art niyetlerinin tahakkuk etmesine fırsat
vermedi. İşin iç yüzünü orada Resûlüne inzal buyurduğu şu âyetlelerle bildirdi:
“O kimseler ki, Müslümanlara zarar vermek, küfre yardımda bulunmak, mü’minlerin
arasına ayrılık sokmak ve bundan önce Allah ve Resûlüne karşı savaşa yeltenmiş
kimsenin gelişini beklemek için bir mescid edindiler. ‘Bizim iyilikten başka bir
kastımız yok’ diye yemin ederler. Yalan söylediklerine ise Allah şâhittir.
“O mescidde namaz kılma. Senin namaz kılmana lâyık olan mescid, ilk günden beri
takvâ üzerine kurulu bulunan mesciddir. Orada maddî ve mânevî pisliklerden
temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.
“Binâsını Allah korkusu ve rızâsı üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa
çökmeye yüz tutmuş bir yar kenarına kurup da onunla birlikte Cehennem ateşine
yuvarlanan kimse mi? Allah zâlimler topluluğuna yol göstermez.
“Onların binâ ettikleri mescid, kalblerinde bir şüphe olarak devam eder ve
kalbleri parçalanıp ölmedikçe o şüpheden kurtulamazlar. Allah herşeyi hakkıyla
bilir, her işi hikmetle yapar.”2
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Mâlik bin Duhşum ile Âsım bin
Adiyy’i çağırıp şu emri verdi:
“Şu, halkı zâlim olan mescide gidiniz. Onu yıkınız, yakınız.”1
Peygamber Efendimizin bu emri derhal yerine getirildi. Kur’an’da “Mescid-i Dırar
(Zarar Mescidi)” olarak vasıflandırılan mâlum binâ yakılıp yıkıldı.2
Resûl-i Ekrem Efendimiz Medine’ye yaklaştığı sırada Ashab-ı Kirama hitaben,
“Medine’de öyle kimseler vardır ki, sizin gittiğiniz ve geçtiğiniz her yerde ve
vadide onlar da sizinle birlikte bulunmuş gibidir” buyurdu.
Ashab-ı Kiram, “Yâ Resûlallah! Onlar Medine’de iken nasıl bizimle birlikte
olabilirler” diyerek hayretlerini izhar ettiler.
Peygamber Efendimiz meseleyi şöyle izah etti:
“Onlar, ancak mâzeretleri sebebiyle Medine’de kalmışlardır. Allahu Taâla
Kitabında, ‘Mü’minlerin hepsinin birden harbe çıkması gerekmez. Her topluluktan
bir kısım geride kalıp da, dinlerini iyice öğrenmeleri ve kavimleri geri
döndüğünde onları ikaz etmeleri daha doğru olmaz mı? Umulur ki, böylece Allah’ın
yasaklarından sakınmış olurlar’ (Tevbe Sûresi, 122) buyurmuyor mu?
“Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; onların duâları,
düşmanımıza silahlarımızdan daha tesirlidir.”3
Medine’ye doğru yaklaşırken, bir ara Resûl-i Ekrem Efendimiz Uhud Dağına baktı
ve “İşte Uhud Dağı! O bizi sever, biz de onu severiz” buyurdu.4
Peygamber Efendimizin gelmekte olduğunu duyan Medine’deki büyük küçük bütün
Müslümanlar yola çıkıp onu Seniyyetü’l-Veda’ denilen tepede karşıladılar.
Kadınlar, küçük çocuklar Hz. Resûlullahı tekrar görmenin sevincini yaşıyorlardı.
Bu sevinçlerini, “Seniyyetü’l-Veda’dan dolunay doğdu üstümüze. Yalvaran
bulundukça, Allah’a hamdetmek düşer bize” diyerek izhar ediyorlardı.1
Nihâyet, Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla yorucu bir yolculuktan sonra Ramazan
ayında Medine’ye geldi.2
İslâm ordusu, Tebük’te kimseyle karşılaşmamıştı. Ancak, böylesine uzun bir yolu
en zor şartlar altında kat’edip düşmanı karşılamaya gitmesi bile büyük bir
muvaffakiyetti. Bu sefere çıkış aynı zamanda o günün en büyük devletlerinden
biri olan Bizans İmparatorluğuna açıktan açığa bir meydan okuyuştu. Bu meydan
okuyuşa cevap verme cesaretinin gösterilememesi ise ayrı bir ehemmiyetli mânâyı
taşıyordu. Bu, artık İslâm kuvvet ve kudretinin karşısına çıkacak bir gücün
bulunmadığının bir ifâdesiydi.
Selâmı alınmayan Sahabîler
Hz. Kâ’b bin Mâlik, Hz. Mürâre bin Rebi’ ve Hz. Hilâl bin Ümeyye, üçü de samimi,
sağlam birer Müslümandı. Fakat üçü de, meşru bir özürleri olmaksızın, sırf
ihmâlkârlıklarının eseri olarak Tebük Seferine çıkan orduya katılmayıp Medine’de
kalmışlardı.
Kâ’b bin Mâlik, Ensarın Hazreç Kabilesinden olan şâirdi. Akabe Bîatında bulunan
üç şâirden biriydi. Harplerde kahramanlık duygularını harekete geçiren hamasî
şiirler söylerdi.3 Tebük Seferine kadar Bedir hariç diğer bütün savaşlara
katılmıştı. Hatta Uhud günü, her tarafın birbirine karıştığı o dehşetli anda
Resûl-i Kibriyâ Efendimizi miğferi altında parlayan mübârek gözlerinden o
tanıyıp Ashaba haber vermiş, onların toparlanması için seslenmişti. O günkü
çarpışmada on bir yara da almıştı.4
Mürâre bin Rebi’ ile Hilâl bin Ümeyye de Ashab-ı Bedir’den, örnek ahlâk ve
fazilet sahibi iki Sahabî idi.5
Bu üç kişiden biri olan Kâ’b bin Mâlik (r.a.) seferden geri kalışını şöyle
anlatır:
“Resûlullah (a.s.m.), bu savaşı (Tebük Savaşını) meyvelerin olgunlaştığı ve ağaç
gölgelerinin altında serinleme arzusunun şiddetlendiği bir zamanda yaptı.
