
Efendimiz S.A.V'in [
Medine ] Hayat'ı
(622-632)

Hicretin Üçüncü
Senesi
Şair Kâ’b bin Eşref’in Öldürülmesi
Kâ’b bin Eşref, muhteris bir Yahudî, meşhur bir şâirdi. Bilhassa muhteşem Bedir
muzafferiyetinden sonra, kıskançlık ve düşmanlığından Peygamberimiz ve
Müslümanları hicveder dururdu. Mekke’ye giderek de müşrikleri Müslümanlara karşı
tahrik eder Bedir’de öldürülen müşrikler için mersiyeler düzerek onların intikam
ve düşmanlık hislerini kabartmaya çalışırdı. Medine’de ise, Müslümanların kız ve
hanımlarına dil uzatacak kadar küstahlık ederdi.
Şiir ve hitabetin Arap hayatında büyük rol oynadığından daha evvel bahsetmiştik.
O günün şiir ve hitabeti bugünün matbuâtı seviyesinde tesir icrâ ediyordu.
Dolayısıyla bu Yahudî şairin İslâm düşmanlığı yalnız kendisine ait kalmıyor,
etrafa da sirayet ediyordu. Bu bakımdan Resûl-i Ekrem bu menhus adamın şiirleri
üzerinde fazlasıyla duruyor, önüne geçmek için çareler arıyordu.
Kâ’b’ın, yalnız şiirleriyle İslâm düşmanlığı yapmakla iktifâ etmediğini, hattâ
Peygamberimizin vücudunu ortadan kaldırmak için menfur bir planla suikast
tertiplediği de kaynaklarda yer almaktadır.
Böyle bir adamın vücudu, İslâmiyet için zarardı. Bu bakımdan da yok edilmesi
gerekiyordu.
Bu işi Resûl-i Ekremin müsaâdesiyle Ashabdan Muhammed bin Mesleme iki-üç
arkadaşıyla üzerine aldı. Bir gece vakti evine giderek onu öldürdüler.1
Kâ’b bin Eşref gibi şöhret sahibi birinin öldürülmesi Yahudîler arasında büyük
bir panik meydana getirdi. Kabilesinden bazıları Hz. Resûlullahın huzuruna
çıkarak, Kâ’b’ın masum olduğunu, öldürülmeyi hak etmediğini şikayet suretinde
arzedince, aldıkları cevap şu oldu:
“O, bizi hicv ve Müslümanlara diliyle eziyet etti. Müşrikleri de bizimle harbe,
bizimle uğraşmaya teşvik etti.”1
Bu hâdiseden sonradır ki, tarihte fitne ve fesad çıkarmakla meşhur olan
Yahudîler, bir nebze de olsa Peygamber Efendimiz ve Müslümanlara karşı hürmetkâr
ve yumuşak davranmaya başladılar. Açıktan açığa hakaret ve tahrikte
bulunmadılar, ama âdeta kanlarına karışmış bozgunculuk mesleklerinden gizli ve
âşikar hiç bir zaman da vazgeçmediler.
* * *
Yeni Gazâ ve Seriyyeler
Gatafan Gazâsı
Hicretin 3. senesi, Rebiülevvel ayı. Bedir muzafferiyeti, Peygamberimizle sulh
anlaşması akdetmemiş bulunan civar Arap kabilelerini de kara kara
düşündürüyordu. Büyük kuvvet kazanmış bulunan Müslümanların bir gün kendilerinin
de kapısını çalabileceği endişesini taşıyorlardı. Bu bakımdan Bedir Harbinden
sonra etraftaki Arap kabilelerinde bir hareket göze çarpar. Bu hareketlenme
sonucu cereyan eden gazalardan biri de Gatafan ve Anmar gazâlarıdır.
Benî Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur (diğer namıyla Gavres),
Gatafan Kabilesine mensup Sa’lebe ve Muharipoğullarından çok sayıda adam
toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verdi. Maksat, güyâ
Müslümanlara göz dağı vermek ve bir de Medine civarında bulabilirse bir şeyler
yağmalamaktı.1
Resûl-i Ekrem Efendimiz, durumu derhal haber aldı. Medine’de yerine vekil olarak
Hz. Osman bin Affan’ı bırakarak, aralarında atlıların da bulunduğu dört yüz elli
kişilik bir kuvvetle çapulcu müşrikler üzerine yürüdü. Ancak, Peygamberimizin
gelmekte olduğunu duyan yağmacılar kaçıp tepelere sığınmışlardı. O anda kimse
görülmedi. Sadece Sa’lebeoğullarından Cabir adında biri esir edildi. Durum
kendisinden öğrenildi. Daha sonra İslâma dâvet edildi. O da kabul edip Müslüman
oldu.2
Gavres’in suikast teşebbüsü
Çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Peygamber Efendimiz bir müddet burada
beklemeyi uygun gördü. Bekleme esnasında bir ara sağnak halinde yağmur yağdı.
Efendimizin elbiseleri ıslandı. Kuruması için elbiselerini çıkarıp bir ağacın
dalına astı, kendisi de istirahat maksadıyla ağacın altına, yanı üzerine
uzanıverdi.
Baskın düzenlemek isteyenler tepeden Resûl-i Ekremi gözlüyorlardı.
Peygamberimizin zırhını çıkarıp ağacın altına istirahata çekildiğini, yanında da
kimsenin bulunmadığını farkedince, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gavres’e
haber verdiler:
“İşte eline bir daha geçmez bir fırsat! Muhammed, Ashabının yanından ayrılıp tek
başına kaldı. Ashabı gelip onu korumaya çalışıncaya kadar biz işini bitiririz!”
Gavres, derhal harekete geçti. Kimse görmeden, tam Peygamber Efendimizin başı
üzerine geldi. Yalın kılıç elinde olduğu halde, “Kim, seni benden kurtaracak?”
dedi.
Resûl-i Ekrem, “Allah” buyurdu.
Sonra da şöyle duâ etti: “Allah’ım! Beni onun şerrinden koru!”
Gavres, birden iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yedi. Kılıç elinden düştü ve
kendisi de yere yuvarlandı. Bu sefer Fahr-i Âlem Efendimiz kılıcı eline aldı ve
“Şimdi seni kim kurtaracak” dedi.
Gavres, “Hiç kimse” dedi. Sonra da, “Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh
yoktur ve Muhammed de Onun Resûlüdür. Artık, bundan sonra hiçbir zaman senin
aleyhinde kimseyi toplamayacağım” diyerek Müslüman oldu.
Bunun üzerine Resûl-i Zişan Efendimiz de Gavres’i affetti. Gavres giderken, bir
ara Resûl-i Ekrem Efendimize döndü ve, “Vallahi, sen benden daha hayırlısın”
dedi.
Peygamber Efendimiz, “Elbette, ben, buna senden daha lâyıkım” buyurdu.
Cesur ve pek cüretkâr olan Gavres kavmine dönünce, onlar şaşkınlık içinde, “Ne
oldu sana, neden bir şey yapamadın?” diye sordular.
Gavres onlara başından geçenleri anlattıktan sonra ilâve etti:
“Vallahi, ben şimdi insanların en iyisinin, en hayırlısının yanından
geliyorum!”1
Bir ay kadar süren seferden sonra Peygamberimiz Medine’ye geri döndü.2
Karde seriyyesi
Hicretin 3. senesi, Cemaziyelâhir.
Peygamber Efendimizin etrafa hâkim olması üzerine müşrikler ticaret yollarını
değiştirmek mecburiyetinde kalmışlardı. Sahil yoluyla Şam ticareti tehlikeye
düştüğünden, Irak yoluyla Şam’a gitmeyi daha uygun ve emin bulmuşlardı.
Hazırladıkları bir kervanı bu yolla Şam’a göndermişlerdi. Kervanla birlikte
gidenlerin, içinde Kureyşin ileri gelenlerinden Safvan bin Ümeyye, Abdullah bin
Ebî Rabiâ da vardı.
Tam o sırada müşriklerden biri Medine’ye geldi ve Yahudînin birinin evinde
misafir kaldı. Kimbilir onunla Müslümanlar aleyhinde hangi planı kurmak veya
müşriklerin aldıkları hangi kararı veya tertipledikleri hangi planı iletmek için
gelmişti. İçtiler, konuştular, eğlendiler. Bu arada müşrik farkında olmadan
bahsi geçen kervanın Irak yoluyla Şam’a gönderildiğini ağızdan kaçırdı. Tam bunu
anlatırken oradan Ashabdan Salit bin Nu’man geçiyordu. Haberi duydu ve derhal
Hz. Resûlullahın huzuruna vararak durumu kendilerine arzetti.
Mevsim kıştı. Peygamber Efendimiz, yüz kişilik bir süvari kuvveti hazırladı.
Kumandanlığına Zeyd bin Hârise Hazretlerini tayin etti. Pazardan köle olarak
satın alınan, sonradan Peygamberimizin evlâdlık edindiği Zeyd, şimdi yüz kişilik
bir Sahabî müfrezesinin kumandanı olmuştu. Bu, İslâmın vazife vermede, makam ve
mevki sahibi kılmada, fakir zengin, köle efendi ayırımı gözetmeden takbik ettiği
adelet ve liyakat prensibinin şaheser bir misalidir!
Seriyyenin teşkil maksadı kervanı yakalamaktı. Zeyd bin Hârise, emrindeki
kuvvetle yola çıktı ve Kureyş kervanının önünü kesti. Kervandakiler,
beklemedikleri bir hâdise ile karşı karşıya kalmıştı. Bu durumda tabana kuvvet
kaçmaktan başka çareleri yoktu. Öyle yaptılar. Canlarını kurtarmak uğruna her
şeylerini geride bıraktılar.
Zeyd Hazretleri sahipsiz kalan malları alıp Medine’ye Resûl-i Ekrem Efendimize
getirdi. Beşte biri Beytü’l-Mâle ayrıldıktan sonra geri kalan beşte dördü
seriyyeye katılan mücahidler arasında bölüştürüldü.
Bu arada kervan kılavuzu Furat bin Hayyan da esir alınmıştı. Medine’ye gelince,
Müslüman olduğu takdirde serbest bırakılacağı teklif edildi. Müslüman oldu ve
kurtuldu.1
Peygamber Efendimiz, bu muvaffakiyetinden dolayı Zeyd bin Hârise’yi, “Seriyye
kumandanlarının en hayırlısı, Zeyd bin Hârise’dir”2 buyurarak tebrik ve takdir
etti.
Bu seriyye, kumandanına izafeten Zeyd bin Hârise Seriyyesi adıyla da anılır.3
* * *
Peygamberimizin Yeni Evlilikleri
Peygamberimizin Hz. Hafsa ile evlenmesi
Hicretin 3. senesi, Şaban ayı.
Uhud savaşından iki ay kadar önceydi. Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’in kızı Hz.
Hafsa ile evlendi.
Resûl-i Ekrem Efendimize Peygamberlik vazifesi verilmeden önce dünyaya gelen Hz.
Hafsa, daha önce Huneys bin Huzâfe (r.a.) ile evlenmişti. Huneys vefat edince
Hz. Hafsa dul kalmıştı.1
Hz. Ömer, kızını evvelâ münasip bir dille Hz. Osman’a ondan müsbet cevap
alamayınca da Hz. Ebû Bekir’e vermek istemişti. Ancak Hz. Ebû Bekir onun bu
isteğine müsbet ve menfi hiçbir cevap vermemişti.
Bu durum karşısında çok üzülen Hz. Ömer, Resûl-i Ekrem Efendimize (a.s.m.)
giderek olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer’in gönülden arzusunu farkeden Peygamber
Efendimiz (a.s.m.), kendisini daha fazla üzüntü içinde bırakmak istemedi.
“Ben, sana Osman’dan daha hayırlı bir damat, Osman’a da senden daha hayırlı bir
kayınpeder söyleyeyim mi?” diye sordu. Hz. Ömer, “Söyleyin yâ Resûlallah”
deyince Resûl-i Ekrem şu müjdeyi verdi:
“Sen kızın Hafsa’yı bana nikâhlarsın. Ben de kızım Ümmü Gülsüm’ü Osman’a
nikâhlarım.”2
Hz. Ömer’i bu teklif fazlasıyla sevindirdi ve derhal kabul etti. Böylece
Peygamber Efendimiz, Hz. Hafsa’yı Ezvac-ı Tahirât arasına alırken, kızı Hz. Ümmü
Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Hz. Osman, daha önce de, Peygamberimizin
vefât eden kızı Hz. Rukiyye ile evli idi. Hz. Ümmü Gülsüm ile evlenince
kendisine “Zinnureyn (iki nur sahibi)” lâkâbı verildi.
Peygamberimiz, Huzeyme kızı Hz. Zeyneb’le evleniyor
Huzeyme kızı Hz. Zeyneb’in kocası Ubeyde bin Hâris Bedir Muharebesinde
yaralanmış ve bu yaranın neticesi olarak Safrâ denilen mevkide vefât etmişti. Bu
sebeple Hz. Zeyneb dul kalmıştı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, kocasını İ’lâ-yı Kelimetûllah uğrunda şehid veren bu
muhterem kadını Hicretin üçüncü senesi Ramazan ayında zevceliğe alarak
şereflendirdi.
Hz. Zeyneb fakirleri ve yoksulları beslediği, onlara çok acıyıp merhamet ettiği
için “Ümmü’l-Mesâkin (Yoksullar Annesi)” diye tanınırdı.
Hz. Zeyneb, Peygamber Efendimizin yanında üç ay kadar kaldıktan sonra 30 yaşında
iken vefât etti. Cenaze namazını bizzat Resûl-i Kibriya Efendimiz kıldırdı. Bakî
mezarlığına defnedildi.1
Hz. Hasan’ın dünyaya gelişi
Hicretin bu üçüncü yılında Resûl-i Ekrem Efendimizi sevindiren bir hâdise daha
vuku buldu: Torunu Hz. Hasan dünyaya geldi. Hz. Hasan, Peygamberimize torunları
arasında kendisine en çok benzeyeni idi. Bu sebeple annesi Hz. Fâtıma onu
severken, “Resûlullaha benzeyen yavrum” derdi.2
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, torunları Hz. Hasan ile Hüseyin’i son derece
severdi. Onları zaman zaman omuzlarına alır taşır ve “Onlar benim dünyada öpüp
kokladığım iki reyhanımdır (güzel kokan bir çiçek, fesleğen)”3 buyururdu.
Yine Hz. Hasan’ı zaman zaman omuzuna alır, gezdirir ve “Allah’ım! Ben onu
seviyorum. Sen de sev! Onu seveni de sev!”1 diye duâ ederdi.
* * *
Uhud Muharebesi
Hicretin 3. senesi, 7 Şevvâl, Milâdî 625.
Kureyş müşrikleri Bedir’de uğradıkları hezimetin acısını bir türlü unutmak
istemiyorlardı, daha doğrusu unutamıyorladı. İleri gelenlerinden bir çoğunu bu
savaşta kaybetmişlerdi. Bir avuç Müslümandan yedikleri ağır darbe ile izzet-i
nefisleri kırılmıştı. Civar kabileler neznindeki prestijleri de haliyle
sarsılmıştı.
