
Efendimiz S.A.V'in [
Medine ] Hayat'ı
(622-632)

Hicretin Birinci
Senesi
Medine ve Ahalisi
Resûl-i Ekrem Efendimizin hicretiyle Medine, İslâm merkezi haline gelmiş
oluyordu. Bu bakımdan o zamanki Medine ve ahalisi hakkında kısaca mâlumat
vermekte fayda vardır.
Şimdiki gibi o zaman da Medine, Arabistan Yarımadasının mühim şehirlerinden biri
sayılıyordu. Vadi olan arazisi oldukça genişti. Vadi tamamen dağlarla
çevriliydi. İklimi tatlı, arazisi münbitti. Havası güzel, suyu serin ve oldukça
boldu. Yağışı Mekke’den fazlaydı.
Hz. Resûlullahın hicretine kadar şehir Yesrib ismini taşıyordu. Bu adı, buraya
ilk gelip yerleşen “Yesrib” isimli Amalikalıdan aldığı söylenir.1 Ancak, bu
kelimede “fesad” mânâsı bulunduğundan Peygamberimiz bu ismi beğenmedi ve onu
“Medine” diye değiştirdi. Artık Müslümanlar arasında şehir “Yesrib” diye değil,
“Medine” adıyla anılmaya başladı. Bir ara “Medinetü’n-Nebî” diye anıldıysa da,
sonraları sadece “Medine” olarak kaldı. Tarihçiler Medine’nin 94 kadar ismi
bulunduğunu kaydederler ve bunları teker teker zikrederler.2
Medine’de Müslümanlardan başka Yahudî ve Hıristiyanlar da oturuyordu. Bu
bakımdan nüfusu kalabalık bir şehirdi. O zamanki nüfusunun 10 bin civarında
olduğu tahmin edilmiştir.
Buradaki Müslümanlar Evs ve Hazreç kabilelerine mensup idiler. Evs ve Hazreç
adındaki iki kardeşten üreyip çoğalan bu iki kabile arasında Arapların
seciyeleri icabı ihtilâflar, kavgalar ve çarpışmalar birbirini kovalamıştı. Bu
dahilî muharebelerin sonuncusu Buâs Harbi idi ki, yüz yirmi sene devam etmiş ve
Efendimizin Medine’ye hicretlerinden beş sene kadar önce son bulmuştu. Bu kanlı
muharebede her iki taraftan da en namlı bahadırlar ölmüş veya mâlül düşmüşlerdi.
İşte Ensar böyle perişan bir vaziyette iken Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hicreti
vuku bulmuştu.
Hicret-i Nebevî ile bu iki kardeş arasındaki düşmanlık, eski uhuvvet ve
muhabbetle kayboldu. Dargınlık ve kırgınlıklar tamamen ortadan kalktı. İki taraf
şâirlerinin okudukları kahramanlık ve şecâat destanları Arap edebiyatını
dolduran ve senelerce kadınlar, çocuklar tarafından terennüm edilen bu asırlık
düşmanlığın yeni bir uhuvvete dönmesi, hiç şüphesiz Cenâb-ı Hakkın, Sevgili
Efendimize ihsan ettiği bir armağanıdır.1
Hz. Âişe (r.a.) der ki: “Buâs günü, Allah’ın kendi Resûlü (a.s.m.) için
hazırladığı bir gündür ki, bu muharebenin neticesi üzerine Resûlullah (a.s.m.)
Medine’ye hicret etmiştir. Öyle ki, hicret sırasında birbirleriyle çarpışmış Evs
ve Hazreç’lerin cemiyetleri dağılmış, eşrafı öldürülmüş ve yaralanmıştı. Bu
perişanlık üzerine Allah, birbirleriyle çarpışıp durmuş olan Ensar’ın İslâm
camiâsına girmeleri için bu günü Resûlune hazırlamıştır.”2
Buradaki Yahudiler ise üç kabileye mensup idiler: Beni Kaynuka, Beni Kurayza ve
Beni Nadr.
Şehirde sayıları en az olan Hıristiyanlardı. Bunlar İslâmın Medine’de hızla
yayılışı karşısında tahammül edemediler ve kısa bir zaman sonra Medine’den
ayrıldılar. Uhud Savaşında müşrikler safında Müslümanlara karşı savaşan bu
Hıristayanlar, sonraları Bizans’a sığınmışlardır.