Resûlullahla beraber bütün Müslümanlar harbe hazırlandılar.
“Ben de onlarla birlikte sefere hazırlanmak için sabahleyin evden çıkıp
dolaşırdım. Fakat hiç bir iş görmeden akşam üzeri döner geri gelirdim.
“Kendi kendime; ‘Hazırlanmağa imkânım, kudretim ve henüz zamanım da var’ derdim.
Bu ihmalcilik bende durmayıp devam etmişti. Nihâyet herkes gerçekten hazırlandı.
Ve bir sabah Resûlullah (a.s.m.) ile Müslümanlar sefere çıktılar. Halbuki ben, o
âna kadar, savaş teçhizatımdan hiç birini hazırlamamıştım. Yine kendi kendime;
‘Bir iki gün sonra hazırlanır, onlara yetişirim’ diyordum.
“Ordu, Medine’den ayrılıp gittikten sonra hazırlanmak için sabah erkenden
kalktım. Fakat yine eskisi gibi bir türlü hazırlık yapamadım. Bu durumum
Müslümanlar gidinceye ve savaş bitinceye kadar böyle devam etti. Binip gitmeyi,
onlara yetişmeyi düşündüm, keşke bunu olsun yapsaydım. Fakat bir türlü muvaffak
olamadım.”1
Geri kalan diğer iki Sahabînin de durumları bundan farksızdı. Hiç biri kötü
niyetle geri kalmış değildi. Ancak, ihmalkâr davranmışlar ve ordudan geri
kalmışlardı. Bu durum da onların acı bir imtihan ve sıkıntı geçirmelerine sebep
oluyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz Mescid-i Saâdetlerinde iken bu üç Sahabî af
dilemeye geldiler. Ne için geri kaldıklarını açık açık anlattılar.
Hz. Kâ’b bin Mâlik af dilemeye gittikleri o ânı şöyle anlatır:
“Resûlullah (a.s.m.) sabahleyin geldi. Herhangi bir seferden döndüklerinde önce
mescide gider, orada iki rekât namaz kılar, ondan sonra da Müslümanlarla
otururdu.
“Yine aynı şekilde iki rekât namaz kılıp Müslümanlarla oturduğunda, harbe
iştirak etmemiş olanlar ona gelerek yemin ettiler ve özür beyânında bulundular.
Bunlar seksen kadardı. Resûlullah (a.s.m.), onların sözlerine ve zahire bakarak
beyân ettikleri özürlerini yerinde görüp, onlar için Allah’tan af diledi ve işin
iç yüzünü ve hakikatını Allahu Taâlaya havale etti.
“O sırada ben de huzura geldim. Resûlullah Aleyhiselâma selâm verince acı bir
tebessümle gülümsedi. Sonra bana, ‘Gel bakalım’ diye buyurdu.
“Yürüdüm, önüne oturdum. Bana, ‘Seni harpten alıkoyan sebep neydi? Sen Akabe’de
bîat etmiş değil miydin?’ buyurdu.
“‘Evet, vallahi, yâ Resûlallah! Size her hal ü kârda yardım etmeye söz verdim.
Yâ Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki, sizden başka şu dünyada insanlardan
herhangi birisinin karşısında otursaydım, alelâde bir özür ileri sürerek onun
gazabından kendimi kurtarmayı başarırdım. Çünkü, ben Allah’ın inayeti ile
kuvvetli bir hitabete sahibim. Bugün sana yalan söylesem şu anda beni mâzur
görürsün. Fakat birgün Allah sana işin hakikatini bildirirse yine bana kızarsın.
Eğer huzurunuzda doğruyu söylersem, yine kızacaksınız. Ama ben bu hususta
Allah’ın affını diliyorum. Hayır, hiç bir mazeretim yoktu. Şunu da belirteyim
ki, hiçbir zaman sefere çkıldığı andaki kadar kuvvetli ve varlıklı da
olmamıştım.”1
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Kâ’b Hazretlerinin bu konuşmasından sonra,
“İşte bu doğruyu söyledi. Kalk git; Allah senin hakkında bir hüküm verinceye
kadar bekle”2 buyurdu.
Diğer iki Sahabî de Kâb Hazretleri gibi konuştular. Peygamber Efendimiz
(a.s.m.), onlara da gidip Allah’ın haklarında indireceği hükme kadar
beklemelerini söyledi.1
Görüşme yasağı
Resûl-i Ekrem, Allah’ın kendisine vahiy ile bildireceği hükme kadar, diğer
Müslümanların bu üç kişi ile görüşüp konuşmalarını da yasakladı.2
Bu yasak üzerine, artık herkes onlardan kaçıyordu. Görüşmek istedikleri
kimseler, hattâ akrabaları bile kendileriyle görüşmek, konuşmak istemiyorlardı.
Hattâ selâmlarını bile almıyorlardı. Artık yeryüzü bütün genişliğine rağmen
onlara dar gelmeye, ruhlarını sıkmaya, kalblerini sıkıştırmaya başlamıştı.
Kâ’b bin Mâlik, bu hazin ve sıkıntılı halini ise şöyle tasvir eder:
“Resûlullah (a.s.m.), harbe iştirak etmeyen ben ve diğer iki zatla Müslümanların
konuşmalarını yasakladı. İnsanlar bizden kaçıyordu. Bize karşı tutumları
başkalaştı. Bu yüzden dünya beni sıkmaya başladı. Dünya, artık tanıdığım o dünya
değildi sanki. Bu durumumuz tam elli gün devam etti.