Ayrıca, sahilden giden Şâm ticaret yollarının Resûl-i Ekrem tarafından devamlı
kontrol altında tutulması da ticarî hayatlarına oldukça ağır darbe vuruyor,
onların askerî ve iktisadî mukavemetlerini kırıyordu. Kureyş müşrikleri bu sefer
Irak yoluyla Şam’a ticaret kervanlarını göndermeye başlamışlardı, ama burası da
Peygamberimiz tarafından kısa zamanda haber alınmış, gönderdiği seriyye ile bu
yoldan giden ticaret kervanları kıstırılarak, mallarına el konulmuştu.
Haliyle bu durumlar, zaten Bedir hezimetinin acısıyla yanıp tutuşan Kureyş
müşriklerinin Müslümanlara karşı kin ve husûmetlerini arttırıyor, intikam alma
duygularını harekete getiriyordu. İlk fırsatta bu intikam hislerini tatmin için
âdetâ can atıyorlardı. Bedir’den sonra giriştikleri bir iki küçük baskın
hareketi onların bu kinlerini dindirme yerine, bozguna uğrayan kendileri olduğu
için, daha da kabartmıştı.
Daha önce, Ebû Süfyan idaresinde Şam’a gönderilmiş olan büyük ticaret kervanı
Resûl-i Ekrem’in kumandasındaki Müslüman kuvvetlerin eline düşmekten kıl payı
kurtulup Mekke’ye zar zor gelebilmişti. Hemen arkasından Bedir Harbinin patlak
vermesi, kervandaki malların taksimini geciktirmişti. Mallar olduğu gibi
“Dârü’n-Nedve” de muhafaza edilmekteydi.1
Bu sırada bilhassa Bedir Savaşında yakınlarını kaybetmiş olanlar ve bunların
içinden Cübeyr bin Mut’im, Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebû Cehil gibi Kureyşin
ileri gelenleri sayılabilecek kimseler Ebû Süfyan’a şu teklifte bulundular.
“Muhammed, büyüklerimizi öldürerek, bizi perişan etti. Onlardan intikam alma
zamanı artık gelmiştir. Kervandaki malların sermayesini sahiplerine verelim.
Kârıyla da Müslümanlara karşı harp hazırlığı yapalım!”2
Teklif oy birliği ile kabul edildi. Mallar satılarak altına dönüştürüldü: Toplam
100 bin altın. Hisse sahiplerine sermayeleri olan 50 bin altın verildi. Kârıyla
da sürâtle harp hazırlığına başlandı.3
Bedir’den gözü korkan Mekkeli müşrikler bu sefer büyük bir ordu hazırlamak
kararında idiler. Sadece, mahallî gönüllü askerler, hattâ devamlı müttefikleri
bulunan Ahabiş Kabilesi4 askerleriyle iktifâ etmiyorlardı. Arabistan
yarımadasındaki diğer kabileleri de yanlarına almak istiyorlardı. Bunun için
hususî bir heyeti görevlendirdiler ve o kabileleri kandırmak için de özel bir
fon ayırdılar. Bu fonla diğer kabilelerden paralı askerler kiralayacaklardı.
Kendileri Mekke’de sür’atle harp hazırlıklarını sürdürürken, görevlendirdikleri,
içlerinde bir çok ünlü kişilerin, şâirlerin, hatiplerin de bulunduğu propaganda
heyeti ise bütün Arabistan yarımadasını karış karış dolaşıyor,
anlaşabileceklerini tahmin ettikleri kabilelere girişecekleri hareketin
mahiyetini anlatarak, halkı Peygamberimize karşı ayaklandırmaya var güçleriyle
uğraşıyorlardı. Bir şâirin bir tek sözü, bir hatibin bir tek hitabesi için
kabilelerin icabında birbirlerine girdiklerini, kanlar akıttıklarını
kaydedersek, şâir ve hatiplerin bu harekete katılmaya teşvikte ne derece müessir
oldukları kendiliğinden anlaşılmış olur.
Civar kabilelerden gelenlerin ve parayla kiralanan askerlerin de katılmasıyla
şirk ordusu tam 3000 kişiyi buldu. Yedi yüz zırhlı, iki yüz atlı ve üç bin de
deve vardı.1
Askere moral vermek, onları harbe teşvik etmek, heyecanlarını devamlı diri
tutmak için orduya kadınlar da katıldı. Türkü söyleyecek, def çalacak ve
askerlerin moral gücünü takviye edeceklerdi!
Komutan Ebû Süfyan Sahr bin Harb idi. Kadınlar kolu da Ebû Süfyan’ın karısı ve
Bedir’de babasını kaybeden Hind’in kontrolü altında bulunuyordu. Gönlü kin dolu
bu kadın, Bedir’de öldürülen yakınlarının intikamını alacaklarına dair kadınlara
yemin bile ettirdi.
Kureyş ordusunun üç sancağı vardı. Birini Süfyan bin Uveyf, birini Talha bin Ebî
Talha, üçüncüsünü de Ahâbîş Kabilesinden biri taşıyordu.
Kureyş hazırlıklarını böylece tamamlamış ve yirmi gün sürecek bir uzun sefere
Mekke’den hareketle çıkmış bulunuyordu.
Medine’ye Peygamber Efendimize bir haber geldi. Haberi getirmek üzere
görevlendirilen adam mektubu Resûl-i Ekreme heyecan ve telâş içinde uzattı.
Açılan mektupta, Kureyş müşriklerinin hazırlıklarını tamamladıkları ve Medine
üzerine yürümek için yola çıktıkları yazılı idi.
Mektubun altındaki imza, Peygamberimizin amcası Hz. Abbas’a aitti. Resûl-i
Ekremin emriyle, hem oradaki Müslümanlara yardımcı olmak hem de olup bitenlerden
kendilerini haberdar etmek maksadıyla Mekke’de oturmaya devam ediyordu. Hattâ
bir ara Medine’ye gelmek arzusunu izhar edince Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
“Sen bulunduğun yerde daha güzel cihad etmektesin. Senin Mekke’de oturman daha
hayırlıdır.”1
Peygamber Efendimiz, ilk anda mektubun muhteviyatını gizli tuttu ve bir kaç
kişiden başkasına bildirmedi. Fakat kötü haber çabuk yayılır hesabı, Kureyş’in
Medine üzerine yürüdüğü haberi çarçabuk etrafa yayıldı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, önce Kureyş ordusunun durumunu gözetleyip tahkik etmek
maksadıyla bir kaç Sahabîyi Mekke’ye doğru gönderdi. Mücahidler, yolda Kureyş
ordusunu gördüler ve durumunu öğrendikten sonra Medine’ye gelip durumu Peygamber
Efendimize haber verdiler.
Mücahidlerin getirdiği haber, Hz. Abbas’ın mektupta yazdıklarına aynen uyuyordu.
Kureyş ordusu Uhud’da
Mekke’den ayrılıp süratle yol alan Kureyş ordusu Şevvâl ayının başlarında bir
Çarşamba günü gelip Uhud Dağının yakınında bulunan Ayneyn Tepesi yanında
karargâhını kurdu.
Bu sırada Resûl-i Ekrem Efendimiz gördüğü bir rüyayı Ashabına anlattı:
“Ben kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikârın ağzında ise, bir
gediğin açıldığını gördüm. Boğazlanmış bir sığır, arkasından da bir koç gördüm.”
Ashab-ı Kirâm, “Bunu ne şekilde tâbir ediyorsun, yâ Resûlallah?” diye sordular.
Hz. Resûlullahın cevabı şu oldu:
“Sağlam zırh giymek Medine’ye, Medine’de kalmaya işarettir. Kılıcımın ağzında
bir gediğin açılmasını görmüş olmam, bir zarara uğrayacağıma işarettir.
“Boğazlanmış sığır, Ashabımdan bir kısmının şehid edileceğine işarettir.
“Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince, o askerî bir birliğe işarettir
ki inşallah Allah onları öldürecektir.”1
Bir başka rivâyete göre Peygamber Efendimizin rüyâsı şöyledir:
“Rüyâmda kılıcı yere çarptım, ağzı kırıldı. Bu, Uhud günü mü’minlerden
bazılarının şehid düşeceklerine işârettir.
“Kılıcı tekrar yere çarptım. Eski düzgün haline döndü. Bu da, Allah’tan bir
fetih geleceğine, müminlerin toplanacağına işârettir.”2
Peygamber Efendimizin bir Cuma gecesi gördüğü bu rüyâ, Ashabla harp hususunda
yapacakları istişâreye de tesir edecektir.
Ashabla istişâre
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ensar ve Muhacirlerin ileri gelenlerini bir araya
topladı ve kendileriyle bu hususta istişârede bulundu.
Peygamberimizin kanâatı, gördüğü rüyânın da ilhamıyla Medine’yi bizzat içerden
müdafaâ etmekti. Buna rağmen Müslümanların da görüşlerine başvurup onların da
kanâatlarını öğrenmek istiyordu.
Ashabın ileri gelenlerinin bir çoğu da Peygamber Efendimizin bu kanaatına
iştirak etti. O anâ kadar hiç bir toplantıya çağrılmayan münafıkların reisi
Abdullah bin Übey de bu istişâreye çağrılmıştı. O da Medine’de kalma
fikrindeydi.
Ancak Bedir Gazâsında bulunmayan kahraman ve genç Sahabîler, Bedir’de bulunan
gâzilerin nâil olduğu ecir ve sevabı, Bedir şehidlerinin ulaştığı yüksek
dereceleri Resûl-i Ekrem Efendimizden işitmekle, o harpte bulunmadıklarından
dolayı son derece üzülmüşlerdi. Bu sebeple düşmanı Medine dışında karşılama
arzusunu taşıyor ve bu arzularında şiddetle ısrar ederek şöyle diyorlardı:
“Yâ Resûlallah! Vallahi, onların Cahiliyye Devrinde bile Medine’ye, üzerimize
yürümelerine meydan ve imkân verilmemiştir. İslâmiyet devrinde onların
Medine’ye, üzerimize yürümelerine nasıl müsaade buyurulur?
“Yâ Resûlallah! Biz, Allah’tan bu günü isterdik. Bizleri dışarı çıkar.
Düşmanlarımız ile göğüs göğüse cenk edelim!”1
Bir kısmı ise şöyle diyordu:
“Yâ Resûlallah! Eğer onları dışarda karşılamazsak, düşman bu durumu
korkaklığımıza ve zâfımıza hamlederek şımarır!”
Bu arzuyu taşıyanlara cesur ve bahadır bir zat olan Hz. Hamza, Sa’d bin Übâde,
Numân bin Mâlik gibi hatırı sayılır Ashabın ileri gelenleri de katıldı. Kahraman
Hz. Hamza bu görüşünü şöyle açıkladı:
“Yâ Resûlallah! Sana kitabı indiren Allah’a yemin ederim ki, bu kılıcımla Medine
dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça yemek yemeyeceğim.”
Hz. Hayseme Bedir Muharebesine katılmak için oğlu Sa’d ile kurâ çekmişti. Kurâ
Hz. Sa’d’a çıkmıştı. Bedir Harbine katılan Sa’d ise arzuladığı şehâdet
mertebesine ulaşmıştı. Şehid babası Hz. Hayseme şöyle diyordu:
“Yâ Resûlallah! Kureyşliler, çöl Araplarından ve müttefikleri olan Ahâbîşten
asker topladılar. Develerine ve atlarına binip gelip meydanlarımıza indiler.
Bizi evlerimizde ve kalelerimizde kuşatacaklar, sonra da dönüp gideceklerdir.
Aleyhimizde bir sürü söz söyleyeceklerdir. Bu, onların cesaretlerini
arttıracaktır.
“Görüp de karşılamayacak ve onları yurdumuzun ortasından kovmayacak olursak,
çevremizdeki Araplar da bize göz dikeceklerdir!
“Allah Taâlânın bizi, Kureyş müşriklerine karşı galip getireceği ümit edilir.
“Eğer ikincisi olursa—ki şehidliktir—Bedir, beni ondan mahrum kıldı. Halbuki,
ben onu öyle özlemiştim ki! Benim Bedir Muharebesine çıkmayı arzuladığımı duyan
oğlum benimle kurâ çekmişti. Kurâ ona çıktı. Sonunda şehidlik mertebesine o
ulaştı.
“Halbuki, ben şehid olmayı ne kadar arzu ediyorum!
“Dün gece oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyvaları ve ırmakları
arasında dolaşıyor ve bana ‘Cennette arkadaşlığa katıl! Ben, Rabbimin bana
vaadettiği gerçeği buldum!’ diyordu.
“Vallahi, yâ Resûlallah! Sabah gözlerimi açınca, oğluma Cennette arkadaş olmayı
candan özlemeye başladım.
“Yaşım, fazlasıyla ilerledi. Artık Rabbime kavuşmayı özlemekteyim.
“Yâ Resûlallah! Beni şehidlikle, Cennette oğlum Sa’d’ın arkadaşlığı ile
nasiblendirmesi için Allah’a duâ et!”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Hayseme’nin bu arzusunu yerine getirdi. Kendisi
için duâ etti.1
Ebû Said el Hudrî’nin babası Mâlik bin Sinan ise, “Yâ Resûlallah! İki şeyden
biri bizimdir: Ya Allah bizi onlara galip ve muzaffer kılar ki istediğimiz
budur.
“Ya da Allah, bize şehidlik nasip eder! Vallahi, yâ Resûlallah! Bence bu
ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!” dedi.
Yine kahraman bir Sahabî olan Numan bin Mâlik ise şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Ben şehâdet ederim ki, rüyâda boğazlandığını gördüğün sığırın
temsil ettiği Ashabından birisi de benim! Bizi Cennetten mahrum etme!
Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, ben Cennete girsem
gerektir!”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Niçin?” buyurdu.
Hz. Numan, “Çünkü” dedi, “ben, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, senin de
Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet eder, Allah’ı ve Resûlünü severim. Düşmanla
karşılaştığım gün de yüz çevirip kaçmam!”
Peygamber Efendimiz, “Doğrusun ve gerçeği söyledin” buyurdu.1
Karar
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ekseriyetin düşmanı Medine dışında karşılamak arzu ve
görüşünde olduğunu anlayınca, şehirden çıkıp muharebeyi açık arazide kabul
etmeye karar verdi. Ashabına hitaben de şöyle buyurdu:
“Sabır ve sebat ederseniz bu defa dahi Cenâb-ı Hak size yardımını ihsan eder.
Bize düşen azim ve gayret göstermektir!”
Günlerden Cuma idi. Resûl-i Ekrem Efendimiz Cuma namazını kıldırdıktan sonra,
Müslümanlara cihadın faziletinden cihada nasıl hazırlanacağından bahsetti ve
şöyle buyurdu:
“Cihadda geri durmak, gecikmek âcizliktir. Sabır ve sebât gösterildiği zaman
Allah’ın yardımı gelir. Sabır ve sebât ediniz! Sabır ve sebât ettiğiniz
takdirde, Allah’ın yardımı sizinledir.”2
Resûl-i Ekrem Efendimiz, vakti giren ikindi namazını da cemaâte kıldırdıktan
sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’le birlikte Hâne-i Saâdetine girdi. Bu iki
Sahabî Efendimizin hazırlanmasına yardımcı olacaklardı.