Siyasî hayat itibariyle Medine, o sırada ibtidaî denecek bir seviyede idi. Henüz
kabile hayatı yaşanıyordu. Tıpkı müşrik Araplarda olduğu gibi, Yahudilerde de
her kabile kendi başına müstakil bir topluluk teşkil ediyordu. Kendi
reislerinden başka hiç bir otorite kabul etmiyorlardı.
Burada, eşitlik mefhumundan ve tatbikatından da uzak bir hayat tarzı hâkimdi.
Meselâ, güçsüz kabilelere ödenen diyet, güçlü ve nüfuzlu kabilelere ödenen
diyetin yarısı idi. Cemiyet hayatı kanunlardan mahrum bulunuyordu. Gerektiğinde
hakemler seçiliyor ve bu hakemlerin şahsî kanaat ve görüşlerine göre hüküm ve
kararlar veriliyordu. Okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça azdı.
İşte Peygamber Efendimiz coğrafî, siyasî, içtimâî yönleriyle ana hatlarını
anlattığımız böyle bir şehre hicret edip gelmişti. Önünde mühim vazifeler vardı
ve halli gereken çok ağır meseleler kendisini bekliyordu.
* * *
Abdullah bin Selâm'ın Müslüman Olması
Hz. Yusuf’un (a.s.) sülâlesinden olan Abdullah bin Selâm, Medine Yahudîlerinin
ileri gelen âlimlerinden biri idi.
Büyük bir âlim olan babası Selâm’dan birçok şeylerle birlikte, Tevrât’ı ve
tefsirini öğrenmişti. Ayrıca babası âhirzamanda gelecek peygamberin sıfat ve
alâmetleriyle yapacağı işleri de kendisine anlatmış ve “Eğer, o Hârun neslinden
gelirse, ona tâbi olurum. Yoksa tâbi olmam” demişti. Selâm, Efendimiz henüz
Medine’ye gelmeden önce vefât etmişti.
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Medine’ye gelişini Müslümanlara müjdeleyen Yahudînin
sesini Abdullah bin Selâm da işitmiş ve kendisini tutamayarak, “Allahü Ekber”
deyip tekbir getirmişti.
Bunu duyan halası, “Allah seni umduğuna erdirmesin! Vallahi, Mûsa Peygamberin
geleceğini duymuş olsaydın bundan fazlasını yapmazdın” diyerek ona çıkışmıştı.
Abdullah ise, “Ey hala! Vallahi, gelen onun kardeşidir. O da onun gibi bir
peygamberdir!” demişti.
Bunun üzerine halası, “Yoksa kıyâmete yakın gönderileceği bize haber verilen
peygamber bu mudur?” diye sormuştu.
Abdullah, “Evet” cevabını verince de, “Öyle ise davranışında haklısın” demişti.1
Resûl-i Kibiryâ Efendimiz Medine’ye teşrif buyurdukları zaman, Abdullah bin
Selâm da onu görmek için gitmiş ve Efendimizin nûrlar saçan mübârek simasını
görünce, “Şu simâda yalan yok! Şu yüzde hile olamaz” diye kendi kendine
söylenmişti.2
Peygamberimize Soru Sorması ve İslâmı Kabulü
Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin evinde misafir
kaldığı bir sıradaydı. Abdullah bin Selâm da Efendimizi ziyarete geldi ve ona
bir takım suâller sordu. Tevrat’tan sorduğu suâllerine yine Tevrat’a uygun
cevaplar alınca şehâdet getirerek Müslüman oldu.1
Sonra da şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah! Yahudî milleti iftiracı, yalancı bir millettir. Yarın benim
Müslüman olduğumu duyunca türlü yalanlar uydurup iftirâda bulunurlar.
Müslümanlığım duyulmazdan önce beni onlardan sorup mevkiimi tasdik ettiriniz!”
Peygamber Efendimiz, onu bir tarafa gizleyip Yahudî ileri gelenlerinden
bazılarını dâvet etti ve onlara, “Ey Yahudî cemaâtı, siz benim Allah tarafından
gönderilmiş bir peygamber olduğumu pek iyi bilirsiniz. Ben hak dinle geldim,
Müslüman olunuz” dedi.