“İki arkadaşım kaderlerine rıza göstererek evlerinde oturup günlerini ağlayarak
geçiriyorlardı. Ben ise onlardan daha genç ve güçlü idim. Dışarı çıkıyor,
Müslümanlarla beraber namaz kılıyor, sokaklarda çarşılarda dolaşıyordum. Fakat,
bir tek kişi bile benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Sahabîleriyle sohbete
başlayan Resûlullaha (a.s.m.) selâm veriyordum ve kendi kendime; ‘Acaba selâm
almak için dudakları kımıldadı mı, kımıldamadı mı?’ diye soruyordum.
“Sonra Resûlullahın (a.s.m.) yakınında namaz kılıyor, yan gözle kendisini
kolluyordum. Ben namaza durduğum zaman Resûlullah bana bakıyor. Onun tarafına
döndüğüm zaman da benden yüz çeviriyordu.”1
İşte bu üç Sahabî böylesine acı ve ibretli bir imtihana tabi tutulmuşlardı.
Hatta oldukça ibret vericidir ki: Hiç kimsenin kendisiyle görüşmek istemediğini
gören Kâb’ Hazretleri bir gün amcası oğlu Ebû Katâde’nin yanına varır. Selâm
verir. Ebû Katâde onun selâmını almaz. Hz. Resûlullahın selâmını almadığı
kimsenin selâmını Ebû Katâde nasıl alabilirdi? İsterse en yakın akrabası,
isterse öz kardeşi olsun! Ashab-ı Kirâmın, Hz. Resûlullaha olan muhabbet ve
sadakatlerinin bariz bir misâlidir bu.
Hz. Kâ‘b bin Mâlik, selâmını almayan Ebû Katâde’ye, “Allah için olsun söyle,
Allah’ı ve Resûlünü ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun değil mi?” diye sorar.
Ebû Katâde, tek kelime bile cevap vermez. İkinci kez sorar. Ebû Katâde yine tek
kelime konuşmaz. Üçüncü sefer sorunca sadece, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir”
diye cevap verir.
Çok sevdiği amcası oğlu Ebû Katâde’den bu cevabı alan Kâ’b, tabii ki göz
yaşlarını tutamaz ve gözleri yaşlı olarak oradan uzaklaşır.2
Henüz Kâ’b ve arkadaşları Allah’ın Resûlü ve Müslümanların kendilerine karşı
takbik ettikleri her türlü boykottan kurtulmuş değillerdi. Bu sırada Gassan
hükümdarı Hıristiyan Cebele bin Eyhem’den kendisine bir mektup geldi. Mektupta
kendisine hitaben şöyle deniliyordu:
“Haber aldığıma göre sahibin (Peygamberimiz) sana cefâ ve ezâ ediyormuş. Allah
seni hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide (tahkir ve tezlil için)
yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şanına lâyık bir sûrette hürmet ve
ihsanda bulunuruz.”3
Hz. Kâ’b mektubu okuyunca kendi kendine, “Bu da bir başka imtihandır” dedi ve
mektubu ânında yırtıp yakarak1 Hz. Resûlullaha olan sadakâtını bir kere daha
ortaya koydu.
Bir yasak daha
Kâ’b (r.a.) ve iki Sahabînin tutuldukları imtihan, çilelerinin kırkıncı günü
bittikten sonra daha da şiddetlendi. Resûl-i Ekrem Efendimiz onlara şu haberi
gönderdi:
“Bundan böyle hanımlarına da asla yaklaşmayacaklardır!”2
Bu emri alan Hz. Kâ’b, hanımına, “Bu hususta Allah’ın hükmü gelinceye kadar git
babanın evinde, kal!” diye emretti.3
Gerçekten Kâ’b bin Mâlik ile diğer iki Sahabî Mürâre bin Rebi’ ve Hilâl bin
Ümeyye çok çetin imtihanlara tâbi tutuluyorlardı ve bu imtihanlarla Allah’a ve
Resûlüne karşı olan sadakâtlarının derecesi ölçülüyordu. Görüldüğü gibi onlar da
kendilerine yakışan sadakâtı göstermekte asla tereddüt göstermiyorlardı.
Sahabî kadındaki feraset
Üç kişiden biri olan Hilâl bin Ümeyye hizmetini kendisi göremeyecek kadar
yaşlıydı. Bu muâmeleye mâruz kalışından dolayı durmadan ağlıyordu. Yemiyor,
içmiyordu. İçtiği bir yudum su veya birazcık süttü.
Kendisine bu emir tebliğ edilince hanımı çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna geldi:
“Yâ Resûlallah” dedi, “Hilâl bin Ümeyye, kendi işini göremeyecek kadar yaşlanmış
bir ihtiyardır. Hizmet edecek kimsesi de yoktur. Acaba, sadece ona hizmette
bulunmama müsaade eder misiniz?”
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kendine yaklaştırmamak şartıyla, hizmet edebilirsin”1
buyurdu.