Resûl-i Ekrem içerde zırhını giymek, kılıcını kuşanmakla meşgulken, dışarda
toplanmış bulunan Müslümanları Sa’d bin Muaz ile Üseyyid bin Hudayr Sahabîleri
ikaz ederek şöyle dediler:
“Medine’den çıkmak istemediği halde, siz çıkmaları için Resûlullaha ısrar edip
durdunuz. Halbuki ona emir gökten iner. Siz bu işi ona bırakınız. Onun
istediğini yapınız!”
Bu sözler, Medine dışında düşmanı karşılamak fikrinde olanları bir derece de
olsa yumuşattı, hattâ pişmanlık bile duyar oldular. Resûl-i Ekremin zırhını
giyinmiş, kılıcını kuşanmış bir halde evinden çıktığını görünce şöyle dediler:
“Yâ Resûlallah! Senin hoşlanmadığın şeyi biz istemeyiz. Eğer Medine’de kalmak
istiyorsan kalalım! Sana aykırı hareket edemeyiz.”
Hz. Resûlullahın cevabı şu oldu:
“Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah onunla
düşmanları arasında hükmünü vermeden zırhını sırtından çıkarmak yakışmaz.”1
Arkasından da şöyle buyurdu:
“Sürâtle size emrettiğim şeyleri yapmaya bakınız. Allah’ın ismini anarak
gidiniz. Sabır ve sebât gösterdiğiniz müddetçe, Allah size yardım edecektir.”2
İslâm ordusu
Hazırlanan Müslümanlar 1000 kişi civarında idi.1 Sayıca Kureyş ordusunun üçte
biri kadar. İçlerinde sadece yüz zırhlı vardı.2
Orduda üç sancak bulunuyordu. Mus’ab bin Umeyr Muhacirlerin, Üseyyid bin Hudayr
Evslilerin, Hubab bin Münzir ise Hazreçlilerin sancağını taşıyordu.
İslâm ordusu harekete hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz atına binmiş, yayını
omuzuna asmış ve mızrağını eline almıştı. Medine’de yerine Abdullah bin Ümmi
Mektûm’u bırakmıştı. Zırhlı iki Sahabî, Sa’d bin Muaz ile Sa’d bin Ubâde önünde,
mücahidler ise sağ ve solunda yer alıyorlardı.
İslâm ordusunun Uhud’a doğru hareket edeceği sıradaydı. Topal bir zat olan Amr
bin Cemûh da sefere katılmak için gönlünde şiddetli bir arzu duydu. Her zaman
Peygamber Efendimizle birlikte savaşa çıkan dört oğlu vardı. Onları çağırdı ve
“Beni de sefere çıkarınız” dedi.
Oğulları, “Resûlullah, senin sefere çıkmamana müsâade etti. Yüce Allah’da seni
mazeretli saymıştır” dediler.
Gönlü Allah ve Resûlullah muhabbetiyle yanıp tutuşan Amr, oğullarının bu
sözlerine aldırış etmedi.
“Yazıklar olsun size!” dedi. Siz, beni Bedir seferinde Cenneti kazanmaktan
alıkoymuştunuz. Uhud seferinde de mi alıkoyacaksınız? Herkes Cennete giderken,
ben evde oturup kalamam!”
Sonra da doğruca Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı.
“Yâ Resûlallah! Bu oğullarım, şunu bunu bâhane ederek beni sefere çıkmaktan
alıkoymak istiyorlar. Vallahi ben, seninle beraber sefere çıkmayı ve Cennette şu
aksak halimle dolaşmayı arzu ediyorum!” dedi ve sordu:
“Yâ Resûlallah! Sen, benim Allah yolunda çarpışmamı ve şehid düşüp şu aksak
ayaklarımla Cennette gezip yürümemi uygun görmez misin?”
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Evet, uygun görürüm” dedikten sonra şöyle ilâve
etti:
“Amma Allah, seni mazeretli saymıştır. Sen cihadla mükellef değilsin!”
Sonra bu Sahabînin oğullarına şöyle dedi:
“Siz, onu seferden alıkoymaya mecbur değilsiniz. Onu serbest bırakınız. Umulur
ki Allah, ona şehidlik nasib eder.”1
Bunun üzerine Amr bir Cemuh derhal silâhlandı ve kıbleye dönerek, “Allah’ım!
Bana şehidlik nasib et” diye duâ etti.2
İslâm ordusu Seniyye Tepesine gelmişti. O sırada Peygamber Efendimiz, dönüp
arkasına baktı. Okçulardan mürekkep kalabalık bir askerî birlik gördü.
“Kimdir bunlar?” diye sordu.
Mücahidler, “Abdullah bin Übey’in Yahudî müttefiklerinden altı yüz kişilik bir
topluluk” cevabını verdiler.
Resûl-i Ekrem “Onlar Müslüman olmuşlar mı?” diye sordu.
“Hayır, yâ Resûlallah” denilince, Efendimiz şu emri verdi:
“Gidip onlara söyleyiniz, geri dönsünler. Onların yardımına ihtiyacımız yok.”3
Peygamberimizin orduyu teftişi
İslâm ordusu Şeyheyn tepelerine geldiği zaman, Resûl-i Ekrem durup ordusunu
bizzat teftişten geçirdi. Bu sırada on beş kadar küçük yaşta çocuğu da geri
çevirdi.
Fakat, içlerinde mücahidler safından ayrılmak istemeyen, müşriklere karşı küçük
yaşta da olsa savaşmak isteyenler vardı. Bunlardan biri de Rafi’ bin Hadic idi.
Ayağındaki mestlerin ucuna basarak Resûl-i Ekreme uzun görünmek istiyordu.
Sonradan bir Sahabînin “Yâ Resûlallah Rafi’ iyi ok atar” demesi ve ordudan
ayrılmasını istememesi üzerine Peygamber Efendimiz, onu da orduya aldı. Arkadaşı
Rafi’in orduya alındığını gören bir başka küçük Sahabî Semüre bin Cündüb,
babasına, “Babacığım, Resûlullah Rafi’e müsâade etti, beni ise geri çevirdi.
Halbuki ben güreşte onu yenebilirim” dedi.
Baba Mürey bin Sinan, teklifi Resûl-i Ekreme iletti. Peygamber Efendimiz
güreşmelerini istedi. Güreşte Semüre’nin Rafi’i yıktığını görünce onunda orduya
katılmasına izin verdi.1 Henüz on beş yaşlarında bulunan bu gencecik Sahabîler,
işte böylesine büyük bir şevkle mücahidler safında müşriklere karşı savaşmak
istiyorlardı.
Peygamberimizin ordusunu teftişi sona erdiği zaman, güneş de o günkü vazifesini
bitirip guruba doğru kaymaya başlamıştı. Az sonra Bilâl-i Habeşî akşam ezanını
okudu. Resûl-i Ekrem, mücahidlere namazı kıldırdı. Aynı şekilde yatsı namazı da
eda edildi. Peygamber Efendimiz geceyi burada geçirecekti. Muhammed bin Mesleme
kumandasındaki elli kişilik bir devriye birliğini de orduyu muhafaza altında
bulundurmak ve etrafı kontrol etmekle vazifelendirdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlere yatsı namazını kıldırdıktan sonra, “Bu gece
bizi kim bekleyecek?” diye sordu.
Mücahidler arasından bir ses geldi: “Ben, yâ Resûlallah!”
Peygamber Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.
Aynı sesin sahibi, “Zekvân bin Abd-i Kays’ım” diye cevap verdi.
Resûl-i Ekrem, “Sen otur!” diye emretti.
Aradan az bir zaman geçtikten sonra Peygamber Efendimiz tekrar, “Bu gece bizi
kim bekleyecek?” diye sordu.
Yine mücahidler arasından bir ses yükseldi: “Ben, yâ Resûlallah!”
Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.
Sesin sahibi, “Ben, Ebû Seb’im,” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz ona da, “Sen otur” buyurdu.
Bir müddet bekledikten sonra Peygamber Efendimiz sorusunu üçüncü sefer
tekrarladı: “Bu gece bizi kim bekleyecek?”
Yine Müslümanlar arasından bir ses yükseldi: “Ben beklerim yâ Resûlallah!”
Efendimiz, “Sen kimsin?” diye sordu.
“Ben, İbni Kays’ım” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz ona da, “Sen otur!” dedi.
Aradan bir müddet geçtikten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Üçünüz de kalkınız”
buyurdu.
Yalnız bir kişi ayağa kalktı. Bu, Zekvân bin Abd-i Kays’tı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Diğer arkadaşların nerede?” diye sorunca, Zekvân, “Yâ
Resûlallah! Üç seferinde de sorunuza cevap veren ben idim” dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz ona şöyle duâ etti:
“Git, sen bize muhafızlık et! Allah da seni muhafaza etsin.”
Zekvân, hemen zırhını giyindi. Kalkanını aldı. Bütün gece Peygamber Efendimizin
yanında nöbet tuttu.1
İslâm ordusu Uhud’da
Sabaha yakın Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ordusuyla birlikte Şeyheyn’den
ayrıldı ve Uhud’a doğru yürüdü. Artık her iki ordu da birbirini fark
edebiliyordu.
Düşman karşıda görünüyordu. Mücahidler cephesinde sabah ezânı göklere dalga
dalga yayılıyordu. Saf bağlayan Müslümanlar, Hz. Resûlullahın arkasında
silâhlarını çıkarmadan düşmanlarının gözleri önünde namazlarını edâ ettiler.
Bu arada Peygamber Efendimiz, tedbir babında, zırhının üzerine ikinci bir zırh,
takkesinin üzerine ise miğfer giydi.1
Münafıkların ordudan ayrılması
Artık iki ordu karşı karşıya gelmişti. Her biri harp nizamıyla meşgul oluyordu.
Bu sırada oraya kadar çekine çekine korku içinde gelmiş bulunan Abdullah bin
Übey bin Selûl ortaya atıldı.
“Muhammed, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi. Benim sözümü
dinlemedi.
“Ey ahali! Bir türlü anlayamıyorum; şuracıkta biz ne diye canımızı vereceğiz”2
deyip kavminden ve münâfıklardan üç yüz kadar askerle geri döndü.
Münâfıkların ayrılmasıyla İslâm ordusu 700 kişiden ibâret kaldı—Kureyş ordusunun
dörtte biri kadar.
Abdullah bin Übey, münâfıklardan bir grupla, İslâm ordusundan ayrılmakla
kalmadı. Sâir Müslümanları da tesir altına almaya çalıştı. Onun geri döndüğünü
gören Hazreç Kabilesine mensup Selimeoğulları ile Evs Kabilesine mensup
Hariseoğulları da geri dönmeye niyetlendiler. Fakat, Allah’ın inâyeti yetişti ve
onları bu tereddütlerinden kurtardı.
Kur’ân-ı Âzimüşşanda bu hususla ilgili olarak şöyle buyurulur:
“Allah, sizden iki birliğin halini de işitip görüyordu ki, onlar dostları ve
yardımcıları Allah olduğu halde, bir an bundan gaflet ederek dağılmaya yüz
tutmuşlardı. Halbuki mü’minler ancak Allah’a güvenip Ona tevekkül etmelidir.”1
Münâfıklarla ilgili inen âyet
“İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen, Allah’ın izniyle idi ve gerçek
mü’minleri ayırd etmek içindi.
“Münâfıkları da mü’minlerden ayırıp ortaya çıkarmak içindi. Onlara ‘Gelin, Allah
yolunda savaşın veya müdâfaada bulunun’ denildi. Onlar ise, ‘Eğer gerçekten bir
savaş olacağını bilsek elbette sizin peşinizden gelirdik’ dediler. Onlar o gün
küfre îmandan daha yakın idiler. Onlar, kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle
söylerler. Allah ise onların gizlediklerini hakkıyla bilir.”2
Muhayrık’ın İslâm ordusuna katılışı
Muhayrık büyük bir Yahudî âlimi idi. Medine’de bol serveti vardı. Resûl-i Ekrem
Efendimizi, mukkaddes kitaplardaki sıfatlarıyla tanırdı. Fakat, kavminden
çekindiği ve dininin tesirinden kendisini bir türlü kurtaramadığı için bu
sıfatları açıklamıyordu. Bu durumu Uhud Harbine çıkışa kadar devam etti.3
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücahidlerle Uhud Gazâsına çıktığı sıradaydı. O âna
kadar bildiğini açıklamayan Muhayrık şöyle dedi:
“Ey Yahudî cemaâtı! Vallahi, siz Muhammed’in peygamber olduğunu, ona yardım
etmenin, üzerinize düşen bir vazife ve yerine getirmeniz gereken bir hak
olduğunu pekâla bilirsiniz!”
Yahudîler, “Bugün Cumartesi günüdür! Hiçbir şeyle meşgul olunmaz” diye cevap
verdiler.
Bunun üzerine Muhayrık, kılıcını ve harçlığını yanına aldı. Akrabasından
birisine, “Eğer, bugün öldürülürsem, mallarımın hepsi Muhammed’indir. O
dilediğini yapmaya serbesttir.” diyerek vasiyette bulundu ve gidip İslâm
ordusuna katıldı. Şehid düşünceye kadar da müşriklerle çarpıştı.
Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ona şu iltifatta bulundu:
“Muhayrık, Yahudî ırkından, hayırlı bir kişidir.”1
Muhayrık’ın vasiyeti üzerine Peygamber Efendimize kalan mülkleri: Bisab, Sâfiye,
Delâl, Hüsnâ, Avaf, Bürka ve Meşrebe adlarını taşıyan yedi bahçe ve bostandı.2
Muhayrık’ın mallarını teslim alan Efendimiz, onların hepsini vakfetti.
Medine’deki vakıfları umumiyetle Muhayrık’ın mallarındandı.3
İslâm ordusu karargâhı
Günlerden Cumartesi idi. Peygamberimiz atından indi, yürüyerek sayıca az, îmân
ve cesarette büyük ordusunun saflarını bizzat kendisi tanzim etti. Sağ ve sol
kanadı düzene soktu. İslâm ordusunun arkasında Uhud Dağı vardı. Yüzü ise
Medine’ye doğru idi.4
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bu arada oldukça mühim bir yer olan Ayneyn Tepesine
elli muharipten teşekkül eden bir okçu müfrezesini vaziyet almak üzere
vazifelendirdi. Başlarına Abdullah bin Cübeyr’i tayin etti. Vazifeleri, Uhud ile
Ayneny Tepesi arasındaki geçidi muhafaza etmek, düşmanın buradan İslâm ordusunu
arkadan sarmasına fırsat vermemekti.1
Resûl-i Ekrem okçulara şu emri verdi:
“Düşmanı yendiğimizi görseniz de, size haber vermedikçe, adam göndermedikçe
yerlerinizden asla ayrılmayınız.