Yahudîler, “Biz, senin peygamber olduğunu bilmiyoruz” diye karşılık verdiler ve
bu sözlerini üç sefer tekrarladılar.
Bundan sonra Resûl-i Ekrem, “Sizin içinizde Abdullah bin Selâm adında birisi
var, o nasıl bir kişidir?” diye sordu.
Yahudîler, “O, bizim içimizde hayırlı bir babanın oğludur. Kendisi de, babası da
en faziletlimiz, en âlimimizdir” diye şehâdet ettiler.
Resûlullah, “Abdullah bin Selâm Müslüman olursa siz ne dersiniz?” diye sordu.
Yahudîler, “Hâşâ! Abdullah İbn-i Selâm, hiç bir vakit Müslüman olamaz” dediler.
Efendimiz suâlini üç sefer tekrarladı. Onlar, her seferinde de aynı inkârî
cevabı verdiler.
Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Abdullah İbn-i Selâm’ı yanına çağırdı, “Yâ İbn-i
Selâm, gel!” buyurdu.
Abdullah saklı bulunduğu yerden çıktı ve kelime-i şehâdet getirerek Müslüman
olduğunu ilân etti.
Yahudilere de, “Ey Yahudî cemâatı! Allah’dan korkunuz! Size geleni kabul ediniz.
Vallahi, siz de bilirsiniz ki; o yanınızdaki Tevrat’ta ismini ve sıfatını
bulduğunuz Resûlullahdır” diyerek onları İslâma dâvet etti.1
Fakat Yahudîler, “Sen yalan söylüyorsun! Sen şerir oğlu şerîrimizsin” dediler ve
onu, kıymetini düşürmek için türlü türlü kusur ve kabahatlar isnad ederek
kötülediler.
Abdullah bin Selâm, “Yâ Resûlallah! Korktuğum işte bu idi. Ben, sana onların
gaddar, yalancı, fâcir ve müfteri bir millet olduğunu haber vermemiş miydim?
İşte dediğim çıktı!” dedi.2
Resûl-i Ekrem, Yahudîleri huzurundan çıkardı. Abdullah bin Selâm ise evine
gitti. Onun dâveti ile bütün ev halkı ve halası da Müslüman oldu.3
Yahudîlerin bazı ileri gelenleri Abdullah bin Selâm’ı türlü türlü desise ve
sözlerle Müslümanlıktan vazgeçirmeye çalıştılarsa da muvaffak olmadılar.
Abdullah bin Selâm’la birlikte bir çok Yahudî âlimi de samimi olarak İslâmı
kabul edip Müslümanlıkta sebât gösterdiler. İman etmeyen diğer Yahudî âlimleri
ise, “Muhammed’e bizim şerlilerimiz tâbi oldu. Eğer hayırlı olsalardı atalarının
dinini terketmezlerdi” diye ileri geri konuşmaya başladılar.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak indirdiği âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurdu:
“Ancak onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinden dos doğru bir topluluk vardır
ki, geceler boyu Allah’ın âyetlerini okurlar ve namaz kılıp secde ederler.”1
* * *
Müşriklerin Tehdidi
Peygamberimiz ve Müslümanların Medine’de hürriyet ve huzurlu bir hayata
kavuştuklarını gören müşrikler büs bütün rahatsız olup endişeye kapıldılar.
Medine’de onları rahat bırakmak istemiyorlardı. Mekke’de uyguladıkları, halkı
Resûl-i Ekrem Efendimizden uzaklaştırma tarzını burada da tatbik etmek
istiyorlardı. Bu maksatla onu himâyeye söz vermiş bulunan Ensara üst üste
muhtıra mahiyetinde ağır dille yazılmış iki mektup gönderdiler. Mektuplarda,
Ensarın bu himâyeden vazgeçmesi isteniyor, aksi takdirde başlarına gelecek her
türlü hâdiseye razı olmaları gerektiğini belirtiyordu.
Fakat Kureyş müşriklerinin bu iki muhtırası da Medineli Müslümanlar üzerinde hiç
bir menfi tesir meydana getirmedi. Bilâkis sert cevaplarla karşılandı. Böylece
Mekkeli müşrikler, Medine’de korku ve tehditle kimseyi Hz. Resûlullahın aleyhine
çeviremiyeceklerini de anlamış oluyorlardı.