Kadın, “Yâ Resûlallah,” dedi, “vallahi, onun ne bana, ne de hiç bir şeye doğru
kımıldayacak hali var. Vallahi, bu muameleye mâruz kalışından beri de durmadan
ağlıyor. Gözlerini kaybedeceğinden korkuyorum.”2
Beklenen hüküm
Nihayet, bu üç Sahabînin çektikleri çilenin ellinci günü tamamlanmıştı. Cenâb-ı
Hak, Resûlüne onlar hakkındaki hükmünü göndererek tevbelerinin kabul edildiğini
şöyle müjdeledi:
“Haklarında hüküm bırakılmış olan üç kişiye de Allah tevbe nasip etti. Öyle ki,
yeryüzü, o kadar genişliğiyle beraber onlara dar gelmiş, kalbleri sıkıştıkta
sıkışmış ve Allah’ın azâbından kurtulmak için Ondan başka sığınacak bir yer
olmadığını anlamışlardı. Sonra Allah onlara pişman olup dönmeleri için tevbe
nasip etti. Muhakkak ki Allah, tevbeleri çokça kabul edici ve kullarına merhamet
edicidir.”3
Cenâb-ı Hakkın, kendilerini affetmiş olduğunu bildirmesiyle bu üç zatın elli gün
süren acı ve ızdıraplı imtihanı bitmiş oluyordu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, sabah namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı Hakkın malûm üç
kişinin tevbelerini kabul buyurduğunu Ashab-ı Kirama bildirdi.
Bunun üzerine, Zübeyr bin Avvam (r.a.) atına atlayarak son sürât Kâ’b bin
Mâlik’i, Said bin Zeyd ise Hilâl bin Ümeyye’yi müjdelemeye gitti.
O sırada Kâ’b bin Mâlik evinde oturuyordu. Düşünceliydi. Dünya bütün genişliğine
rağmen ona dar geliyor ve ruhunu âdeta tutmuş sıkıyordu. Tam bu esnada Hz.
Zübeyr yetişip müjdeyi verince, birden secdeye kapandı. Artık üzerindeki bütün
sıkıntılar gitmişti. O küçücük evi sanki bir dünya gibi genişlemişti. Ruhundaki
sıkıntı, yerini ferah ve sürûra terk etmişti. Sevincinden üzerindeki elbisesini
çıkarıp Hz. Zübeyr’e giydirdi.1
Tevbesinin kabul olunduğunu duyan Hilâl bin Ümeyye de derhal secdeye kapandı.
Uzun bir süre başını secdeden kaldırmadı. Müjdeyi veren Sahabî der ki:
“Sevincinden can verdiğini sandım.”
Mürâre bin Rebi’yi de bir başka Sahabî müjdeledi.
Kâ’b bin Mâlik, bizzat gidip tevbesinin kabul olunduğunu bir kere de Peygamber
Efendimizden öğrenmek istiyordu. Bunun için Mescid-i Nebevînin yolunu tuttu. Her
gören kendisine, “Allah, tevbeni kabul etti, müjdeler olsun sana, ey Kâ’b!”
diyordu.
Kâ’b, mescide vardı. Selâm verip Hz. Resûlüllahın huzurunda diz çöktü. Resûl-i
Ekrem Efendimizin de yüzü sevinçten gülüyordu. Kâ’b’ın selâmını tatlı bir
tebessümle birlikte aldı. Sonra da, “Müjde, ey Kâ’b! Bugün, annenden doğduğun
günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı, en mesûdudur” diye buyurdu.
Kâ’b bin Mâlik, “Yâ Resûlallah! Bu müjde senden mi, yoksa Allah’tan mı?” diye
sordu.
Peygamber Efendimiz, “Benden değil, doğrudan doğruya Allah katından”2 diye
buyurdu.
Mânevî sıkıntıdan kurtulan Kâ’b, son derece memnun ve mesrurdu, “Yâ Resûlallah!
Tevbem kabul olunduğu için Allah ve Resûlü yolunda sadaka olarak malımı dağıtmak
istiyorum” dedi.
Peygamber Efendimiz bu teklife, “Malımın bir kısmını kendine alıkoy. Böylesi
senin için daha hayırlıdır”3 cevabını verdi.
* * *
Hz. Ümmü Gülsüm’ün Vefatı
Hicretin 9. senesi. Resûl-i Ekrem Efendimiz kerimesi ve Hz. Osman’ın zevcesi Hz.
Ümmü Gülsüm Hicretin dokuzuncu senesinde vefat etti.1
Yıkanıp kefenlendikten sonra, namazını bizzat Peygamber Efendimiz (a.s.m.)
kıldırdı.2 Defnedildikten sonra kabrinin başında bir müddet oturdu. Bu sırada
gözlerinden yaşlar aktığı görüldü.
Hz. Ümmü Gülsüm, Peygamber Efendimizin en küçük kızı Fâtıma’nın büyüğü idi.
Annesi Hz. Hatice Müslüman olduğu sırada Müslüman olmuştu.
Hz. Osman’ın, Hz. Ümmü Gülsüm’den çocuğu olmamıştı.3
* * *
Sakif Kabilesi Heyetinin Medine’ye Gelişi
Hicretin 9. senesi, Ramazan ayı. Urve bin Mesûd Sakif Kabilesinin en çok sevilen
reislerinden biri idi. Mekke fethinden sonra Hicretin 9. senesinde Medine’ye
gelerek Müslüman olmuştu. Sonra da kabilesini İslâma dâvet etmek üzere
Peygamberimizden izin istemişti. İzin verilince de Tâif’e dönerek kabilesini
İslâma dâvet etmişti. Ancak hakkı kabul etmemekte direnen Sakîfliler tarafından
ok yağmuruna tutularak şehid edilmişti.1
Urve’nin şehid edildiği haberini alan Peygamber Efendimiz, “Urve de Yâsin ehli2
gibi kabilesini Müslüman olmaya dâvet etti ve sonunda şehid oldu”3 diye
buyurmuşlardı.
İşte bu şehâdet hadisesinden sonra Peygamber Efendimiz Sakiflilerin takibini
daha da arttırmıştı. Bu vazifeyi Müslüman olan Havazinlilerin reisi Mâlik bin
Avf’a yaptırıyordu. Sakiflileri öylesine baskı altında tutuyordu ki, bir ara
kalelerinden dışarı çıkamaz olmuşlardı.