“Düşmanın bizi mağlup ettiğini görseniz de, yine kesinlikle yerinizi terk edip,
yardımlarına koşalım demeyin.”2
Bu emir ve tâlimatını iki sefer tekrarlayan Peygamber Efendimiz, daha sonra
okçulara şu emri verdi:
“Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, ben size adam
göndermedikçe asla yerinizden ayrılmayınız.”3
Resûl-i Kibriyânın emri ve talimatı böylesine net ve kesindi.
İki ordu karşı karşıya
İki ordu da artık harp nizamına girmiş ve karşılıklı bekliyorlardı.
İslâm ordusunda, Zübeyr bin Avvam zırhlı kuvvetlerin, Hz. Hamza ise zırhsız
askerlerin başında vazifeli idi.
Müşrik ordusunun sağ kol kumandanı Halid bin Velid, sol kol kumandanı ise Ebû
Cehil’in oğlu İkrime idi. Süvari birliklerinin başında Safvan bin Ümeyye,
okçuların başında ise Abdullah bin Ebi Rabia bulunuyordu.4
Müşrik ordusu cephesinde gürültü ve şamatanın bini bin paraydı. Gönülleri
intikam hırsıyla dolu kadınlar türküler, şarkılar söyleyerek ve defler çalarak
müşrikleri coşturmaya çalışıyorlardı.
İslâm ordusu cephesi ise dualar, tekbirler, âminlerle inliyordu. Allah’tan
yardım dileniyor, nusretini ihsan etmesi niyaz ediliyordu. Resûl-i Kibriyâ
Efendimiz de hitabesinde onları cihada, Allah yolunda savaşa, bu yolda sabır ve
sebata, her şeye rağmen gayretle çalışmaya teşvik ve davet ediyordu. Gönülleri
îmânla dolu, gözlerinden cesaret kıvılcımları sıçrayan mücahidler, bir an evvel
“hücum” emrini heyecanla bekliyorlardı. Ya vurulup şehid olarak Allah’ın
huzuruna çıkmak, ya da müşrik topluluğunu yerle bir etmek için yerlerinde
duramıyorlardı.
Taraflar birbirlerine oldukça yaklaşmışlardı.
Bu sırada Kureyş ordusunun sancaktarı Talha bin Ebî Talha ortaya atılarak
kendinden emin, mağrurane bir edâ ile seslendi:
“Benimle çarpışmaya er meydanına kim çıkar?”
Karşısına “Esedullah” ünvanının sahibi Hz. Ali çıktı.
“Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, seni kılıcımla Cehenneme
göndermekdikçe veya kılıcınla Cennete girmedikçe seni bırakmayacağım!” diyerek
hasmına şiddetli bir kılıç darbesi indirdi. Başını çenesine kadar yarıp ikiye
ayırdı. Talha yere yıkılınca Hz. Ali geri döndü. Mücahidler, “Neden onun başını
gövdesinden ayırmadın?” diye sordular.
Hz. Ali, “Yere düşünce edep yeri bana taraf açıldı. Ondan hemen yüzümü çevirdim.
İyi biliyorum ki; Allah onu yaşatmayacak öldürecektir” diye cevap verdi.
Kureyş sancaktarının yere serilmesine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve mücahidler
son derece sevindiler ve bu sevinçlerini tekbirler getirerek izhâr ettiler.
Talha yere serilince, Kureyş müşriklerinin sancağını kardeşi Osman bin Ebî Talha
aldı. Ona karşı da Hz. Hamza çıktı ve omuzundan kılıçla vurup kolunu kesti.
Bu sefer sancağı yine Abdüddaroğullarından Ebû Sa’d bin Ebî Talha aldı. Resûl-i
Ekrem Efendimiz, Ebû Sa’d’a karşı da Hz. Ali’yi çıkardı. Çarpışmadan galip çıkan
yine Ali oldu. Ebû Sa’d “Esedullah”ın kılıç darbeleri arasında can verdi.
Sa’d öldürülünce Kureyş sancağını hemen Müsafi bin Talha bin Ebî Talha eline
aldı. Onu da Âsım bin Sâbit Hazretleri okla vurup öldürdü.
Ondan sonra Kureyş müşriklerinin sancağını Hâris bin Ebî Talha aldı. Âsım bin
Sâbit Hazretleri onu da bir okla yere serdi.1
Hâris’ten sonra sancağı Kilab bin Talha aldı. Onu da Zübeyr bin Avvam (r.a.) bir
hamlede yere serdi.
Bu sefer sancağı Cülâs bin Talha aldı. Onu da Talha bin Ubeydullah Hazretleri
öldürdü.
Abdüddâroğullarından baba, oğul, kardeş ve amca olan tam yedi kişi Kureyş
müşriklerinin sancağı altında kahraman mücahidler tarafından böylece yere
serildiler.
Bundan sonra sancağı yine Abdüddâroğullarından Ertat bin Şürahbil alı. O da Hz.
Ali’nin amansız darbeleriyle yere serildi. Sonra sancağı Şurayb bin Kâriz aldı.
O da Ashab-ı Kirâmdan biri tarafından öldürüldü.
Sancaktarlarının bir bir yere serildiğini gören Kureyş müşriklerini bir dehşet
ve korku sardı. Öyle ki, sancaklarının yanına bile kimse yanaşmaya cesaret
edemiyordu. Sonunda onu Alkame kızı Amre yerden alıp Kureyşlilere teslim etti.2
Abdüddâroğullarından sancağı tutacak kimse bulunmadığından yine onların
kölelerinden Suvap sancağı taşıdı. Kuzman, vurup onun sağ elini kesti. Suvap
sancağı sol eline aldı. Kuzman sol elini de kesti. Bunun üzerine Suvap sancağı
kol ve pazularıyla tutmaya çalıştı. Fakat, daha fazla dayanamayıp arka üstü yere
yıkıldı.
Artık iki tarafın da beklemeye tahammülü kalmamıştı. Çarpışma, bir anda şimşek
hızıyla başladı. Kılıç şakırtısı, ok vınlaması, at kişnemesi ve deve böğürmesi
ortalığı kapladı. Allah yolunda savaşmaya can atan mücahidler kahramanca
savaşmaya başladılar.
Resûl-i Ekrem’in elinde bir kılıç vardı. Üzerinde: “Korkaklıkta ar, ilerlemekte
şeref ve itibar var! İnsan korkaklıkla kaderinden kurtulamaz!” meâlindeki beyit
yazılı idi.
“Bu kılıcı benden kim alır?” diye sordu.
Birçok Sahabî birden atıldı. “Ben, ben yâ Resûlallah!” diyerek ellerini
uzattılar.
Bu sefer Peygamberimiz, “Bunu hakkını vermek üzere kim alır?” diye sordu.
Yine hararetle isteyenler çıktı. Aralarında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz.
Zübeyr bin Avvam da vardı. Resûlullah (a.s.m.) vermek istemedi.
Bu sırada korkusuz, gözünü daldan budaktan sakınmayan biri ortaya atıldı. Ebû
Dücâne’ydi bu! Resûlullaha, “Nedir onun hakkı, yâ Resûlallah!” diye sordu.
Resûl-i Ekrem, “Hakkı; eğilip bükülünceye kadar düşmana sallamandır!” buyurdu.
Bunun üzerine Ebû Dücâne, “Yâ Resûlallah! Ben onu, hakkını yerine getirmek üzere
alıyorum!” dedi ve Hz. Resûlullahtan kılıcı teslim aldı.
Ebû Dücane, elinde Resûl-i Ekremin şartlı teslim ettiği kılıcı, başında ise
kırmızı sarığı olduğu halde müşriklere doğru çalımlı çalımlı yürümeye başladı.
Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz Ashabına şu ölçüyü ders verdi:
“Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allah onu, şu yerin [harp halinin] dışında hiçbir
zaman sevmez!”1
Ebû Dücane, şimşek sürâtinde, düşman safları arasına girdi, kılıcını var
kuvvetiyle hakkını vermek için sallamaya başladı. Önüne geleni bir-iki darbede
yere seriyor, durmadan ilerliyordu. Bir ara dağın eteğinde deflerle müşrikleri
savaşa teşvik eden kadınların yanına kadar vardığını fark etti. Orada biri
müşriklere hiddetli hiddetli bağırıyor, onları vuruşmaya teşvik ediyordu. Yanına
yaklaştı, kılıcını kaldırıp vuracakken, hasmından bir çığlık koptu. Bu Ebû
Süfyan’ın karısı Hind’in çığlığı idi. Ebû Dücane, ona vurmadı. Kendisini o
sırada gören Hz. Zübeyr bin Avvam, sonradan, neden o kadına kılıç sallamadığını
soracak, Ebû Dücane ise şu cevabı verecektir:
“Resûlullahın kılıcına hürmetimden, o kadının kanına bulaştırmak istemedim!”2
Diğer taraftan Hz. Hamza, elinde iki kılıç, “Ben Allah’ın arslanıyım” diye diye
bir öne bir arkaya dönerek kılıcını sallıyor, müşriklerin üzerine cesaretle
saldırıyordu.
Mücahidlerin hepsi de düşmanla cesurca döğüşüyor ve kıyasıya mücadele
veriyorlardı!
Düşmanın bozguna uğraması
Şirk ordusu, mücahidlerin bu kahramanca döğüş ve çarpışması karşısında fazla
dayanamadı. Kendilerini bir korku ve dehşet sardı. Gerisin geriye kaçışmaya
başladılar. Müşrik kadınlar defler çalıyor, şarkılar söylüyor ve paniğe kapılıp
kaçan askerleri geri çağırıyorlardı. Ancak, cesaretin kaynağı îmândan mahrum
kalbe deflerin çalınması, şarkıların söylenmesi ve şiirlerin okunması bile fayda
veremiyor, müşrik askerleri gerisin geri herşeylerini, canlarını kurtarmak
uğrunda terk ederek kaçıyorlardı.
Harbin ilk safhası işte böylesine mücahidlerin üstün çarpışmaları ve Allah’ın
yardımı ile Müslümanlar lehine neticelendi.
İslâm ordusu henüz bozulmamıştı. Bu esnâda bir müşrik tarafından Abdullah bin
Amr bin Harâm şehid edildi. Uhud’un ilk şehidi bu mücahid oldu.
Oğlu Hz. Cabir der ki: “Babam Uhud seferine çıkmak için hazırlandığı sırada,
geceleyin beni yanına çağırdı ve ‘Yavrucuğum! Belli olmaz. Belki de yarın Uhud
günü ilk şehid ben olurum! Kızkardeşlerine iyi davranmanı vasiyet ederim.
Üzerimde borç var. Borcumu öde’ dedi. Gerçekten dediği gibi, ilk şehid kendisi
oldu.”1
Harbin seyrini değiştiren hâdise
Düşman ikiye bölünüp sürâtle harp yerinden uzaklaşırken, mücahidler de geride
terk edilen ganimetleri toplamaya başlamışlardı. Ayneyn Tepesinde vazifeli
okçular ise, Uhud meydanındaki manzarayı seyrediyorlardı.
Bu arada okçularda yerlerinden ayrılıp mücahidlere katılma isteği uyandı. Onlar,
harp bitmiş kendilerinin görevi ise sona ermiştir düşüncesini taşıyorlardı.
Ayrılmak isteyen okçulara, kumandanları Abdullah bin Cübeyr verilen emri
hatırlattı:
“Resûlullahın size söylediklerini, verdiği emri ve talimâtı unuttunuz mu?”
Fakat bu hatırlatmaya rağmen, kumandanlarıyla birlikte kalan bir kaçı müstesna,
diğerleri Ayneyn Tepesini terk ederek harp sahasındaki mücahidlerin yanına
gittiler. Onlarla birlikte ganimet toplamaya başladılar.
Birçok okçunun yerlerini terk etmeleriyle İslâm ordusunun arka cephesi
müdafaasız kaldı. Harp dâhisi ve Kureyş ordusunun süvari kumandanı Halid bin
Velid de zaten böyle bir fırsat kolluyordu. Harbin en hareretli zamanında da bu
geçitten girmek istemiş, ancak okçular tarafından püskürtülmüştü.
Halid bin Velid, emrindeki kuvvetlere tepede kalan on kadar okçuyu şehid
ettikten sonra, Müslüman saflarının arkasına daldı. Hücum ânî ve beklenmedik bir
anda olmuştu. Herşey birden değişiverdi. Mücahidler, düşman bozguna uğrayıp
gitti diye gayet rahat idiler. Hattâ bazıları silâhlarını bile bırakmıştı.
Bu durumu görünce, kaçan Kureyş kuvvetleri de geri döndü. Mücahidler iki ateş
arasında kalmışlardı. Beklenmedik bir hücuma maruz kaldıklarından şaşırmışlardı.
İki taraftan sarılınca kuvvetlerini haliyle kaybetmişlerdi. Beklenmedik bir
anda, beklenmedik bir hücum, beklenmedik bir netice doğuruyordu.
İslâm ordusunun dağılması!
Önden ve arkadan hücuma mâruz kalıp sıkıştırılan mücahidler, bir anda
kendilerini toparlayamadılar ve ister istemez dağılmak zorunda kaldılar.
Peygamber Efendimizin çevresinde herşeye rağmen on on beş kadar Sahabî kalmıştı.
Bu bir avuç mücahid, canını dişine takarak, müşriklerden gelen oklara, mızrak ve
kılıç darbelerine göğüslerini geriyor, vücutlarını siper ederek Kâinatın
Efendisini korumaya çalışıyorlardı. Bu arada küfür ordusundan atılan taşlardan
biri Hz. Resûlullahın sağ alt çenesindeki mübârek dişlerinden birini şehid etti.
Bir diğer taş ise alnını ve alt dudağını yardı. Abdullah İbni Kamia adındaki
kâfirin kılıç darbesiyle de elmacık kemiği yara aldı. Darbenin şiddeti ile
miğfer parçalandı ve iki halkası mübârek yüzüne battı.1
Sevgili Peygamberimizin mübârek yüzüne miğferin iki halkasının battığını gören
Ebû Ubeyde bin Cerrah bir anda kendisini onun önüne atıverdi ve yanından bir an
dahi olun ayrılmayan Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebâ Bekir! Allah aşkına olsun,
Resûlullahla aramızdan çekil. Bırak da mübârek yüzünden halkaları çıkarayım!”
diyerek halkaların her birini dişleriyle çekip çıkardı. Bu arada kendisi de iki
dişinden oldu.1
Öte taraftan Mâlik bin Sinan (r.a.) ise, Fahr-i Âlemin yüzünden akan kanları
diliyle temizledi. Bu hareketi üzerine Efendimizin, “Kanım kanına dokunan ve
karışan kimseye Cehennem ateşi erişmez” müjdesine muhatap oldu.2
Bir müşrik tarafından Müslümanların düşürülmesi için kazılmış bir çukur vardı.