Medinelilere gelen bu ihtar mektuplarından Peygamber Efendimiz de haberdâr
olmuştu. Bu sebeple Medine devamlı teyakkuz halinde idi. Her an müşrik saldırısı
olabilir ihtimaline binâen Resûl-i Ekrem Efendimiz, devamlı ihtiyatlı bulunuyor,
Müslümanları da dikkatli ve tedbirli olmaya çağırıyordu. Bu yüzden uyumadıkları
geceler bile oluyordu.
Gerçekten Medine’de Müslümanların durumu oldukça nazikti. Çünkü, buraya hicret
etmekle Müşrik Arap kabilelerine boy hedefi olmuşlardı. Elbette, bunun
karşısında her zaman uyanık bulunmak gerekiyordu. Müslümanlar en ufak bir
gürültü, bir seslenişten dolayı hemen bir araya toplanıyorlardı.
Hatta bir gün, bir ses işitilmişti. Sesi duyan feryadı basmıştı. Her haslette
zirvede olan Resûl-i Kibriyâ cesarette de zirve noktadaydı. Hemen kılıcını
kuşanıp, atına atlayarak yanlarına varmış ve kendilerini teselli ve teskin
etmişti. Enes bin Mâlik (r.a.) der ki:
“Ne zaman bir feryad kopsa, Resûlullahı atla oraya yetişmiş bulurduk.”1
Mekkeli müşrikler Medineli Müslümanları Resûl-i Ekremin himâyesinden vazgeçirmek
için sadece bu muhtıra mahiyetindeki mektupları göndermekle de kalmamışlardı. Bu
meyanda bazı ekonomik tedbirlere de başvuruyorlardı. Ayrıca Medine’deki münâfık
ve Yahudîlerden bazılarını elde ederek, Müslümanlar arasına fitne ve fesad
düşürmeyi de planlı bir şekilde yürütüyorlardı.
Bütün bunlara rağmen Medineli Müslümanlar Resûlullahı bağırlarına basmada,
İslâmı yaşatmada, Muhacir Müslümanlara her türlü yardımda bulunmada zerre kadar
tereddüde kapılmadılar ve geri durmadılar. Bilâkis daha ciddi ve samimi bir
tarzda bu hizmetlerini devam ettirdiler.
* * *
Mücahidlerle Ensar Arasında Kardeşlik Kurulması
Allah rızası için herşeyini bırakıp Medine’ye hicret etmiş bulunan Muhacir
Müslümanlara, Medineli Müslümanlar muhabbet ve samimiyetle kucaklarını
açmışlardı. Ellerinden gelen her türlü yardımı onlardan esirgememişlerdi,
esirgemiyorlardı.
Ne var ki, Muhacirler Medine’nin havasına, âdetlerine ve çalışma şartlarına
alışkın değillerdi. Mekke’den gelirken de beraberlerinde hiç bir şey
getirmemişlerdi. Bu sebeple, Medine’nin çalışma şartlarına ve kendilerine her
türlü yardımda bulunduklarından dolayı Ensar adını alan Medineli Müslümanlara
ısındırılmaları gerekiyordu.
Nitekim, Medine’ye hicretten 5 ay sonra Resûl-i Ekrem, Ensar ile Muhaciri bir
araya topladı. Kırk beşi Muhacirlerden kırk beşi de Ensardan olmak üzere 90
Müslümanı kardeş yaptı.
Peygamber Efendimizin kurduğu bu kardeşlik müessesesi, maddî mânevi yardımlaşma
ve birbirlerine vâris olma esasına dayanıyor, bu suretle Muhacirlerin
yurtlarından ayrılmalarından dolayı duydukları keder ve üzüntüyü giderme, onları
Medinelilere ısındırma, onlara güç ve destek kazandırma gayesini güdüyordu.1
Kurulan bu kardeşlik müessesesine göre, Medineli âilelerden herbirinin reisi,
Mekkeli Müslümanlardan bir âileyi yanına alacaktı. Mallarını onlarla
paylaşacaklar, beraber çalışıp beraber kazanacaklardı.