Nitekim bu takip kısa zamanda tesirini göstermişti. Sakifliler, dalâlet ve şirk
üzere yaşadıkları müddetçe rahat yüzü görmeyeceklerini kesinlikle anlamışlardı.
Ancak Müslüman olurlarsa rahat edebileceklerinin idrakine varan Sakifliler,
Hicretin dokuzuncu yılı Ramazan ayında Medine’ye, Peygamberimize bir heyet
gönderdiler.4
Peygamber Efendimiz, okunan Kur’an’ları duyabilmeleri, Müslümanların cemâat
halindeki huşû ve huzur içinde kıldıkları namazları görebilmeleri maksadıyla bu
heyet için mescidin yan tarafına çadırlar kuruldu.5 Devamlı surette kendileriyle
meşgul oldu, konuştu, İslâmiyeti anlattı.
Osman bin Ebî As, heyette bulunanların yaşça en küçüğü idi. Diğer arkadaşları
çadırlarına gittikleri sırada bu genç, Peygamberimizin yanına gidiyor, dinî
sohbetlerini dinliyor, diğer arkadaşlarının haberi olmadan Kur’an okumasını
öğreniyordu. Hz. Resûlullahı bulamadığı zamanlarda ise Hz. Ebû Bekir’den ders
alıyordu.
Heyettekiler Peygamberimizle konuşup Müslüman oldukları sırada Osman bin Ebî As
Kur’an okumasını öğrendiği gibi, bir hayli de ezber yapmıştı. Heyettekiler
kendileri için namaz kıldıracak bir imam istediklerinde de, Peygamberimiz,
kendilerinden olan bu genci imam olarak vazifelendirdi.1
Bir müddet kaldıktan sonra, Abd-i Yalil başkanlığındaki Sakif heyeti Müslüman
olarak Medine’den yurtlarına döndü. Olup bitenleri anlatınca Sakifliler de
Müslüman oldular.2
Lât putunun yıktırılışı
Sakifliler, kendi putları Lât’ı elleriyle kırmak istemediklerinden,
Peygamberimiz bu putu yıkmak için Ebû Süfyan bin Harb ile Muğire bin Şu’be’yi
gönderdi.3
Daha düne kadar, Lât ve Uzza önünde eğilen Ebû Süfyan, şimdi kendi eliyle aynı
putu kırıp dağıtmaya gidiyordu. Çünkü gönlündeki şirk putu kırılmıştı. Onun
yerine saf, ter temiz Tevhid bayrağı dikilmişti. Bunun için gitmekte tereddüt
göstermedi.
Ebû Süfyan ile Mugîre bin Şu’be Taif’e varıp Lât putunu kırarak darmadağın
ettiler.4
Sakifoğullarının putu Lât’ın da Tevhid nuruyla darmadağın edilmesinden sonra
Arabistan putlardan ve puthanelerden tamamıyla temizlenmiş oluyordu. Artık bütün
yollar, Tevhid âlemine uzanıyor, bütün gönüller oraya bağlanmış oluyordu.
* * *
Benî Hilâl Heyeti
Resûl-i Ekreme, bîat etmek üzere Medine’ye gelen heyetler arasında Benî Hilâl
Kabilesi temsilcileri de bulunuyordu. Bunlar, Abd-i Avf bin Asram ve Kabîsa bin
Muhârık adında iki kişi idi.1
Abd-i Avf, arkadaşlarıyla gelip Peygamberimizin huzurunda Müslüman olunca,
Efendimiz, “İsmin nedir?” diye sordu.
“Abd-i Avf’tır” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Sen, Abdullah’sın” buyurarak ismini değiştirdi.2
Hilâloğulları temsilcilerinden Kabîsa bin Muhârık, bir ara Peygaberimize, “Yâ
Resûlallah, ben, kavmimden birisine kefil olup borçlandım. Bu hususta bana
yardım et!”3 diyerek yardım talebinde bulundu.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kabîsa’nın isteğine, “Olur! Biraz bekle! Bir yerden
zekât mallarından gelirse borcunu öderim” diye cevap verdi.
Sonra da, “Ey Kabîsa! Bilesin ki, halktan bir şey istemek şu üç durumdan birinde
bulunan kimseden başkasına doğru değildir:
1) İki kişinin (veya iki kavim ve kabilenin) arasını bulmak için borçlanan,
2) Malı bir âfet sebebiyle mahvolan,
3) Kavim ve kabilesinden aklı başında üç adamın şehâdetiyle fakir olduğu
tebeyyün eden.
“Ey Kabîsa, dilenmenin bundan ötesi haramdır”1 buyurdu.
Böylece Kabîsa’nın bu isteği, içtimaî hayatta mühim bir esas ve ölçünün ortaya
konmasına vesile oldu.
İslâm nazarında dilencilik, ihtiyacı olmadan bir kimseden bir şey istemek, en
kötü ahlâktan biri sayılmıştır. Bu hususta Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.)
bir çok hadisleri mevcuttur.
* * *
Abdullah bin Übeyy’in Ölümü
Abdullah bin Übeyy bin Selûl, münâfıkların reisi idi. Hz. Resûlullahın aziz
şahsiyetini nazarlardan düşürmek, İslâmiyetin inkişâfına mâni olmak ve
Müslümanları birbirine düşürmek için elinden gelen bütün gayreti ömrü boyunca
göstermekten geri durmamıştı. Bu menhus maksadını tahakkuk ettirmek için de bir
çok iftiralarda bulunmuştu. Müslümanların tesanüde en çok muhtaç olduğu bir
zamanda bu adam tesanüdleri bozucu hareketlerde bulunurdu. Fakat Cenâb-ı Hakkın
inayeti ve Resûlullahın tedbir ve himmeti ile bu teşebbüsleri hep sonuçsuz
kalırdı.