İslâm ordusunun bozulmaya yüz tuttuğu o dehşetli anda harbin şiddetinden farkına
varamayarak Resûl-i Ekrem kazılmış olan çukura yanı üzeri düştü. Çukurun etrafı
derhal mücahidler tarafından sarıldı ve düşman askerlerinin yaklaşmasına müsâade
edilmedi.
Çukurdan çıkmaya muvaffak olan Kâinatın Efendisinin yüzü gözü kanlar içinde
kalmıştı. Elini kanayan yüzüne sürdü:
“Kendilerini Rablarına îmâna dâvet ederken, Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan
bir kavim nasıl felâh bulabilir?” dedi.
Bu, bir sitemdi, bir serzenişti. Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlünün bu sitemi
üzerine şu meâldeki âyetleri indirdi:
“Kullarımın tedbir ve idâresinden senin elinde birşey yoktur ve sen onların
inkârlarından mes’ul değilsin. Allah dilerse onlara tevbe nasip eder, dilerse
zâlim oldukları için onlara azap verir.
“Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O dilediğini doğru yola
eriştirip bağışlar, dilediğine de hak ettiği azabı verir. Allah çok bağışlayıcı,
çok merhamet edicidir.3
Çok az sayıda Müslümanın müşriklere karşı direndiği sıradaydı. Peygamber
Efendimiz, bir grup müşrikin kendisine doğru gelmekte olduğunu fark etti.
Yanından ayrılmayıp kahramanca çarpışan Hz. Ali’ye, “Hücûm et, onlara!” diye
emretti.
Allah’ın arslanı Hz. Ali, cesaretle müşrik birliğin üzerine yürüdü. Onları
püstürtüp, içlerinden birini de yere serdi.
Bu esnada Cebrâil (a.s.), “Yâ Resûlallah! Bu, sizin için yapılan iyilik ve
civanmertliktir” diye seslendi.
Peygamber Efendimiz cevaben, “O, bendendir, ben de ondanım” buyurdu.
Tam o esnada bir ses işittiler: “Zülfikâr gibi kılıç, Ali gibi yiğit bulunmaz!”1
Mücahidlerin, Resûl-i Ekrem Efendimizin etrafından dağıldıkları esnâda, Hz. Sa’d
bin Ebî Vakkas da bir köşeye çekilmiş kararsız duruyordu. Kendi kendine,
“İçimden ne şehidlik arzusunu, ne de kurtulma arzusunu atabiliyorum” diyordu.
O sırada mücahidin biri ona, “Yâ Sa’d! Resûlullah seni çağırıyor,” dedi. Hz.
Sa’d, derhal, Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı. Sonrasını Hz. Sa’d şöyle
anlatır:
“Resûlullah beni önüne oturttu. Ok atmaya başladım. Her atışta, ‘Allah’ım! Bu
senin okundur! Onunla düşmanını vur!’ diyordum.
“Resûlullah da (a.s.m.), ‘Allah’ım! Sad’ın duâsını kabul et! Allah’ım! Sa’d’ın
atışını doğrult! Devam, devam Sa’d! Babam, annem sana fedâ olsun’ buyuruyordu.
“Her ok atışında Resûlullah (a.s.m.) aynı duayı tekrarlıyordu. Ok çantam
boşalınca, Resûlullah (a.s.m.) kendi çantasında bulunan okları da birer birer
yayıma yerleştirip attırdı. Okları, yaya yerleştirmekte o, herkesten daha çabuk
ve sürâtli idi.”
Hz. Ali der ki:
“Resûlullah (a.s.m.), anne ve babasını, Sa’d’dan başka hiç kimse hakkında
birleştirerek ‘feda olsun’ dememiştir.
“Uhud günü ona: ‘At, ey Sa’d! Annem babam sana fedâ olsun! At, ey kısa boylu,
kuvvetli delikanlı!’ buyurdu.
“Nebî’nin (a.s.m.) ondan başkasına böyle söylediğini bilmiyorum.”1
Hz. Talha bin Ubeydullah’ın Kahramanlığı
Harbin en nazik ve dehşetli anı idi. Müslümanlar önden ve arkadan hücuma geçen
müşrik kuvvetlerinden kendilerini kurtarmak için tepelere doğru çıkıyorlardı.
Hz. Resûlullahın etrafında kala kala on beş kadar mücahid kalmıştı. Bunlar
Peygamber Efendimizle (a.s.m.) birlikte sabır ve sebât göstererek müşriklere
karşı kahramanca savaşıyorlardı. Bunlardan biri de Hz.Talha bin Ubeydullah idi.
Müşriklerin Resûlullahın dört tarafını sardıkları sırada, Hz. Talha sağa sola
dönerek kılıcıyla onları uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Bir ara, müşriklerin keskin nişancı okçularından Malik bin Zübeyr, Efendimize
nişan alıp bir ok attı. Hz. Talha, bu okun Kâinatın Efendisine isabet edeceğini
anlayınca, buna mâni olmak için, elini oka hedef tuttu. Son sürâtle gelen ok,
parmağını delip, elini çolak yaptı.2
Peygamber Efendimiz, “Yeryüzünde gezen Cennetlik bir kimseye bakmak isteyen,
Talha bin Ubeydullah’a baksın” buyurdu.3
Hz. Resûlullahı korumak uğrunda müşriklerden gelen kılıç darbelerine ve oklara
vücudunu siper eden Hz. Talha’nın baş ve gövde damarlarından biri kesildi.
Gövdesi yaralar içinde kaldı. Fazla kan kaybından bayılıp yere düştü. O sırada
Hz. Ebû Bekir Peygamberimizin yanına geldi. Resûl-i Ekrem ona, “Amcanın oğlu ile
ilgilen” dedi.
Hz. Ebû Bekir yüzüne su serpince Hz. Talha kendine geldi. Yaralarının acısı,
sızısı umurunda değildi. Şahsını düşünmüyordu. Uğrunda bunca fedakârlığa
katlandığı zâtın durumunu merak ediyordu. Başucunda duran Hz. Ebû Bekir’e
“Resûlullah ne yapıyor?” diye sordu.
Hz. Ebû Bekir, “İyidir. Beni sana o gönderdi” diye cevap verince bu kahraman ve
fedakâr Sahabî şöyle dedi:
“Allah’a şükürler olsun! Resûlullah sağ olduktan sonra her musibet bizim için
bir hiçtir!”1
İ’lây-ı Kelimetullah uğrunda gösterdiği bunca kahramanlık ve fedâkarlıktan
dolayı Hz. Resûlullah tarafından bu harpte “Talhatü’l-Hayr (Hayırlı Talha)”
olarak adlandırılan Hz. Talha, Uhud’dan döndüğü zaman vücûdunda tam yetmiş beş
yarası vardı. Başı dört köşeli yarılmış, uyluk damarı baştan aşağı kesilmişti.
Eli ise çolak olmuştu.2
Hz. Hamzâ’nın şehâdeti
Müslümanların tepelere doğru dağıldıkları karışık hengâmede idi.
Hz. Hamza, var gücüyle müşriklere karşı direniyor ve “Allah’ım! Müslümanların şu
hallerinden dolayı sana sığınır, senden af dilerim” diye duâ ediyordu.
Müşrikler, onun yanına pek yaklaşamıyorlardı. Onu uzaktan vurup düşürmenin
çâresini arıyorlardı.
Mekke’de, Vahşi adında bir köle vardı. Habeş usûlüne göre kargı atmakta oldukça
maharetli ve becerikli idi. Tesbit ettiği hedefe isabet edemediği pek az olurdu.
Kureyş ordusu Mekke’den ayrılmadan önce idi. Efendisi Cübeyr bin Mut’im kölesi
Vahşi’yi yanına çağırmış ve “Orduya katıl. Eğer Muhammed’in amcası Hamza’yı
amcam Tuayma bin Adiy yerine öldürürsen hür ve âzadsın” demişti.1
Bedir’de babası öldürülen Ebû Süfyan’ın karısı Hind de bunun için Vahşi’ye bir
çok mükâfatlar vaad etmişti.
Bu sebeple Vahşî, harp boyunca Hz. Hamza’yı gözetip duruyordu. Hz. Hamza’nın
müşrikleri kasıp kavurduğu, kılıcıyla biçtiği bir sıradaydı. Vahşî, fırsat
kollamak için bir kayanın arkasına gizlenmiş bekliyordu.
Düşmanın üzerine dolu dizgin yürüyen Hz. Hamza’nın bir ara ayakları kaydı ve
arka üstü yere yıkıldı. Keskin bir nişancı olan Vahşî, mızrağını fırlattığı gibi
bu kahraman Sahabînin böğrüne sapladı ve onu şehid etti. Vahşî bununla da
yetinmedi. Ebû Süfyan’ın karısı Hind’in gönlünü yapmak için göğsünü yarıp,
ciğerini de alıp ona götürdü. Üzerindeki kıymetli eşyaları başardığı bu büyük
işten dolayı Vahşî’ye çıkarıp veren Hind, intikam hırsıyla bu aziz şehidin
ciğerini çiğnedi.2 Bununla da intikam hırsı dinmeyince, bizzat Hz. Hamza’nın
başucuna vardı; burnunun, kulağını kendine bilezik, pazband ve halhal yapmak
niyetiyle kesti.3
Mücahidlerin birçoğu oraya buraya dağılmıştı. Herşeye rağmen Resûlullahın
yanından ayrılmayan mücahidler de vardı. Bunlardan biri de İslâm ordusunun
sancaktarı Hz. Mus’ab bin Umeyr idi.
İbni Kamia denilen kâfir, bir ara atlı olduğu halde Resûl-i Ekrem Efendimize
yaklaştı:
“Gösteriniz bana Muhammed’i! O, kurtulursa, ben kurtulmayayım” diyerek
haykırıyordu.
Hz. Mus’ab, mücahidlerden birkaç kişi ve Nesîbe Hatun ile İbni Kamia’ya karşı
çıktı. Bu kâfir, Hz. Resûlullahı korumaya çalışan Hz. Nesîbe’nin omuzuna bir
kılıç darbesi indirdi. Nesîbe Hatun da, cesurca ona bir çok darbeler indirdi.
Fakat, bu müşrikin üzerinde iki kat zırh bulunduğundan darbeler pek tesir
etmedi.
İbni Kamia, önüne çıkan Hz Mus’ab’ın sağ elini bir kılıç darbesiyle kesti. Hz.
Mus’ab İslâmın izzet ve şerefini sembolize eden sancağı sol eline aldı. İbni
Kamia bir kılıç darbesiyle sol elini de kesti. Bu sefer Hz. Mus’ab sancağı
kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. O anda tek gayesi, bu zındığın Resûlullaha
ulaşmasına mâni olmak ve İslâm sancağını yere düşmekten korumaktı. İbni Kamia bu
sefer mızrağıyla vücûdunu deldi. Hz. Mus’ab, artık dayanamayıp yere yıkıldı.
Böylece o da şehâdet şerbetini içenler arasına katıldı. Sancak da yere düştü.1
Hz. Mus’ab, şehid düşünce, Peygamber Efendimiz sancağı Hz. Ali’ye verdi. Hz.
Ali, çarpışmaya gidince de, sancağı sonuna kadar Ebürrum taşıdı.
“Muhammed öldürüldü” yaygarası
Mus’ab bin Umeyr Hazretleri zırhını giydiği zaman Resûl-i Kibriyâ Efendimize pek
benzerdi. İbni Kamia da Hz. Mus’ab’ı şehit etmekle Peygamber Efendimizi
öldürdüğünü zannetmişti. Derhal müşriklerin yanına vararak: “Muhammed’i
öldürdüm” dedi.2
Bunu duyan müşrikler sevinç çığlıkları attılar. Onlardan birisi de dağ başına
çıkarak, “Muhammed öldürüldü” diye yaygarayı bastı.
Bu dehşetli yaygarayı duyan mücahidlerin birden kolu kanadı kırılıverdi. İslâm
ordusunda umumî bir geri çekilme ve panik havası başladı. Her biri başka başka
istikametlerden ve harp sahasını terk ediyorlardı. Bu dehşetli hengâmede farkına
varmadan, düşman askeri diye din kardeşlerine kılıç sallamaya kalkanlar bile
oluyordu. Hatta, bu karışıklık esnasında Huzayl bin Cabir, bir başka Sahabî
tarafından yanlışlıkla şehid edildi.
Müşriklerin kopardığı yaygaraya inanmak istemeyen mücahidler, Hz. Resûlullahı
aramaya koyuldular. Bunlardan Hz. Ali, hem önüne gelen düşman askerine kılıç
sallıyor, hem de etrafa göz gezdirerek Peygamberimizi arıyordu. Harp sahasında
bulunan mücahidlerin o anda en büyük ve tek arzusu artık, Resûl-i Kibriyâ
Efendimizi bulmak olmuştu.
Bu esnada yürekleri ferahlatıcı bir ses yükseldi: “Ey Müslümanlar! Müjde size,
işte Resûlullah!”
Bu sesin sahibi Ka’b bin Mâlikti. Resûl-i Ekrem Efendimizi Şi’b mevkiinde,
miğferinin altında pırıl pırıl parlayan mübarek gözlerinden tanımıştı.
Müslümanlara seslenirken eliyle de Resûl-i Ekremin bulunduğu yeri gösteriyordu.1
Peygamber Efendimiz, düşman tarafından nerede olduğunun bilinmesini istemiyordu.
Müslümanlara müjdeyi veren Ka’b’â eliyle, “Sus, sus!”2 diye işaret verdi.
Artık Hz. Resûlullahın yeri tesbit edilmiş ve etrafa yayılan haberin bir
şayiadan ibaret olduğu anlaşılmıştı… Mücahidler derhal Resûl-i Ekremin bulunduğu
yere doğru koştular ve kendisini emniyet çemberi içine aldılar. O anda
mücahidlerin bir tek gayesi vardı: Hz. Resûlullahın vücudunu muhafaza etmek!
Bunu başardılar.
Ümmü Umâre Nesîbe bint-i Ka’b, kocası ve iki oğluyla birlikte İslâm ordusuna
katılıp Uhud’a gelmişti. Kocasıyla oğulları müşriklerle çarpışacak, kendisi de
yaralanan Müslümanlara yardım edip su yetiştirecekti. Ancak, harbin ikinci
safhasında Müslümanlar bozulmaya başlayıp Resûlullahın etrafında çok az sayıda
mücahidin kaldığını gören Nesîbe Hatun, derhal Resûl-i Kibriyâ Efendimizin
yanına vardı ve çarpışmaya koyuldu. Kılıçla, okla Resûl-i Zişan Efendimizi
müşriklerden korumaya çalıştı. Bu sırada yaralandı. Peygamber Efendimiz sağına
soluna baktıkça Nesîbe Hatunun müşriklere karşı koyduğunu görüyordu. Şöyle
buyurdu:
“Ey Ümmü Umâre! Senin katlandığın dayanabildiğin şeye, herkes dayanamaz ve
katlanamaz.”
