
Efendimiz S.A.V'in [
Medine ] Hayat'ı
(622-632)

Hicretin İkinci Senesi
Seriyye ve Gazâlar
Buvat Gazâsı
Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz, beraberinde
200 Muhacirle Medine’den yola çıktı. Maksadı, içlerinde azılı müşrik Ümeyye bin
Halef’in de bulunduğu 100 kişilik bir muhafız grubun kontrolu altında hareket
eden 2500 develik büyük Kureyş kervanının üzerine yürüyerek onlara göz dağı
vermekti.
Buvat Dağına kadar giden Resûl-i Ekrem kimseyle karşılaşmadı ve Medine’ye geri
döndü.1
Safevan Gazâsı
Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı. Mekkeli müşriklerin adamlarından Kürz bin
Cabir el-Fihrî arkadaşlarıyla Medine otlaklarına kadar sokularak akın etmiş;
Medinelilere ve Müslümanlara ait bir çok hayvanı alıp götürmüştü.
Bu baskın üzerine Peygamber Efendimiz Medine’de yerine Zeyd bin Hârise’yi vekil
tayin ederek mezkur yağmacıyı takibe çıktı. Bedir nâhiyesinin Safevân Vadisine
kadar ilerledi. Ancak Kürz takib edildiğini haber almış olduğundan, daha önce
sapa bir yoldan kaçmıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz Medine’ye geri döndü.
Bu gazâya “Bedr-i Ulâ,” yani İlk Bedir Gazâsı da denilir.2
Uşeyre Gazâsı
Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safevan Gazâsından üç ay sonra, Muhacir Müslümanlardan
150-200 kişiden müteşekkil bir askerî birlik ile Medine’den yola çıktı.
Beraberinde 30 deve bulunuyordu ve mücahidler bu develere nöbetleşe
biniyorlardı. Maksat, yine Kureyş’in Şâm’a göndermiş olduğu ticaret kervanını
takib etmekti. Ancak, Medine’den dokuz konak mesafede bulunan Müdliçoğullarına
ait Uşeyre Ovasına gelindiğinde, Kureyş kervanının buradan iki-üç gün önce
geçtiği öğrenildi.
Medine etrafını her bakımdan emniyet altına almak hususu üzerinde dikkatle duran
Peygamberimiz burada daha önce anlaşma yaptığı Damreoğullarının müttefiki olan
Benî Müdliç’le aynı mahiyette bir dostluk ve ittifak anlaşması imzaladı. Sonra
da Medine’ye geri döndü.1
Abdullah bin Cahş Seriyyesi
Hicretin 2. senesi, Recep ayı. Peygamber Efendimiz bu tarihte Abdullah bin
Cahş’ı huzuruna çağırdı ve Müslümanlardan 8 kişilik bir birlik kumandasında
Nahle Vadisine gideceğini emir buyurdu. Birliğe katılanlara hitaben de, “Sizin
üzerinize birini tayin edeceğim ki, o en hayırlınız değildir. Fakat, açlığa,
susuzluğa en çok dayanan, katlananınızdır”2 dedi.
Resûl-i Ekrem kumandan tayin ettiği Abdullah bin Cahş’a bir de mektup verdi. Bu
mektubu iki gün yol aldıktan sonra açıp okumasını ve ona göre hareket etmesini
emir buyurdu.
İki günlük yolculuktan sonra Abdullah bin Cahş, emir gereğince mektubu açıp
okudu. Mektupta şunların yazılı olduğunu gördü:
“Bu mektubumu gözden geçirdiğin zaman Mekke ile Tâif arasındaki Nahle Vadisine
kadar yürüyüp, oraya inersin. Oradaki Kureyş’i gözetler, alabildiğin haberleri
gelip bize bildirirsin.”1
Şu halde, bu seriyyeden maksat, Kureyş’in hareketini gözetlemek, ne gibi
hazırlıklar içinde bulunduklarını tesbit etmekti.
Kahraman Sahabî Abdullah bin Cahş, Hz. Resûlullahın mektubuna, “Semi’nâ ve
ata’nâ (dinledik ve itâat ettik)” dedikten sonra, mücahidlere de, “Hanginiz
şehid olmayı ister ve makamı özlerse benimle gelsin. Kim de ondan hoşlanmazsa
geri dönsün. Ben ise Resûlullahın emrini yerine getireceğim”2 diye hitap etti.