Resûlullah Efendimiz, rasgele iki Müslümanı bir araya getirmemişti. Bilâkis, bir
araya getireceklerin durumlarını inceden inceye tetkik ederek, uygun
bulduklarını birbirine kardeş yapmıştı. Meselâ, Selman-ı Farisî ile Ebu’d-Derdâ,
Ammar ile Huzeyfe, Mus’ab ile Ebû Eyyub Hazretleri arasında mizaç, zevk,
hissiyât itibariyle tam bir ahenk vardı.1
Bu kardeşlik sayesinde, Allah ve Resûlunün muhabbetinden başka herşeylerini
geride bırakmış bulunan Muhacirlerin iâşe ve iskân meseleleri de hal yoluna
girmiş oluyordu. Ensardan herbiri, Muhacirlerden birini evinde barındırıyor,
beraber çalışıyor, beraber yiyorlardı. Bu, neseb kardeşliğini fersah fersah
geride bırakacak bir kardeşlikti, îmân ve din kardeşliği idi. Medineli
Müslümanlar, yâni Ensar, herşeylerini bu garip, bu kederli, bu yurtlarından uzak
bulunmanın hüznünü duyan Müslümanlarla paylaşıyorlardı. Medineli biri vefât
edince, Muhacir kardeşi akrabalarıyla birlikte ona vâris oluyordu.2
Yine, kurulan bu kardeşlik sayesinde büyük bir içtimâi yardımlaşma da temin
edilmiş oldu. Muhacir Müslümanlar, sıkıntıdan kurtuldu. Medineli herbir Müslüman
kardeş olduğu Mekkeli Müslümana malının yarısını veriyordu. Muhacir kardeşlerine
karşı misafirliğin, cömertliğin, kadirşinaslığın, insanlığın en yüce derecesini
göstermekten zevk alıyorlardı.
Medineli Müslümanlar, bunlarla da kalmadılar. Resûlullahın huzuruna çıkarak
fedakârlıklarını gösteren şu teklifte bulundular:
“Yâ Resûlallah! Hurmalıklarımızı da, Muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür!”
Ancak, Muhacirler o âna kadar ziraatle meşgul olmamışlardı. Zirâat işlerini pek
bilmiyorladı. Bunun için Peygamberimiz, Muhacirler namına Ensarın bu teklifini
kabul etmedi.
Fakat, Medineli Müslümanlar buna da bir çare buldular. Zirâattan anlamayan
Muhacir Müslümanlar, sadece tımar ve sulama işlerini yapacaklar, onlar da ekip
biçeceklerdi. Sonunda çıkan mahsul ortadan pay edilecekti. Resûl-i Ekrem
Efendimiz bu teklife razı oldu.1
Tarih, bir çok göçlere şahid olmuştur. Ama, böylesine mânâlı, böylesine ulvî bir
hicreti, dışardan gelenle yerlileri arasında böylesine birbirlerine can u
gönülden sarılma, birbirleriyle muhabbetle kaynaşma, birbirleriyle samimiyetle
kucaklaşmayı o ana kadar görmüş değildi. Bir daha da göremeyecektir. Bu samimi
kaynaşmadan muazzam bir kuvvet doğuyordu. Öylesine bir kuvvet ki, kısa zamanda
bütün Arabistan herşeyiyle onlara boyun eğmek mecburiyetinde kalacaktı.
Muhacirler, “Ensar kardeşlerimiz bize mal mülk verdi, iâşemizi temin etti”
diyerek boş oturmuyorlardı. Bu, îmânlarından gelen gayrete zıttı. Herbiri
elinden gelen gayreti göstererek, mümkün oldukça kimseye yük olmamaya
çalışıyordu.
Bunun en canlı örneği, Sa’d bin Rebi’nin yaptığı teklife Cennetle müjdelenen 10
Sahabîden biri olan Abdurrahman bin Avf’ın verdiği cevaptır.
Resûl-i Ekrem tarafından birbirlerine kardeş tayin edilen Sa’d bin Rebi,
Abdurrahman bin Avf’a, “Ben, mal cihetiyle Medineli Müslümanların en zenginiyim.
Malımın yarısını sana ayırdım” demişti.