Peygamberimiz, Nesibe Hatunun omuzundan aldığı yarayı görünce oğlu Abdullah’a,
“Annenin yarasını sar, annenin!” dedi. Sonra da şöyle buyurdu:
“Ev halkınızı Allah mübârek kılsın. Senin annenin makamı, filânca ve
filâncalarının makamından hayırlıdır. Babanın makamı da filân ve filânların
makamından hayırlıdır. Senin makamın da filân ve filânların makamından
hayırlıdır! Allah size, ev halkınıza rahmet etsin.”
O esnada îmânın verdiği cesaretle müşriklere karşı cesurca kılıç sallayan Nesîbe
Hatun, “Yâ Resûlallah! Allah’a duâ et de, Cennette sana komşu olalım!” dedi.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Allah’ım, bunları, Cennette bana komşu ve arkadaş
et” diye duâ etti.
Bunun üzerine Nesîbe Hatun sevinç içinde, “Bana artık dünyada ne musibet gelirse
gelsin gam çekmem. Bu bana yeter,”1 diyerek Allah ve Resûlullaha karşı olan
muhabbet ve bağlılığını ortaya koydu.
Müslümanlar safında mertçe çarpışıp cesaretle düşmanın üzerine hücum eden biri
vardı. Hatta, Müslümanlar arasından müşriklere ilk ok yağdıran da o olmuştu.
Gariptir ki, Kuzman adındaki bu adamın ismi her ne zaman zikredilse, Efendimiz,
“O, Cehennemliktir” derdi. Sahabîler bunun sırrını bir türlü çözemiyorlardı.
Kuzman, harbin en şiddetli anında büyük kahramanlıklar gösterdi. Hattâ İslâm
ordusu bozulup dağıldığı sırada kılıcının kınını kırdı, “Ölmek kaçmaktan
hayırlıdır. Ey Evs hânedanı, siz de benim gibi, şeref ve şan için çarpışınız”
diye seslenerek müşriklerin arasına daldı. Yedisini sekizini öldürdükten sonra,
kendisi de muharebe meydanında yaralanıp kan revan içinde kaldı.
Sahabîler hâlâ Efendimizin, “O, Cehennemliktir” sözünün mânâsını anlamış
değillerdi.
Bunca, kahramanlık ve cesareti Müslümanlar safında gösteren Kuzman nasıl
Cehennemlik olabilirdi?
Ancak Hz. Resûlullah, Kuzman’ın gerçek yüzünü Cenâb-ı Hakkın bildirmesiyle
biliyordu.
Ağır yaralarının sızısıyla kıvranan Kuzman’ı Sahabîler: “Tebrikler ey Kuzman!
Cenneti müjdeleriz sana,” diyerek tebrik ettiler.
Kuzman ise verdiği cevapla gerçek mahiyetini ortaya koydu:
“Ne diye beni tebrik ve tebşir ediyorsunuz? Benim maksadım şehâdete ermek
değildir. Dinin muhafazası hususu dahi asla hatırımdan geçmemiştir. Ben,
kavmimin gayreti için ve Kureyşliler Medine hurmalıklarına zarar vermesin diye
çarpıştım.”1
Yaralarının ağrısı şiddetlenip yaşayacağından ümidini kesince de, bir ok alıp
kolunun damarını keserek intihar etti.2
Sahabîler, bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimizin sözünün hakikatını
anladılar. Kuzman’ın bunca kahramanlığı ve fedakârlığı Allah yolunda, Allah için
değil, kavim ve kabilesinin şan ve şerefi ve Medine’deki hurmalıklarını korumak
uğrunda gösterdiğini öğrendiler.
Kuzman’ın kendi kendisini öldürdüğü haberini alan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz,
“Allahü Ekber! Allahü Ekber! Ben, Allah’ın Resûlü olduğuma şüphesiz şehâdet
ederim!” dedi. Sonra da şöyle buyurdu:
“Şüphe yok ki Allah, isterse, bu dini fâcir bir adamla da teyid eder!”1
Âmellerin makbuliyet ölçüsü ihlâs ve samimiyettir. Yani, amelin Allah’ın rızası
gözetilerek yapılmış olmasıdır.
İhlas ile söylenmeyen bir sözün yapılmayan bir hareketin, gösterilmeyen bir
kahramanlığın Allah katında hiç bir kıymeti ve değeri yoktur. İşte bunun apaçık
bir misâli Kuzmân hâdisesidir.
Çok az sayıda mücahidin, yağmur gibi yağan müşrik oklarına karşı, kendisini
korumaya çalışırlarken, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin mübârek dudaklarından ise şu
cümleler dökülüyordu:
“Allah’ım, kavmimi affet. Onlara doğru yolu göster. Çünkü onlar ne yaptıklarını
bilmiyorlar.”2
Hazin netice
Müşrikler, daha fazlasını yapamayacakları kanaatına varınca, derlenip toparlanan
mücahidler karşısında tekrar bir hezimetle karşı karşıya gelmemek için, en uygun
yolun geri çekilmek olacağını hesapladılar ve mağrur bir edâ ile geri
çekildiler.
Netice, gerçekten hazin, ibretli ve düşündürücü idi.
Harpte, mücahidlerden yetmiş kişi şehid düşmüştü. Bunlar arasında Hz. Hamza, Hz.
Mus’ab bin Umeyr gibi çok güzîde Sahabîler de bulunuyordu. Ebû Dücâne, Nesîbe
Hatun gibiler, Resûl-i Kibriyâyı muhafaza etmeye çalışırlarken, vücudları delik
deşik olmuştu.
Harbin bir safhasında mücahidlere gülen parlak muzafferiyet, Hz. Resûlullahın
emir ve talimatına riâyet etmeyen okçulardan bir kısmının yerlerini terk
etmeleriyle bir anda hazin ve acı bir mağlûbiyete inkılab etmiş; Uhud,
Müslümanların kanıyla boyanmıştı. Peygamber Efendimizin, “O bizi sever, biz de
onu severiz” buyurduğu Uhud’u bir hüzün bulutu kaplamıştı.
Peygamber Efendimiz yaralıydı, yorgundu. Kendi başına yürüyecek kuvveti
kalmamıştı. Sa’d bin Muaz ve Sa’d bin Ubâde’ye dayanarak, Müslümanların
sığındığı Şi’b’deki kayalığa doğru çıktı. Burada dinlenmek, yorgunluğunu
gidermek istiyordu. Bir müddet yürüdükten sonra, bu takattan da mahrum kaldı.
Üzerindeki iki zırh ise, oldukça ağırlık yapıyordu. Bu sırada Talha bin
Ubeydullah yere çöktü, “Buyur, yâ Resûlallah, ben kuvvetliyim” diyerek Peygamber
Efendimizi sırtına aldı ve kayalığa kadar taşıdı.
Resûl-i Ekrem, kanlar içinde kalan yüzünü gözünü burada suyla yıkadı ve başına
su döktürdü.
Peygamberimizin, Übeyy bin Halef’i öldürmesi
Bedir Harbinden önceydi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz harp sahasında dolaşırken,
“Burası Ebû Cehil’in, burası Utbe’nin, burası Ümeyye’nin, buralar da filânın ve
filânın öldürülecekleri yerlerdir. Übeyy bin Halef’i de ben kendi elimle
öldüreceğim” buyurmuştu.
Bedir’de haber verdiği gibi, Ebû Cehil, Utbe ve Ümeyye bin Halef, mücahidler
tarafından gösterilen aynı yerlerde öldürülmüşlerdi. Geriye Übeyy bin Halef
kalmıştı. Bu adam Kureyşin ileri gelenlerinden biri idi. Peygamberimize, her
karşılaşmasında şöyle derdi:
“Ey Muhammed. Bir atım var. Her gün ona on altı ölçek darı yedirip besliyorum.
Birgün gelir, onun sırtında seni öldürürüm.”
Peygamber Efendimizin ise, bu azgın ve şaşkın adama cevabı sadece şu oluyordu:
“Belki, inşaallah, ben seni öldürürüm.”1
İşte Übeyy bin Halef, Bedir’de mücahidler tarafından canı Cehenneme yollanan
kardeşi Ümeyye’nin intikamını almak ve Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan
kaldırmak üzere yemin ederek, Uhud’a çıkıp gelmişti.
Hz. Resûlullahın Şi’b’e doğru çıktığı sıradaydı. Übeyy’in gelmekte olduğu
görüldü. Mekke’de günde on altı okka darı ile beslediği atının üzerindeydi.
İntikam dolu bakışlarla Peygamberimize yaklaşıyordu. Bunu fark eden Sahabîler
önüne çıkıp, hesabını görmek istediler. Ancak Hz. Resûlullah, “Bırakın, gelsin”
diyerek mücahidlerin karşı çıkmasına mâni oldu. Resûl-i Ekreme oldukça yaklaşan
bu azgın müşrikin ağzından, “Ey Muhammed, sen kurtulursan, ben kurtulmayayım”
lafları dökülüyordu.
Bu sözleri duyan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir anda celâllendi. Elindeki
mızrağıyla heybet ve haşyet verici adımlarla hasmının üzerine yürüdü. Übeyy, bir
anda şaşkına döndü. Hz. Resûlullahın heybet ve haşyet verici tavrı karşısında
duramayıp, geri kaçmaya başladı. Peygamber Efendimiz peşini bırakmıyor ve
arkasından, “Nereye kaçıyorsun, ey yalancı” diye sesleniyordu.
Bu kaçışla Übeyy kendini kurtaramadı. Peygamber Efendimizin fırlattığı mızrak,
miğferle zırhı arasındaki kısma saplandı ve Übeyy sığır böğürmesi gibi böğürerek
atından yere yuvarlandı.
Müşrikler, yaralı halde onu alıp götürdüler. Yarasından kan akmıyordu. Ağrısına
sızısına zor dayanıyordu. Zaman zaman arkadaşlarına, “Vallahi, Muhammed beni
öldürdü” diyordu.
Arkadaşları bu sözünü ciddiye almıyorlar ve yarasının önemsiz olduğunu ifade
ederek teselli etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, Übeyy, kurtulamayacağını
anlamıştı. Arkadaşlarına şöyle dedi:
“O bana (Mekke’de) ‘Seni öldüreceğim’ demişti. Vallahi, o benim üzerime tükürse,
yine beni öldürür.”1
Übeyy bin Halef, birgün bile yaşamadan, “Susadım, susadım!” çığlıkları arasında
ölüp gitti. Resûl-i Kibriyânın, Allah’ın izniyle, istikbalden haber vermiş
olduğu bir mûcizesi de böylece tahakkuk etmiş oldu.
Müslümanların bozulup dağılmaya yüz tuttukları bir sıradaydı. Azılı müşriklerden
Abdullah bin Şihab-ı Zührî, Utbe bin Vakkas, Abdullah bin Kamia ve Übeyy bin
Halef bir araya gelerek Peygamber Efendimizin hayatına son vermek için sözleşip
and içmişlerdi.2
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu dört azılı müşrik hakkında, “Allah’ım, onların
hiçbirisi senesine ulaşmasın” diye duâ etti.
Sa’d bin Ebî Vakkas der ki: “Vallahi, Resûlullahı vuran veya yaralayanlardan
hiçbirinin üzerinden bir yıl geçmedi.”
Bunlardan biri olan İbni Şihab’ı, Mekke yolunda ak benekli, dişi bir yılan
ısırıp öldürdü. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yüzünü yaralayan İbni Kamia ise,
Uhud’dan Mekke’ye döndükten sonra, davarlarının yanına gitti. Dağın en yüksek
tepesinde davarını buldu. Önünü kesip tutmak isteyince, bir koç üzerine
yürüyerek onu boynuzlarıyla toslaya toslaya didik didik edip parçaladı.3
Ebû Süfyan’ın seslenişi
Müşrik ordusu, harp sahasından yavaş yavaş çekiliyordu. Kumandan Ebû Süfyan,
muharebe meydanında bir tur attıktan sonra kayalıklara çıkmış bulunan
mücahidlerin yanına geldi ve “Müslümanlar arasında Muhammed var mı?” diye
seslendi. Bu sorusunu üç kere tekrarladığı halde, Peygamber Efendimiz, “Cevap
vermeyiniz” buyurdu.
Bu sefer Ebû Süfyan, “Aranızda Ebû Bekir var mı?” diye sordu. Hz. Resûlüllah
yine cevap verilmesine müsaade etmedi.
Kureyş reisi bu sefer, “Aranızda Ömer yok mu?” diye sordu. Peygamber Efendimiz
yine cevap verilmesini istemedi. Bunun üzerine Ebû Süfyan adamlarına dönerek,
“Herhalde bunların hepsi öldürülmüş, Sağ olsalardı elbette cevap verirlerdi.”
diye bağırdı.
Son konuşması karşısında Hz. Ömer dayanamadı ve ayağa kalkarak yüksek sesle,
“Yalan söylüyorsun ey Allah’ın düşmanı, vallahi yalan! Söylediklerinin hepsi
sağdırlar ve işte buradadırlar” dedi. Bundan sonra Ebû Süfyan ile Hz. Ömer
arasında şu konuşma geçti:
“Hübel’in şânı yüce olsun!”
“En büyük en yüce olan Allah’tır!”
“Bizim Uzzamız var, sizin yok!”
“Bizim Mevlâmız Allah’tır. Sizin Mevlânız yok!”
“Bir gün yenildik, bir gün yendik!”
“Bir gün üzüldük, bir gün güldük! Hanzala’yı Hanzala’ya karşı, filânı filâna
karşı öldürdük!”
“Biz sizinle bir değiliz. Bizim öldürülenlerimiz Cennette, sizinkiler ise
Cehennemdedir.”
Bu sefer Ebû Süfyan tekrar asıl maksadına geldi ve Hz. Ömer’e, “Ey Ömer, Allah
aşkına doğru söyle! Muhammed’i öldürdük mü?” diye sordu.
Hz. Ömer, “Hayır, vallahi onu öldürmediniz. O şimdi söylediklerinizi dinliyor!”
diye cevap verdi.
Hz. Ömer’e itimadı olan Ebû Süfyan Peygamberimizin hayatta olduğuna inanmıştı
artık. Ayrılıp gidecekleri sırada ise şöyle bağırdı:
“Gelecek yıl, sizinle Bedir’de buluşup çarpışmaya söz veriyoruz.”
Hz. Ömer, Allah Resûlüne baktı. Kanaatını beyân etmesini bekledi. Kendisinden,
“Olur! İnşaallah orası bizimle sizin buluşma yeriniz olsun” emri gelince, Hz.
Ömer, “Olur” diye cevap verdi.1
Peygamberimizin şehidler arasında dolaşması
Düşman kuvvetler, harp meydanını terk edip Mekke’ye doğru hareket edince,
Peygamber Efendimiz mücahidlerle birlikte çıktığı kayalıktan indi. Cesedleriyle
yerde yatan, fakat ruhlarıyla yüksek âlemlerde pervaz eden şehidler arasında
dolaştı. Gönlü hüzünle doluydu. Kadere teslimiyetin verdiği inşirah olmasaydı
manzara seyredilecek gibi değildi. En güzîde Sahabîlerini kaybetmişti. Kureyş
müşrikleri şehidler hakkında vahşice muâmelelerde bulunmuşlardı. Çoğunu parça
parça ederek tınınmaz bir hale getirmişlerdi. Onların arasında durdu. İçler
parçalayıcı manzarayı bir müddet hüzünle seyrettikten sonra, “Ben, Kıyamet
gününde, şu şehidlerin Allah yolunda canlarını fedâ ettiklerine şâhidlik
edeceğim” buyurdu.