Fedakâr mücahidler, tereddütsüz, kumandanlarının emrine amâde olduklarını
bildirdiler.
Mücahidler nöbetleşe bindikleri develerle Nahle Vadisine vardılar. Orada
konakladılar. Bu arada yükleri kuru üzüm ve yiyecek maddeleri olan Kureyş’in bir
kervanı göründü. Gelip onlara yakın bir yerde konakladı.
Mücahidler bunlara karşı nasıl davranmaları gerektiği hususunda konuştular.
Hücum etmeyeceklerine dâir önce bir karara varamadılar. Çünkü, içinde kan dökmek
haram olan Receb ayının girip girmediğinde tereddüt ediyorlardı. Sonunda henüz
Recep ayının girmesine bir gün var olduğu kanaatına varınca, ittifakla kervanı
ele geçireceklerine dair karar aldılar. Tam o esnada Vâkıd bin Abdullah’ın
attığı bir okla kervanın reisi Amr bin Hadremî öldü. Mücahidler, diğerlerin
üzerine yürüdüler. İki kişiyi esir alıp kervanı da ele geçirdiler.
Kurtulanlar Kureyşlileri hadiseden haberdar etmek için Mekke’ye doğru kaçmaya
başladılar. Mücahidler ise iki esir ve kervanla birlikte Medine’ye döndüler.
Seriyyenin başkanı Abdullah bin Cahş Hazretleri durumu anlatınca Fahr-i Kâinat
Efendimiz hiddetle, “Ben size haram olan ayda çarpışmayı emretmemiştim” dedi ve
ganimetten herhangi bir şey almaktan kaçındı.
Seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahidler Resûl-i Ekremin bu hareketi
karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar. Diğer Sahabîler de onların bu
hareketlerini tasvip etmeyince bütün bütün ruhlarını büyük bir sıkıntı sardı.
Resûl-i Kibriyâya durumu izah ettiler:
“Yâ Resûlallah” dediler. “Biz, onu Receb’in ilk gecesinde ve Cemâziyelâhir
ayının son gecesinde öldürdük! Receb ayı girince kılıçlarımızı kınına soktuk!”
Buna rağmen Resûlullah kendisi için ayrılan ganimeti almadı. Çünkü, ortada bir
şüphe söz konusu idi.
Nitekim, Mekkeli müşrikler de bu hareketi dillerine doladılar ve dedikodu
yapmaya başladılar:
“Muhammed ve Ashabı haram ayı helâl saydı. Onda kan döktüler. Mal aldılar. Adam
esir ettiler.”
Bu dedikodular Medine’den duyuldu. Diğer taraftan Medine’de bulunan Yahudiler de
ileri geri konuştular. Bir taraftan seriyyeye iştirâk etmiş bulunan mücahidler
bu hareketlerinden dolayı üzüntü duyuyorlardı. Diğer taraftan Mekkeli müşrikler
ve Medineli Yahudiler ileri geri konuşuyorlardı. Peygamber Efendimiz ise
kendisine ayrılan ganimeti kabul etmiyordu.
Bir müddet sonra Efendimize vahiy geldi ve meseleyi halletti. İlgili âyette
şöyle buyuruldu:
“Sana haram ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük
günahtır. Fakat insanları Allah yolundan çevirmek, Onu inkâr etmek, Mescid-i
Harâmı ziyaretten men etmek, oranın ahâlisini Mescid-i Haramdan çıkarmak, Allah
katında daha da büyük günahtır. Fitne ise katilden daha büyük bir cinayettir.
Onların elinden gelse, dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri
durmazlar…”1
Seriyyeye iştirâk etmiş olan mücahidler bu âyet üzerine sıkıntı ve mânevi
ızdıraptan kurtuldular. Peygamber Efendimiz de kendisi için ayrılmış bulunan
ganimet hissesini kabul etti. Müşrikler ise esirleri için kurtuluş bedeli
gönderdiler. Esirlerden sadece Osman bin Abdullah Mekke’ye gitti. Diğer esir
Hakem bin Keysan ise Müslüman olup Medine’de kaldı.2
Hakem bin Keysan nasıl Müslüman oldu?
Mücahidler tarafından esir alınınca, kumandan Abdullah bin Cahş onun boynunu
vurmak istemişti. Fakat, diğer Sahabîler, “Hayır, Resûlullaha götürelim” diyerek
buna mâni olmuşlardı. Böylece Hakem boynunun vurulmasından kurtulmuştu.