Başında bulunduğu nifak şebekesinin yaptıklarından dolayı haklarında âyet-i
kerimeler, hattâ “Münafıkûn” adında müstakil bir sûre nazil olmuştu.
Bu sebeple Hz. Resûlullah bunlara karşı hep ihtiyatlı davranır, hâl ve
hareketlerini kontrol altında bulundurur ve İslâm camiasının ittifak ve
tesanüdünü bozucu planları karşısında hep tedbirli olurdu.
İşte, İslâm camiasının birliğini bozmak için eline geçen her fırsatı
kullanmaktan geri kalmayan bu adam Hicretin dokuzuncu senesi Zilkâde ayında
öldü.1
Peygamberimizin cenaze namazını kıldırması
Abdullah bin Übeyy, münâfıkların reisi iken, oğlu Abdullah son derece samimi ve
müttaki bir Müslümandı. Bu, “Ölüden, diriyi, diriden ölüyü çıkaran” Cenâb-ı
Hakkın kudret ve hikmetinin bir tecellisi idi. Baba münafıkların reisi, oğul
mücahid bir Müslüman.
Babası vefât ettikten sonra, oğlu Abdullah babasının vasiyeti üzerine Hz.
Resûlullahın huzuruna çıkarak, “Yâ Resûlallah! Gömleğini bana versen de, babamı
onunla kefenlesem” dedi. Sonra da, “Yâ Resûlallah! Onun namazını kılıp
istiğfarda bulunsanız”1 diye ricada bulundu.
Gariptir ki, hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde plânların tasavvuru ve tahakkuku
ile meşgul olan bu adamın kefenlenmesi için Resûl-i Ekrem Efendimiz sırtından
gömleğini çıkarıp Hz. Abdullah’a verdi ve “Cenaze hazırlanınca bana haber
veriniz, namazını kılayım”2 buyurdu.
Hz. Ömer’in ikâzı
Cenaze hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz namazı kılmaya kalkarken Hz. Ömer,
arkasından ridasına yapıştı, “Yâ Resûlallah! Allah sizi münâfıklar üzerine namaz
kılmaktan nehyetmedi mi?”3 dedi.
Peygamber Efendimiz gülümseyerek şöyle dedi: “Ben, istiğfar etmek veya etmemekte
serbest bırakılmışım. Ben de tercihimi yaptım. Allah Taâlâ, ‘Onlar adına ister
af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen yine Allah onları
bağışlayacak değildir…’ (Tevbe Sûresi, 80) buyurmuştur.”4
Daha sonra Resûlüllah (a.s.m.), Abdullah bin Übeyy’in cenaze namazını kıldı ve
kabri başına kadar da gitti.5
Nâzil olan âyet
Aradan çok zaman geçmeden Peygamberimize münâfık ölüleri hakkında Cenâb-ı Hak
tarafından şu kesin emir verildi:
“Onlardan ölen hiçbir kimsenin asla namazını kılma ve kabrinin başında durma.
Onlar Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmişler ve Allah’a itaatten çıkmış olarak ölüp
gitmişlerdir.”1
Bundan sonra Peygamber Efendimiz, hiç bir münâfığın cenaze namazını kılmadı.
Kabrinin başında da durmadı.2
Peygamberimizin böylesine ömrünün her safhasında İslâm cemâatını bölmek
gayretiyle yaşayan bir adamın cenazesine karşı bu alâkasının şüphesiz bir çok
hikmetleri vardı. En mühim hikmeti onun etrafında toplanmış olanların samimi
iman etmelerini temin etmekti. Nitekim, Efendimize, gömleğini niçin verdiği ve
cenaze namazını niçin kıldığı sorulduğunda, şu cevabı vermişti:
“Gömleğim ve onun üzerine kıldığım namazım, kendisini Rabbimden gelecek azabdan
kurtaramayacaktır. Fakat ben, bu sayede onun kavminden bin kişinin samimi
Müslüman olmasını umuyorum.”3
Gerçekten de Abdullah bin Übeyy’in vefât ederken peygamberimizden medet umduğunu
gören bin kişi samimiyetle Müslüman olmuştur.4
Bunu gören Hz. Ömer de, davranışından pişmanlık duymuş, “Allah ve Resûlü elbette
daha iyi bilir”5 demiştir.
* * *
Haccın Farz Kılınması
İslâmın beş şartından biri olan hac, Hicretin dokuzuncu senesinde farz kılındı.1
“Muhakkak ki, insanların ibâdeti için kurulan ilk mâbed, Mekke’deki o çok
mübârek ve insanların kıblesi olup âlemlere doğru yol gösteren Kâbe’dir.
“Onda, Allah katındaki şeref ve hürmetini gösteren ap açık deliller ve
İbrahim’in makamı vardır. Ona giren her türlü tecâvüzden emin olur. Ona varmaya
gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi ise, Allah’ın insanlar üzerindeki bir
hakkıdır. Her kim bu hakkı tanımaz ve haccı inkâr ederse, doğrusu Allah bütün
âlemlerden müstağnîdir, kimsenin ibâdetine ihtiyacı yoktur”2 meâlindeki âyet-i
kerimeler Hicretin dokuzuncu yılında nâzil olunca, Hz. Resûlullah bir hutbe irad
ederek Müslümanlara bu mükellefiyetlerini şöyle bildirdi:
“Ey insanlar, hac üzerinize farz kılındı. O halde haccediniz.”3
Resûl-i Ekremin bu tebliği üzerine Sahabîler, “Yâ Resûlallah, her yıl mı?” diye
sordular.
Peygamber Efendimiz, cevap vermeyerek sustu.
Aynı sualin Sahabîler tarafından üçüncü kere tekrarlanmasından sonra
Peygamberimiz, “Hayır! Her yıl değil.