Daha sonra Ashabına dönerek, “Bunları, kanlarıyla sarıp gömünüz. Allah yolunda
çarpışarak yara alanlar, Kıyâmet gününde Mahşere yaraları kanayarak
geleceklerdir. Kanlarının rengi kan rengi, ama kokuları mis kokusu gibi
olacaktır” diye ferman etti.2
Şehidler arasında Efendimizin amcası kahraman Sahabî Hz. Hamza da vardı. Karnı
yarılmış, ciğeri çıkarılmış, burnu ve kulakları kesilmiş, cesedi parça parça
edilmişti. Zor tanınıyordu. Onun mübârek cismini gören Resûl-i Kibriyâ Efendimiz
öylesine üzüldü, öylesine elem duydu ki, bir anda gözlerinden yaşlar boşandı. O
anâ kadar öylesine mahzun olduğu görülmemişti. “Seyyidü’ş-Şühedâ (şehidlerin
efendisi)” olan bu cesaret abidesi Sahabînin cesedi başında durdu. Gözyaşları
arasında ona şöyle seslendi:
“Ey Hamza! Hiçbir zaman, hiç bir kimse senin gibi böyle bir musibete uğramamış
ve uğramayacaktır!
“Benim için bundan daha büyük bir musibet olamaz!
“Ey Resûlüllahın amcası Hamza!
“Ey Allah’ın ve Resûlünün arslanı Hamza!
“Ey hayırlar işleyen Hamza!
“Ey Resûlullaha koruyucu olan Hamza!
“Allah, sana rahmet etsin!
“Eğer senden sonra yas tutmak gerekeydi, sevinmeyi bırakıp sana yas tutardım.”1
O esnâda, Medine tarafından tozu dumana kata kata birinin gelmekte olduğu
görüldü. Yaklaşan bir kadındı. Hz. Hamza’nın anne-baba bir kardeşi olan Hz.
Safiyye idi. Kardeşinin durumunu öğrenmek istiyordu. Önüne gelene Hz. Hamza’nın
nerede olduğunu, kendisine nelerin yapıldığını soruyordu. Hz. Resûlullah,
yaklaşmakta olduğunu görünce, oğlu Hz. Zübeyr bin Avvam’a, “Annene söyle geri
dönsün. Kardeşinin cesedini görmesin” diye emretti.
Hz. Zübeyr annesini karşıladı: “Anneciğim! Resûlullah, geri dönsün diye emretti”
dedi.
Hz. Safiyye, “Eğer ona yapılanı görmemek için döneceksem, ben zaten kardeşimin
cesedinin kesilip biçildiğini öğrenmiştim. O, bu musibete Allah yolunda
uğramıştır. Biz Allah yolunda bundan daha beterine de razıyız. Sevâbını
Allah’tan bekleyeceğiz. İnşaallah sabredip, katlanacağız”2 diye kahramanca cevap
verdi.
Hz. Zübeyr, gelip durumu haber verince Efendimiz Hz. Safiyye’nin kardeşi Hz.
Hamza’yı görmesine müsâade buyurdu.
Hz. Safiyye, Şehidlerin Efendisi kardeşinin yanına vardı. Başucunda oturdu.
Sessizce ağlamaya başladı. Yanında duran Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu manzara
karşısında gözyaşlarını tutamadı. Bu hazin ve ibretli manzaraya Hz. Fâtıma da
gelip gözyaşlarıyla katılınca, ortalığı bir başka duygulu, içli ve acıklı hava
kapladı. Allah’ın kaderine gönülden tereddütsüz teslim olmuş Hz. Safiyye,
musibete karşı sabrın ifadesi olan, “İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn” âyet-i
kerimesini okudu. Aziz kardeşine de Allah’tan rahmet ve mağfiret dileğinde
bulundu.1
O esnâda Hz. Cebrâil geldi. Peygamber Efendimize Hz. Hamza’nın göklerde,
“Allah’ın ve Resûlullahın arslanı” diye yazılmış olduğunu haber verdi. Resûl-i
Ekrem, bu müjdeyi Hz. Safiyye’ye iletti.2
Muharebenin şiddetli gününde Abdullah bin Cahş ile Sa’d bin Ebî Vakkas
Hazretleri bir kenara çekilip Cenâb-ı Hakka duâ etmişlerdi. Sa’d: “Yâ Rabbi! Bir
büyük düşmana rastgelip cenk ederek ona galip ve muzaffer olayım” diye duâ
etmişti. Abdullah bin Cahş (r.a.) ise onun duâsına “Âmin” dedikten sonra, “Ben
de bir büyük düşmanla karşılaşayım. Onunla çarpışayım ve sonunda şehid olayım.
Burnum ve kulaklarım kesilsin. Yarın mahşer gününde Cenâb-ı Hak bana, ‘Burnun ve
kulakların nerede kesildi’ diye sorunca, ‘Ya Rabbi! Senin ve Resûlünün yolunda
kesildi’ diye cevap vereyim” diye duâ etmişti.
Şehidler arasında Abdullah bin Cahş da vardı. Ve aynen duâ ettiği gibi burnu ve
kulakları kesilmişti. Bunu gören Sa’d bin Ebî Vakkas hayretini gizleyemedi.
Şehidler arasında İslâm ordusunun sancaktarı Hz. Mus’ab bin Umeyr de vardı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz onun yanına vardı: “Mü’minlerden, Resûlullah ile beraber
olacaklarına dair Allah’a verdikleri söze sâdık kalan nice kimseler vardır.
Onlardan kimi verdiği sözü tamamen yerine getirerek şehidliğe kavuştu; kimi de
böyle bir âkibeti beklemektedir. Onlar, sözlerini hiçbir şekilde
değiştirmemişlerdir.”1 meâlindeki âyet-i kerimeyi okudu.
Hz. Mus’ab’a kefen olacak bir şey bulamamışlardı. Üzerinde kaftanı vardı.
Sahabîler bu kaftanını baş tarafına örttüklerinde ayak tarafı açılıyor, ayak
tarafına çektiklerinde ise baş tarafı açılıyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bu
durumu görünce, “Baş tarafını kalkanı, ayaklarını ise ızhır otu [bir çeşit
kokulu ot] ile örtünüz” diye emretti.
Allah yolunda, Resûlullah ve İslâm uğrunda her fedakârlığı göstermek, her
meşakkati göze almak ve sonunda şehid olmak! Şehid olduktan sonra ise örtülecek
kefenden bile mahrum kalıp ottan kefene sarılmak! İbret ve şeref dolu bir sahne!
Bütün bunlardan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, şehidlerin namazlarını kıldı. O
zaman, Uhud şehidlerinin namazlarının kılınmadığı, defnedildikten sekiz sene
sonra kılındığı da rivâyet edilmiştir.2
Daha sonra Peygamber Efendimiz, üzerindeki silâh ve zırhları çıkarıldıktan sonra
şehidlerin kanları ve kanlı elbiseleriyle gömülmelerini emretti.
Sahabîler, “Yâ Resûlallah, önce hangilerini defnedelim?” diye sordular.
Resûl-i Ekrem, “En çok Kur’ân bileni önce defnediniz” buyurdu.3
Resûl-i Ekrem, müşriklerin Medine üzerine yürüyüp, kadınlarla çocukları yok
etmelerinden endişe duyuyordu. Bunun için düşmanın gerçekten Mekke’ye gidip
gitmediğini öğrenmek istiyordu. Hz. Ali’yi huzuruna çağırdı, “Git, müşrikleri
takip et! Gör bakalım ne yapıyorlar? Ne yapmak istiyorlar?
“Eğer, onlar develerine biniyor, atlarını ise yedeklerine alıyorlarsa, Mekke’ye
dönmek istiyorlardır. Şayet, atlara biniyor, develeri sürüyorlarsa, niyetleri
Medine’ye yürümektir” diyerek kendisini keşfe memur kıldı.
Müşrikleri takibe çıkan Hz. Ali, develere bindiklerini, atlarını ise yedekte
götürdüklerini gördü. Gelip durumu Resûl-i Ekreme haber verdi.
Peygamberimizin harp sonrası duâsı
Şehid Sahabîler defnedildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlerle
birlikte Medine’ye dönmek üzere harekete geçti. Harre mevkiine geldiğinde,
ordusunu durdurarak Rabb-ı Rahimine şu içli niyazı yaptı:
“Allah’ım! Hamd ve senâ ancak Sanadır.
“Allah’ım! Senin açıp yaydığını dürecek, senin dürdüğünü de açıp yayacak hiçbir
kuvvet yoktur.
“Senin dalâlette bıraktığını, hidâyete erdirecek yok, Senin hidâyete erdirdiğini
de saptıracak yoktur.
“Senin vermediğini kimse veremez ve Senin verdiğini de kimse engelleyemez.
“Allah’ım! Rahmet ve bereketini, fazl ve keremini bize aç, yay üzerimize.
“Allah’ım! Ben, yoksul olduğum günde senden ni’met, korkulu olan günde de
emniyet dilerim.
“Allah’ım! İmanı sevdir bize! Kalblerimizi imanla süsle! Küfür, isyan ve
tuğyandan nefret ettir bizi! Din ve dünyamıza zararlı olan şeyleri bilenlerden,
doğru yola erenlerden eyle bizi.
“Allah’ım! Bizleri, Müslüman olarak yaşat! Müslüman olarak öldür! Bizi, sâlihler
ve iyiler zümresine kat. Ki onlar, ne şeref ve haysiyetlerini kaybedenler ve ne
de dinlerinden dönenlerdir.
“Allah’ım! Senin Peygamberini yalanlayan, Senin yolundan yüz çeviren,
Peygamberinle savaşan kâfirlerin cezâlarını ver! Onlara hak ve gerçek olan azabı
indir!”1
Fahr-i Kâinatın bu içli, hazin ve düşündürücü duâsına mücahidler de “Âmin”lerle
katılıyorlardı.
Cenâb-ı Hak, Sevgili Resûlünün bu duâsını kabul buyuracak, İslâm dininin
düşmanlarını kısa zamanda mahv u perişan edecektir.
Medine’ye dönüş ve karşılanış
Ensar kadınları Mekke sokaklarına dökülmüşlerdi. Gelen orduyu seyrediyorlar, Hz.
Resûlullahın sağ salim gelip gelmediğini öğrenmek ve görmek istiyorlardı. İslâm
ordusu 7 Şevvâl Cumartesi günü akşam üzeri Medine’ye giriyordu. Kadınlar şehid
olan erkekleri için ağlıyorlardı. Bunu duyan Resûl-i Ekremin de gözlerinden
yaşlar aktı.
Atı üzerinde bulunan Peygamber Efendimize bir kadın yaklaştı. Bu kadın,
Efendimizin atının dizginini elinde tutan Sa’d bin Muâz’ın annesi Ubedy kızı
Kebşe idi. Uhud’da oğlu Amr bin Muâz’ı şehid vermişti. İçi acıyla buruk buruktu.
Resûl-i Ekreme iyice yaklaştı, onun nuranî simasına başını kaldırıp baktı ve
“Babam, anam sana fedâ olsun, yâ Resûlallah! Seni sağ salim gördüm. Sen sağ
salim olunca hangi felâkete uğrarsam uğrayayım bana hiç gelir” dedi.
Bu cümleler gerçek imanın ve Resûl-i Ekrem Efendimize sonsuz sakadâtın
ifadesiydi. Şehid düşen oğlunu sormuyor, Hz. Resûlulahın sağ salim dönmesinden
dolayı hadsiz sevinç duyuyordu.
Resûl-i Ekrem de, bu kahraman İslâm kadınına şehid olan oğlundan dolayı taziye
diledi ve şu müjdeyi verdi:
“Ey Sa’d’ın annesi sana ve onun ev halkına müjdeler olsun ki, onlardan şehid
düşenlerin hemen hepsi Cennette toplandılar ve birbirlerine arkadaş oldular.
Onlar ev halklarına da şefâat edeceklerdir.”
Sonra da Kebşe Hatunun arzusu üzerine ev halkına şu duâda bulundu:
“Allah’ım! Onların kalblerinde bulunan üzüntüleri yok et! Geri kalanlarını da,
geride kalmışların en hayırlısı kıl.”
Kalbi nübüvvet iksiriyle temas halinde olan Sahabînin Allah ve Resûlü için göze
alamayacağı fedakârlık, zahmet ve meşakkat yoktu. Öz evladını da kaybetse, bu
yolda yine sabırlı, yine mütehammil olurdu. Zira, İslâm davâsının ancak
fedakârlıklar, ferağat ve meşakkatlerle yücelebileceğini gayet iyi biliyordu.
İslâm uğrunda, Resûlüllah uğrunda gösterilecek fedakârlıkların Allah katında en
makbul fedakârlık olduğunun derin şuurunda idiler. Onun içindir ki Kâinatın
Efendisi onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Cenâb-ı Hak, Ashabımı —Nebî ve Resûller hariç—bütün âlemin üzerine üstün ve
seçkin kıldı.1
Uhud’dan dönen Sahabîler mağlubiyetin kalblerinde meydana getirdiği acı ve buruk
bir hava içinde evlerine dağılırken, Peygamber Efendimiz de Hâne-i Saâdetine
gitti. Kızı Hz. Fâtıma’ya kılıcı Zülfikârı uzatarak, “Yavrucuğum, al bunun
kınını yıka. Vallahi o, bugün yapacağı vazifeyi bihakkın yaptı!” buyurdu.2
Kâinatın Efendisi ümitli idi. Tattığı bu acı mağlubiyetten dolayı asla meyûs
değildi. Hak ve hakikatın er geç şer ve batıla galip geleceğini çok iyi
biliyordu. Kızı Hz. Fâtıma’ya söylediği şu sözler bu gerçeği aksettiriyordu:
“Allah, fethi bize nasib edinceye kadar, müşrikler bizi bir daha böyle bir
musibete uğratamayacaklardır.”1
Medine’ye gelen Peygamberimiz hâlâ müşrik tehlikesinden emin değildi. Yarı
yoldan dönüp şehre ânî baskın yapma tehlikesi her an söz konusu idi. Bu sebeple
bütün gece Müslümanlar Hâne-i Saâdetin kapısında nöbet tuttular.
Uhud mağlubiyeti neticesinde birçok Müslüman kadın dul kalmış, birçok anne
ciğerpârelerini kaybetmiş ve birçok çocuk da yetim kalmıştı. Hepsi de acılarını
dindirmek, üzüntülerini giderip ruhlarını teselliye kavuşturmak için Peygamber
Efendimize koşuyorlardı. O da onların dertlerine derman olmaya çalışıyordu.