Medine’ye döndüklerinde onu Peygamber Efendimize götürdüler. Resûl-i Ekrem,
Hakem’i Müslüman olmaya dâvet etti. Ancak o menfî tavır takındı. Hatta ileri
geri konuşmaya başladı. Bu konuşmalarından hiddete gelen Hz. Ömer, “Bunun
Müslüman olacağı yok, yâ Resûlallah! Müsâade et, boynunu vuralım” diye konuştu.
Resûl-i Ekrem bu teklifi kabul etmedi ve Hakem’i tekrar İslâma dâvet etti.
Sonunda Hakem, “İslâm nedir?” diye sordu.
Resûl-i Ekrem, “İslâm, şeriki olmayan bir Allah’a îmân ve ibâdet, Muhammed’in de
Onun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet etmendir” buyurunca Hakem, “Müslüman oldum”
diyerek, Kelime-i Şehâdet getirdi.
Resûl-i Ekrem de Sahabîlere dönerek, “Eğer sizin onun hakkındaki görüşünüze uyup
onu öldürseydim, Cehenneme girmiş gitmişti”1 diyerek hepimize ölçü olacak
dersini verdi.
Hz. Resûlullahın İslâma dâvetteki temennisi, sabrı ve sebâtı işte bir insanı
böylesine Cehennemden kurtarıp, Sahabî gibi şerefli bir makama yükseltiyordu.
* * *
Kıblenin Mescid-i Harama Çevrilmesi
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ile Müslümanlar, Medine’de namazlarını Allah’ın
emriyle Peygamberler makamı olan Kudüs’e, yâni Beytü’l-Makdise doğru kılarlardı.
Fakat, Peygamber Efendimiz öteden beri tevhid akîdesinin müstesna bir âbidesi
olan yeryüzünün ilk mâbedi ve ceddi Hz. İbrâhim’in kıblesi olan Kâbe’ye doğru
yönelerek namaz kılmayı kalben arzu ve temenni ediyordu. Müslümanlar da,
hassaten Muhacirler kalblerinde aynı arzuyu taşıyorlardı. Çünkü, beş vakit
namazlarında Kâbe’ye yönelmek vatanları Mekke’yi de yâdetmeye bir vesile
olacaktı.
Yahudilerin de, “Muhammed ve Ashabı, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi
olduğunu bile bilmiyorlardı” diyerek sinsice dedikoduda bulunmaları onları
rahatsız ettiğinden bu arzuları daha da kuvvetleniyordu. Bu sebeple, Resûl-i
Ekrem Efendimiz, tahvil-i kıble için vahyin gelmesini bekliyor, Cebrâil’i (a.s.)
gözetliyor ve Kâbe’yi temenni ederek duâ ediyordu.
Nitekim, bir gün Cebrâil’e (a.s.) bu arzusunu izhar ederek, “Rabbimin, yüzümü
Yahudîlerin kıblesinden Kâbe’ye çevirmesini arzu ediyorum” diyerek izhar etti.
Cebrâil (a.s.), “Ben, bir kulum! Sen, Rabbine niyâzda bulun. Bunu Ondan iste!”1
dedi.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Beytü’l-Makdis’e müteveccihen namaza
duracakları zaman başını semâya doğru kaldırmaya başladı.
Nihayet Medine’ye hicretin 17. ayında kıblenin Mescid-i Haram’a doğru
çevrildiğini bildiren âyet-i kerime nâzil oldu.
“Yüzünün sık sık semâya çevrildiğini, muhakkak ki Biz görüyoruz. Seni hoşnut
olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede
olursanız olun, yüzünüzü o tarafa çevirin…”1
Bu vahiy geldiği sırada Resûlullah Efendimiz, Müslümanlara mescidde öğle namazı
kıldırıyordu. Namazın ilk iki rekâtı kılınmış, sıra son iki rekâta gelmişti.