“Şayet ‘Evet’ demiş olsaydım, muhakkak ki her sene haccetmek üzerinize farz
olurdu. Ve siz buna güç yetiremezdiniz.”4
Peygamber Efendimiz, Âshab-ı Kiramın aynı şeyi tekrar tekrar sormasından dolayı
da şu dersi verdi:
“Ben bir şey teklif etmeyerek sizi kendi halinize bıraktıkça, siz de beni kendi
halime bırakınız. Muhakkak ki, sizden evvelki milletler ancak çok sual sormaları
ve peygamberlerine karşı muhalefetleri yüzünden helâk olmuşlardır.
“Binaenaleyh, ben size bir şey emrettiğimde, siz bundan gücünüzün yettiği kadar
yapınız. Bir şeyden de sizi nehyettiğimde, artık onu terk ediniz.”1
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
“İslâm beş şey üzerine binâ edildi: Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve
Muhammed’in Resûlullah olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek,
haccetmek, Ramazan orucunu tutmak.”2
Hacc farz kılınınca Peygamber Efendimiz hac yapmak istedi. Fakat sonra,
“Beytullahta müşrikler de bulunacaklar ve onu çıplak tavaf edecekler. Bu hal
ortadan kalkmadıkça, ben haccetmek istemem”3 buyurarak şimdilik bu isteğini
tehir etti.
Gerçekten müşrikler, geceleyin Kâbe’yi kadın erkek karışık ve çıplak olarak
tavaf ederlerdi. Üstelik bunu, Kâbe’ye hürmet sayarlardı.4
Hz. Ebû Bekir’in hac emirliğine tayini
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, kendisi gitmeyince, Hicretin dokuzuncu yılında Hz.
Ebû Bekir’i Müslümanlara haccettirmek ve hac yapma usûlünü öğretmek üzere Hac
Emîri olarak tayin etti.5
Hz. Ebû Bekir, hac yapmak üzere hazırlanmış bulunan üç yüz Müslümanla Medine’den
yola çıktı. Medinelilerin ihrama girme yeri olan Zülhuleyfe’ye varınca orada
ihrama girdi ve “Lebbeyk Allahümme Leybeyk lâ şerîke leke Lebbeyk. İnnelhamde
vennimete leke ve’l-Mülk. Lâ şerike leke” diye telbiye getirdi.
Üç yüz kişiden ibâret İslâmın ilk hacı kafilesi Medine’den hareket ettikten bir
müddet sonra “Tevbe Sûresi” nâzil oldu. Ashab-ı Kiram, “Yâ Resûlallah! Bu
sûreyi, halka okumak üzere Ebû Bekir’i gönderseniz” dedi.
Peygamber Efendimiz, “Bu tebliği ya ben, veya ev halkımdan birisinin yerine
getirmesi lâzımdır” buyurdu.1
Arapların âdet ve geleneklerine göre, herhangi bir anlaşmayı ancak kabilenin
reisi veya onun akrabasından biri yapabilir veya bozabilirdi. Hz. Ali akrabalık
cihetiyle Peygamberimize Hz. Ebû Bekir’den daha yakın bulunuyordu.
Bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ali’yi huzuruna çağırdı ve “Tevbe
Sûresinin baş tarafından şu yazılmış olanları götür” diye emrettikten sonra
şöyle buyurdu:
“Kurban kesme günü Mina’da toplandıkları zaman halka yüksek sesle ilân et ki:
Hiç bir kâfir Cennete giremez.
“Bu yıldan sonra hiç bir müşrik hac yapmayacak!
“Hiç bir çıplak Beytullahı tavaf etmeyecek!
“Kimin Resûlullahla anlaşması varsa, onun anlaşması, müddeti bitinceye kadar
geçerli olacaktır.
“Müddetsiz anlaşmalar için dört ay müddet tanınacaktır.”2
Hz. Ali neden kendisinin gönderilmek istendiğini öğrenmek istiyordu. “Yâ
Resûlallah,” dedi, “ben yaşlı olmadığım gibi, hatib de değilim?”
Peygamber Efendimiz, “Bunu, mutlaka ya ben ya da sen götüreceksin. Fakat sen
git. Muhakkak Allah, senin diline ve kalbine sebat ihsan eder!”1 buyurdu.
Bunun üzerine Hz. Ali, derhal Medine’den hareket etti. Beraberinde Hz. Ebû
Hüreyre’de vardı. Yolda Hz. Ebû Bekir’e yetişti. Hz. Ebû Bekir ona, “Âmir misin,
memur mu?” diye sordu.
Hz. Ali, “Memurum” dedi ve geliş maksadını şöyle izah etti:
“Resûlullah (a.s.m.) beni, halka Tevbe Sûresini okuyayım ve ahd sahibine ahdinin
tamamlanacağını haber vereyim diye gönderdi.”2
Hz. Ebû Bekir başkanlığındaki ilk hacı kafilesi Mekke’ye girdi. Hz. Ebû Bekir,
bir hutbe irad buyurdu. Hutbesinde, halka haccın nasıl yapılacağını anlattı.
Hz. Ebû Bekir, konuşmasını bitirince, Hz. Ali ayağa kalktı ve “Ey insanlar! Ben
size Resûlullahın elçisiyim” dedikten sonra Tevbe Sûresinin ilk otuz veya kırk
âyetini okudu.
Bu sûrenin ilk âyetlerinden birkaçı şu meâldedir:
“Müşriklerden aranızda anlaşma bulunanlara, Allah ve Resûlunden bir ihtardır.
“Dört ay müddetle yeryüzünde dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı âciz bırakacak
değilsiniz ve Allah elbette kâfirleri rezil edecektir.