Büceyr isminde melek yüzlü bir çocuk da Efendimize yarasının sarılması için
koşanlar arasındaydı. Uhud’da babası Akrabe şehid olmuştu. Hz. Resûlullahın
huzuruna babasız kalmanın verdiği ıztıraptan ağlayarak girmiş, onun şefkat ve
merhamet duygularını coşturmuştu.
Resûl-i Ekrem Büceyr’in de derdine derman oldu. “Ey sevimli çocuk! Ne diye
ağlayıp duruyorsun? Sus ağlama! Baban ben, annen de Âişe olursa razı olmaz
mısın?” dedi.
Bu teklif karşısında henüz şefkate muhtaç yaşta bulunan Büceyr’in gözlerinin içi
güldü. Üzüntü ve kederini unuttu ve babasız kalmanın verdiği eziklik duygusundan
kurtularak, “Babam, anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Razı olurum elbet!”2
diyerek sevincini izhar etti.
Resûl-i Ekrem şefkatli elleriyle sevimli çocuğun başını okşadı ve “Adın ne?”
diye sordu.
Çocuk, “Büceyr” dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Hayır! Sen Beşir’sin” buyurarak ismini
değiştirdi.
Peygamberimizin kendisine verdiği yeni ismiyle Beşir sonradan şöyle diyecektir:
“Başımda Resûlullahın elinin değdiği yerlerdeki saçlarım siyah kaldı. Diğer
taraftaki saçlarım ağardı. Dilimde pelteklik vardı, peltekliğim de o andan
itibaren geçti gitti!”1
* * *
Uhud Mağlûbiyetinin Bazı Hikmetleri
Uhud Muharebesinde, Müslümanların mağlup duruma düşmeleri bir kısmının
yaralanması, diğer bir kısmının şehid olmasının bir takım hikmetleri vardı:
1) Allah ve Resûlünün emirlerine en ufak bir muhalefetin Müslümanları büyük bir
felâketle karşı karşıya getirebileceği bu musibetle gayet açık bir surette
anlaşılmıştır. Zira, Peygamber Efendimiz, Ayneyn Tepesine yerleştirdiği
okçulara, yerlerinden ayrılmamaları için şiddetli emir verip tembihlediği halde,
onlar Müslümanlar galip geldiler düşüncesiyle yerlerini terk ederek bu emre
muhalefet ettiler. Yerlerini terk etmeleri neticesi ise, Müslümanların elde
ettikleri parlak muzafferiyet bir anda acı bir mağlubiyete döndü.
2) Peygamberlerin de dünya mihmet ve meşakkatinden uzak kalmayacakları dersi
verilmiştir. Zira, onlar insanlara her hususta rehber olarak gönderilmişlerdir.
Peygamber Efendimiz de, bütün insanlığa mutlak rehber ve imam olarak
gönderilmiştir. Tâ ki, insanlar, gerek şahsî ve gerekse içtimaî hayatlarını
alâkadar eden düsturları ondan öğrensin. Eğer İlâhi yardıma mazhar olup, her
halinde harikulâdelere ve mu’cizelere istinad etseydi, o vakit mutlak îmân ve
insanlığın en büyük rehberi olamazdı. Bu hikmete binaendir ki, Peygamber
Efendimiz, yalnız davasını tasdik ettirmek için arasıra ihtiyaç duyulduğunda,
münkirlerin inkârlarını kırmak için mûcize göstermiştir. Sair zamanlarda o da,
diğer insanlar gibi, Cenâb-ı Hakkın kâinata koyduğu Adetullah kanunları
çerçevesinde hareket ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, “sipere giriniz”
emrederdi. Uhud’da olduğu gibi de yara alır, zahmet çekerdi.
Ayrıca, şayet Peygamber Efendimiz, her zaman İlâhî yardıma mazhar olup mûcizeler
göstermiş olsaydı, o zaman aklı bir nevi imana icbar etmiş duruma girerdi. Bu
ise, dünyadaki imtihan sırrına aykırı olurdu. O zaman, ister istemez Ebû Cehil
de Ebû Leheb de iman edip Hz. Ebû Bekir-i Sıddık safına geçecekti. Gerçek
Müslümanlarla münafıkların birbirinden ayırdedilmesi bu durumda mümkün olmazdı.
Bilhassa, muharebeler esnasında, İlâhî yardımların zaman zaman gecikmesi
neticesinde, kalben iman etmemiş münâfıklar, sözleri ve davranışlarıyla
kendilerini açığa vuruyorlardı. Böylece, onları tanıyabilme imkânı da doğmuş
oluyordu.
3) Müşrikler içinde, o zamanda Sahabîler safında bulunan Sahabîlere mukabil
gelecek Hz.Halid bin Velid, Amr bin As gibi birçok zatlar vardı. Denilebilir ki,
Hikmet-i İlâhiyye, istikbalde, Sahabîler safında yer alıp büyük hizmetler
görecek olan bu zatların şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarlarında
bütün bütün izzetlerini kırmamak için, istikbalde elde edecekleri hasenatlarına
bir peşin mükâfat olsun diye, bu galibiyeti onlara vermiş. “Demek, mâzideki
Sahabîler, müstakbeldeki Sahabîlere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o müstakbel
Sahabeler, berk-i süyûf [kılıç] korkusuyla değil, belki bârikâ-ı hakikat
şevkiyle İslâmiyete girsin ve şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin!”1
* * *
Hamrâü'l-Esed Seferi
Uhud’dan Medine’ye dönen Peygamber Efendimizin gönlü bir türlü rahat değildi.
Kureyş müşriklerinin geri dönüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önünde
bulunduruyordu.
Ayrıca Uhud mağlubiyetinin Müslümanlar aleyhinde gerek içte ve gerekse dışta
meydana getirdiği bir menfi hava vardı. Bu havanın da bir an evvel bertaraf
edilmesi gerekiyordu. Müslümanların eski güç ve cesaretlerini korudukları etrafa
gösterilmeli idi.
Peygamber Efendimiz Uhud’dan Medine’ye Cumartesi günü dönmüş idi. Pazar günü
sabah namazını kıldırdıktan sonra Hz. Bilâl’i huzuruna çağırdı ve şöyle
seslenmesini emretti:
“Resûlullah, düşmanımızı takip etmemizi size emrediyor! Dün, Uhud’da bizimle
birlikte çarpışmada bulunmayanlar gelmeyeceklerdir. Sadece, Uhud’a katılanlar
geleceklerdir!”1
Sahabîlerin çoğu Uhud’dan yaralı dönmüşlerdi. Buna rağmen Resûlullahın İ’lâ-yı
Kelimetullah uğrunda çarpışmak için yaptığı davete icabet etmede asla tereddüt
göstermediler.
Abdü’l-Eşheloğullarından iki kardeş olan Abdullah ile Rafi’ bin Sehl ağır yaralı
idiler. Nebiyy-i Ekrem Efendimizin bu dâvetini duyunca bir anda yaralarının ağrı
ve sızısını sanki unutuverdiler ve ne yapıp da bu dâvete katılabiliriz diye
düşünmeye başladılar. “Binecek bir bineğimiz bile yok! Yoksa Resûlullah ile
gazâya çıkma fırsatını kaçıracak mıyız?” diyorlardı.
Abdullah, Rafi’e, “Haydi gidelim,” deyince, Rafi’, “Vallahi benim yürümeye
takatım yok” diye cevap verdi.
Abdullah diretti, “Haydi gel! Olmazsa bir hayvan kiralarız!”
Sonunda yola çıktılar. Rafi’ takattan kesilince Abdullah onu sırtlıyordu.
Böylece mücahidlere katıldılar.1
Ağır yaralılardan biri de Üseyd bin Hudayr adındaki Sahabî idi. Onların
tedavisiyle meşgul olmak istiyordu. Fakat Resûl-i Ekremin emrini duyunca,
yaralarının tedavisini bir tarafa bırakarak mücahidlere katıldı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz yaralı idi. Yüzünde iki halka yarası vardı. Alnı
yarılmıştı. Azı dişi kırılmış, dudağı yarılmış, sağ omuzu yaralanmıştı. Bu
haliyle sefere çıkıyordu. Mescide girip iki rekât namaz kıldı. Sonra da zırhlı
gömleğini giydi ve miğferini başına geçirdi. Gözlerinden başka yeri
görünmüyordu. Bu hâliyle ordusunun başına geçti. Sancağı Hz. Ali’ye verdi,
yerine Abdullah bin Ümmi Mektum’u vekil bırakarak Medine’den ayrıldı.
Peygamber Efendimiz önden üç kişilik bir keşif kolu gönderdi. Biri yorulup yolda
kaldı. Kureyşliler, diğer iki gözcüyü fark ettiler ve fırsat kollayarak onları
yakalayıp şehid ettiler.
Resûl-i Ekrem, Hamraü’l-Esed mevkiine vardı. Karargâhını orada kurdu. Şehid
edilen gözcülerden ikisini de orada bir kabre defnetti. Sonra geceleyin yakmak
üzere mücahidlere odun toplamalarını emir buyurdu. Gece olunca bütün ateşler
yakıldı. Yakılan beş yüze yakın ateş etrafa bir korku ve dehşet saldı. Müşrik
ordusu ortalıkta görünmüyordu. Sadece uyuyup kalan bir kişi yakalandı. Bu adam,
Bedir’de Müslümanların eline düşen, fakat bundan sonra Peygamberimiz ve
Müslümanlara şiirleriyle eziyet ve hakaret etmeyeceğine dâir söz verince
fidyesiz salıverilen şair Ebû Azze idi. Verdiği sözünde durmamış ve tekrar
Uhud’a gelerek müşrikleri şiirleriyle Müslümanların aleyhinde tahrik edip
durmuştu.
Ebû Azze yine Peygamber Efendimizden serbest bırakılması için dilekte bulundu.
Ancak bu sefer aldığı cevap sert ve keskin oldu:
“Mü’min bir yılanın deliğinden iki kere sokulmaz. Vallahi, bundan sonra seni
serbest bırakarak Mekke’de ellerini yanaklarına sürdürüp ‘İki kere Muhammed’i
aldattım, onunla gönül eğlendirdim’ dedirtmem.”
Emir üzerine, boynu vuruldu.1
Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Hamrâü’l-Esed mevkiinden ayrılmamıştı. Bu sırada
Tihame bölgesinde oturan Huzaalılardan Ma’bed bin Ebî Ma’bed huzuruna geldi.
Huzaalıların Müslümanları kadar, müşrik olanları da Peygamber Efendimize son
derece bağlı idiler. Olup bitenlerden hiçbir şeyi ondan gizlemezlerdi.
Ma’bed henüz Müslümanlığı kabul etmemişti, ama Resûl-i Ekrem Efendimize sadık
biri idi.
“Yâ Muhammed! Uhud musibeti bizim de gücümüze gitti. Allah’ın onlara karşı sana
sıhhat ve afiyet vermesini dileriz” diyerek Peygamber Efendimize bir nevi
teselli vermeye çalıştı.
Ma’bed, Peygamber Efendimizle bu konuşmasından sonra yoluna devam etti. Revhâ
denilen mevkide müşriklerin toplantı halinde olduklarını gördü. Onlar,
Müslümanların üzerine yürümek maksadıyla bu toplantıyı tertiplemişlerdi. Şöyle
diyorlardı:
“Muhammed’in Sahabîlerini, en şerefli ve en cesur adamlarını öldürdük. Fakat
onların köklerini tamamıyla kazımadık. Bu durumda Mekke’ye nasıl gideceğiz?
Onlardan geri kalanlarının da üzerine yürüyüp işlerini bitirmeliyiz.”
Görüldüğü gibi gelişmeler Peygamber Efendimizin kanaatını doğruluyordu.
Müşrikler dönüp Medine üzerine yürümeyi düşünüyorlardı.
Kureyşin reisi Ebû Süfyan, Ma’bed ile karşılaşınca, “Ey Ma’bed, geldiğin yerden
ne haber?” diye sordu.
Ma’bed, “Muhammed ve Sahabîleri, şimdiye kadar bir benzeri görülmemiş sayıda
askerle takibinize çıktılar” cevabını verdi:
Ebû Süfyan hayretle, “Eyvah! Neler söylüyorsun sen!” dedi.
Ma’bed gayet sakin bir edâ ile, “Vallahi, sen buradan ayrılmadan, atların
alınlarını görürsün” diye konuştu.
Ebû Süfyan hiddetli hiddetli, “Vallahi, biz de onlara saldırmak için bir araya
gelmişiz. Geri kalanlarının da köklerini kazıyacağız” dedi.
Ma’bed, Ebû Süfyan’ın hiddetine aldırmadan, “Ben sana, böyle tehlikeli bir işe
girişmemeni tavsiye ederim. Vallahi, ben o kalabalığı görünce, haklarında bazı
beyitler söylemekten kendimi alamadım” dedi.
Ebû Süfyan’ın hiddeti meraka döndü. “Neler söyledin bakayım?” dedi.
Ma’bed şiirine başladı:
“Çocuklarından ve dehşetli gürültülerinden, az kalsın hayvanım korkusundan yere
düşecekti!
“Sanki yeryüzünde insan ve at seli akıyordu. Yanlarında mızrak ve kalkanları
bulunmayan, silahsız bodur ve şanlı arslanlar koşuyorlardı sanki!
“Ağırlıklarından yeryüzü çökecek sandım!
“Acele yanlarından uzaklaştım.
“Onlar, yalnız olmayan ve yardımsız kalmayan reisleriyle yüksekmişler!
“Onlar, sizinle karşılaşınca, Bethâ Vadisi sakinleriyle beraber sallanacak!
“Yazık oldu dedim, Ebû Süfyan bin Harb’a!
“Ben, güneşin altında kavrulan Mekkeliler ve onlardan her düşünen kimse için,
neticenin dehşetli olacağını haber veren bir ikazcıyım!
“Anlatmaya çalıştığım ordu Ahmed’in ordusudur ki, o ordu bayağı insanlardan
teşekkül etmemiştir!
“Tavsiflerim ve ikazlarım da boş lâflardan ibâret değildir.”1
Ma’bed’in şiirini beğenip öven Ebû Süfyan’la arkadaşlarının kalplerine korku
düştü. Müslümanlar üzerine yürüme kararından vazgeçip Mekke’nin yolunu tuttular.
Müslümanlar lehine büyük bir hizmet ifâ etmiş olan Ma’bed ise kabilesinden biri
ile durumu Peygamber Efendimize bildirdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hamrâü’l-Esed’de üç gece kaldı. Düşmandan herhangi bir
hareket görmeyince Medine’ye döndü.
Bu sefer, mevkiin adına nisbetle Hamrâü’l-Esed Seferi olarak da anılır.
Bu sefer münasebetiyle inen âyet-i kerimelerin bir kaçında meâlen şöyle
buyuruldu:
“Yaralandıktan sonra yine Allah’ın ve Resûlünün dâvetine uyanların mükâfâtını
Allah elbette zâyi etmez. Onlardan iyilik edip de vazifelerini hakkıyla yerine
getiren ve kötülükten sakınanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.
“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet
topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların îmanı ziyadeleşti ve ‘Allah
bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.2

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|