Peygamber Efendimiz, ağır ağır yönünü değiştirdi ve mübârek yüzünü Kâbe’ye doğru
çevirdi. Müslümanlar da Efendimizle birlikte o tarafa döndüler.2
İki kıbleli mescid
Mescid-i Kıbleteyn’den (İki Kıbleli Mescid) bir görünüş
Diğer bir rivâyete göre, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Receb ayının bir Pazartesi
günü Benî Seleme semtinde oturan Bişr bin Berâ’nın annesi Ümmü Bişr’i ziyârete
gitmişlerdi. Kendisine yemek yapıldı. Yediler. Bu sırada öğle namazı vakti
girdi. Peygamberimiz, oradaki mescidde Müslümanlarla birlikte iki rekât
kıldıktan sonra namaz içinde Kâbe tarafına dönmesi emrolundu. Derhal cemâatla
birlikte yüzlerini Mescid-i Haram tarafına çevirdiler. Bu sebeple Benî Seleme
Mescidine “Mescid-i Kıbleteyn (İki Kıbleli Mescid)” adı verildi.1
Peygamberimizin emri üzerine, bütün Müslümanlara kıblenin Mescid-i Aksa’dan
Mescid-i Haram tarafına çevrildiği duyuruldu.
Kıblenin Kâbe olarak tesbit edilmesi bir kısım Müslümanların telâşına sebep
oldu. Çünkü, kıble değiştirilmeden önce Beytü’l-Makdise doğru namaz kılarak
vefât etmiş veya şehid edilmiş Müslümanlar vardı. Bunun için huzur-u risâlete
gelerek, “Yâ Resûlallah! Daha önce ölen Müslüman kadeşlerimizin durumu ne
olacak? Onlar Beytü’l-Makdise doğru namazlarını edâ etmişlerdi” diyerek
endişelerini izhar ettiler.
Cenâb-ı Hak Müslümanların bu endişelerini de inzâl buyurduğu âyet-i kerime ile
giderdi:
“… Senin yöneldiğin Kâbe’yi, Peygambere uyanlarla gerisin geri dönenleri ayırd
etmek için kıble yaptık. Kıblenin bu şekilde değişmesi ise, Allah’ın hidâyet
nasip ettiği kimselerden başkasına pek ağır gelir. Yoksa Allah, kıbleyi
değiştirmekle îmânınızı zaafa uğratacak ve evvelki kıbleye yönelerek kıldığınız
namazları zâyi edecek değildir. Şüphesiz ki Allah insanlara pek şefkatli, pek
merhametlidir.”2
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye teşrif edip Beytü’l-Makdis’e doğru namaz
kılmaya başlayınca Arap müşriklerinin gücüne gitmişti. Bilâhere kıble Kâbe’ye
tahvil buyurulunca bu sefer Yahudîlerin gücüne gitti ve tekrar dedikodu yapmaya,
fitne fesad çıkarmaya koyuldular.
Hatta âlimlerinden birkaçı Resûlullaha gelerek, “Yâ Muhammed! Üzerinde
bulunduğun kıblenden seni döndüren nedir? İbrahim’in milleti ve dininde
bulunduğunu söyleyen sen değil misin?” dediler.
Sonra da şu sinsî teklifte bulundular:
“Eğer şimdiye kadar üzerinde bulunduğun kıblene tekrar dönersen sana tabi olur,
seni tasdik ederiz!”
Şu âyetler bu hâdiseyi anlatmaktadır:
“İnsanlardan birtakım beyinsizler, ‘Müslümanları şimdiye kadar yöneldikleri
kıbleden çeviren nedir?’ diyecekler. Sen onlara de ki: “Doğu da, batı da
Allah’ındır. O dilediğini dos doğru bir yola iletir.
“Biz sizi böylece aşırılıktan uzak, adâlet, ve doğruluk üzerinde olan bir ümmet
yaptık—tâ ki kıyâmet gününde siz peygamberlerin İlâhî hükümleri tebliğ etmiş
olduklarına dâir insanlar üzerine bir şâhit olun, Peygamber de sizin doğru yolda
olduğunuza şâhid olsun…
“Kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü delili getirsen, yine de senin
kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin
kıblesine de uymazlar. Eğer sana gelmiş olan ilimden sonra sen onların
heveslerine uyacak olursan, o zaman elbette zâlimlerden olursun.”1
Kubâ Mescidi kıblesi
Kıble, Mescid-i Haram tarafına çevrildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz
Kubâ’ya gitti ve İslâm tarihinde inşa edilen ilk mescid olan Kubâ Mescidinin
Beytü’l-Makdis tarafına olan kıblesini de Kâbe’ye doğru çevirtti.

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|