“Büyük hac gününde Allah ve Resûlunden insanlara şunu ilân edin ki, Allah ve
Resûlü müşriklerden uzaktır. Tevbe ederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ama yüz
çevirirseniz, bilin ki, Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. İnkâr edenleri ise
acı bir azapla müjdele.
“Ancak, müşriklerden aranızda antlaşma olup da bunu hiçbir şekilde ihmâl etmemiş
ve kimseye size karşı yardım etmemiş olanlar müstesnâdır. Onlarla olan
antlaşmalarınızı, müddetlerinin sonuna kadar tamamlayın. Muhakkak ki Allah,
haksızlıktan sakınanları sever.
“Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, hapsedin
ve onların bütün yollarını tutun. Ancak onlar tevbe eder, namazlarını dos doğru
kılar ve zekâtlarını verirlerse, siz de onları serbest bırakın. Muhakkak ki
Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
“Eğer müşriklerden biri emân dileyecek olursa, sen de ona emân ver—tâ ki
Allah’ın kelâmını dinlesin. Sonra da, îmân etmeyip yurduna dönmek isterse, onu
emin olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar hak ve hakikatı bilmez bir topluluktur.”1
Daha sonra Hz. Ali, “Ben, size dört şeyi bildirmeye memurum” dedi ve memur
bulunduğu hususları halka şöyle ilân etti:
“Hiç bir kâfir Cennete giremez! Bu seneden sonra hiç bir müşrik haccetmeyecek!
Beytullah çıplak tavaf edilmeyecek! Kimin Resûlullahla (a.s.m.) anlaşması varsa
onun anlaşması, müddeti bitinceye kadar mu’teber olacak!
“Bunlar dışındakilere dört ay daha mühlet tanınmıştır. Bundan sonra hiç bir
müşrik için ne ahd, ne de himâye vardır.”2
Hz. Ali yanında, Hz. Ebû Hüreyre de yukarıdaki hususları zaman zaman halka
yüksek sesle ilân ediyordu.
Haclarını tamamladıktan sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve beraberindeki Sahabîler
Medine’ye döndüler.
* * *
Hicretin Dokuzuncu Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri
Urve bin Mes’ud’un Müslüman olması ve şehadeti
Urve bin Mesûd, Tâiflilerin ileri gelenlerindendi. Peygamber Efendimiz ordusuyla
Tâif’i muhasara altına aldığı sırada o, Yemen’in Cüreş şehrinde bulunuyordu.
Orada, Tâif müdafaası için mancınık vesaire yapma sanatını öğreniyordu.
Peygamber Efendimiz Tâif’ten muhasarayı kaldırıp ayrıldıktan sonra Tâif’e döndü.
Bir müddet sonra da Cenâb-ı Hak, kalbine İslâmın sevgisini düşürünce çıkıp
Medine’ye geldi. Hicretin dokuzuncu yılı Rebiülevvel ayında Resûl-i Ekrem
Efendimizin huzurunda İslâmiyetle şereflendi.1 Efendimiz, bu değerli insanın
Müslümanlar safına katılmasından fazlasıyla memnun oldu.
Hz. Urve bin Mesûd, Medine’de bir müddet kaldıktan sonra bir gün Resûl-i Ekrem
Efendimize, “Yâ Resûlallah! Müsaade buyurun da, gidip kavmimi İslâmiyete dâvet
edeyim” dedi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Tâif halkının kibir ve gururlarının esiri olup,
Müslümanlıktan kaçındıklarını biliyordu. Bu sebeple, “Onlar seni sağ
bırakmazlar” buyurdu.
Hz. Urve, “Yâ Resûlallah! Onlar, beni öz evlâtlarından daha çok severler!” dedi
ve gitmek istediğini tekrarladı.
Peygamber Efendimiz yine, “Onlar seni sağ bırakmazlar” buyurdu.
Hz. Urve, Tâif halkının kendisine karşı gösterdikleri sevgi ve hürmete
güveniyordu. “Yâ Resûlallah! Vallahi, değil öldürmek, beni uykudan uyandırmaya
bile kıymazlar” diye konuştu.
Sonra dileğini üçüncü kere tekrarladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz,
“Madem istiyorsun, git” diye izin verdi.
Hz. Urve, derhal yola koyulup Tâif’e vardı. Tâiflileri Müslüman olmaya dâvet
etti. Kibir ve gururlarının zebunu olmuş Tâifliler bu ulvî dâvete ok yağmuru ile
karşılık verdiler. Ve çok sevdikleri Hz. Urve bin Mesûd’u şehid ettiler.1
Onun şehâdet haberini duyan Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Onun kavmi ile olan hali, Sahib-i Yasinin kavmi arasındaki haline benzer.
Sahib-i Yasin, kavmini, Allah Taâlâ’ya imâna dâvet etmişti de, kavmi onu
öldürmüştü. Allah’a hamdolsun ki, ümmetimin içinde, Sahib-i Yâsin gibi birini
bulundurdu.”2
Hz. Ebû Bekir’in zevcesi Ümmü Rûman’ın vefâtı
Hz. Ebû Bekir’in asıl ismi Zeynep olan zevcesi Ümmü Rûman, Mekke’de ilk
sıralarda Müslüman olmuş ve Peygamberimize bîat etmişti. Kendisinden Abdurrahman
ve Âişe dünyaya gelmişti.
Ümmü Ruman, Hicretin dokuzuncu senesinde vefât etti. Peygamber Efendimiz kabrine
inip onun için Cenâb-ı Haktan mağfiret niyaz etti.3
Mestler üzerine meshin emredilmesi
Peygamber Efendimiz Tebük Seferi esnasında mestler üzerine meshetmeyi emir
buyurdu.4 Bunun müddeti misafirler için geceli gündüzlü üç gün (72 saat),
misafir olmayanlar için bir gün bir gecedir (24 saat).

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|