Büyük Sahabî Abdurrahman bin Avf’ın verdiği cevap yapılan teklif kadar
ibretliydi:
“Allah sana malını, hayırlı kılsın. Benim onlara ihtiyacım yok. Bana yapacağın
en büyük iyilik, içinde alış veriş yaptığımız çarşının yolunu göstermendir.”2
Ertesi sabah, Kaynuka çarşısına götürülen Hz. Abdurrahman bin Avf yağ, peynir
gibi şeyler alıp satarak ticarete başladı. Resûl-i Ekremin, malının çoğalması
ile bereketlenmesi hususundaki duâsına da mazhar olduğundan çok geçmeden epeyce
bir kazanç elde etti ve kısa zamanda Medine’nin sayılı tüccarları arasında yer
aldı. Şöyle derdi:
“Taşa uzansam, altında ya altın, ya da gümüşe rastladığımı görürüm!”1
Resûl-i Ekrem Efendimizin duâsı bereketiyle fazlaca servet elde eden Hz.
Abdurrahman bin Avf, sadece bir defasında 700 deveyi yükleriyle beraber
“Fîsebilillah” tasadduk etmişti.
Hz. Abdurrahman gibi bir çok Mekkeli Müslüman, Medine’de kendilerine göre birer
iş bulmuş ve kendi ellerinin emeğiyle saâdet içinde geçinmeye başlamışlardı.
Mekkeli Müslümanların, Medineli Müslümanlara yük olmayıp, alınlarının teriyle
rızıklarını temin ettiklerini Hz. Ebû Hüreyre’nin ifâdelerinden de anlıyoruz.
Bir gün kendisine nasıl olup da, diğer Sahabîlerden çok daha fazla hadis rivâyet
ettiği sorulduğunda, meselemize ışık tutan şu cevabı vermişti:
“Medineli Müslümanlar çiftiyle çubuğuyla, Muhacirler de çarşı pazarda
alışverişle uğraşırken ben, Resûlullahın yanından ayrılmıyordum. Onun
söylediklerini dinleyip, ezberliyordum. Onun duâsını almıştım.”2
Kardeşliğin müsbet neticeleri
Kurulan bu kardeşlik kısa zamanda müsbet neticesini verdi. Cemiyetin muhtelif
tabakaları bu kardeşlik sayesinde birbirleriyle kaynaştı. Bu kardeşlik,
kabilecilik gurur ve adavetini de ortadan kaldırdı. Bu suretle niyetleri kudsî,
gayeleri ulvî, içleri dışları nur, faziletli bir cemiyet meydana geldi.
Bu kardeşliğin diğer bir müsbet neticesi ise şu idi: Peygamber Efendimiz,
herhangi bir sefere çıkacağı zaman, kardeşlerden birini beraberinde götürür,
diğerini ise her iki âilenin mâişetini temin etmek, idaresini yürütmek için
Medine’de bırakırdı. Böylece evleri sahipsiz ve hâmisiz kalmıyordu.
Ensarın, Muhacir kardeşlerine gösterdikleri bu eşsiz samimiyet,
misafirperverlik, kadirşinaslık, cömertlik, fedakarlık ve feragâtı Cenâb-ı Hak
indirdiği âyet-i kerimesiyle ilân edip bu davranışlarını medhetti:
“Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve îmânı kalblerinde yerleştirmiş olanlara
gelince: Onlar, kendi yurtlarına hicret eden din kardeşlerini severler, onlara
verilen şeyden dolayı gönüllerinde bir kıskançlık duymazlar ve kendileri ihtiyaç
içinde olsalar bile onları kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin
ihtiraslarından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir.”1
Evet, kurulan bu ma’nevi kardeşlik hiç bir milletin tarihinde rastlanmayacak
eşsiz bir şeref tablosudur. Bu kardeşlik neticesinde meydana gelen dayanışma,
yardımlaşma, hayırseverlik, İslâmın inkişâfa başlaması dönemine rastlamış olması
bakımından da oldukça mühim bir tesir icra etmiştir. “Hiç tereddüt etmeden
denilebilir ki, çeyrek asır zarfında İslâm nûrunun âlemin her tarafına
yayılması, İran’ın tamamen fethi, Doğu Roma İmparatorluğunun tehdid edilmesi hep
bu dinî kardeşliğin resaneti [kuvvet] eseridir.”2
Muhacirlerin kendi aralarında kardeş yapılması
Resûl-i Ekrem ayrıca, Muhacir Müslümanlar arasında da kardeşlik kurdu.
Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer elele tutuşmuş geliyorlardı. Bu samimi
manzarayı seyreden Peygamber Efendimiz, yanındaki Sahabîlere, “Nebîler ve
Resûllerden başka, bütün önceki ve sonrakilerden Cennetlik olanların kemâl
çağına erenlerinden iki büyüğüne bakmak isteyen, şu gelenlere baksın” buyurdu,
sonra da onları birbirine kardeş yaptı.1
Resûl-i Ekrem, Mekkeli Müslümanları teker teker birbirlerine kardeş yapıyordu. O
sırada Hz. Ali çıkageldi. Gözyaşları arasında şöyle dedi:
“Yâ Resûlallah, sen Sahabîleri birbirine kardeş yaptın. Benimle hiçbir kimse
arasında kardeşlik kurmadın?”
Peygamber Efendimiz, “Yâ Ali, sen dünyada ve Âhirette benim kardeşimsin”2
buyurarak gözyaşlarını dindirdi.
* * *
Mescid-i Nebevînin İnşası
Hicretin 1. senesi: Milâdi 622.
Resûl-i Ekrem, Medine’ye teşrif buyurduklarında, içinde cemaatle namaz
kılabilecekleri, gerektiğinde toplanıp meselelerini konuşabilecekleri bir yerden
mahrum bulunuyorlardı. Bu mühim vazifeler için merkez teşkil edecek bir mescid
gerekiyordu.
Efendimiz, Medine’de ilk olarak bu mescidi inşâ etmekle işe başladı.
Şehre ilk girdiklerinde devesi Neccaroğullarından Sehl ve Süheyl adında iki
yetimin üzerinde hurma kuruttukları arsalarına çökmüştü. Bu iki yetim Medineli
Müslümanlardan Muaz bin Afra’nın (r.a.) himâyesinde bulunuyorlardı. Resûl-i
Ekrem, bu arsayı satın almak istediğini Muaz Hazretlerine bildirdi. Ancak, bu
fedakâr Sahabî arsanın bedelini, himâyesindeki iki yetime vererek bu büyük şeref
ve ücrete nail olmak için bağışlamak istediğini söyledi. Fakat Peygamberimiz
kabul etmedi. Sonra da arsa sahibi iki yetimi çağırarak, arsalarının bedelini
ödemek istedi. İki genç yetim de, “Yâ Resûlallah! Biz onun bedelini ancak
Allah’tan bekleriz. Sana onu Allah rızası için bağışlarız” dediler.
Resûl-i Ekrem, gençlerin bu tekliflerini de kabul etmedi ve bedeli olan 10
miskal altına arsayı satın aldı. Bu miktarı Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle
Hz. Ebû Bekir onlara hemen ödedi.1
Fedakâr Sahabîler tarafından arsa kısa zamanda ter temiz hale getirildi ve
Resûlullahın emriyle kerpiçler kesilip hazırlandı.
Peygamberimiz, mescidin temelini atacağı sırada, yanında Hz. Ebû Bekir, Hz.
Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali bulunuyordu. Müslümanlardan oraya uğrayan biri, “Yâ
Resûlallah! Yanında sadece şu bir kaç kişi mi var?” diye sordu.
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz cevaben, “Onlar benden sonra işi yönetecek olanlardır”
buyurdu. Onu takiben sırasıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali
temele birer taş koydular. Böylece Mescid-i Nebevî’nin temelleriyle birlikte
Dört Halife devrinin manevi temelleri de atılmış oluyordu.
Mescidin inşasında Peygamber Efendimiz, bilfiil durmadan dinlenmeden çalıştı.
Bir taraftan mübârek elleriyle kerpiçler taşırken, diğer taraftan Müslümanları
şevk ve gayrete getirici şu sözleri söylüyordu:
“Taşıdığımız şu yük, ey Rabbimiz!
“Hayber’in yükünden daha hayırlı, daha temiz,
“Yâ Rab! Hayır, ancak âhiret hayrı!
“Sen, Muhacirle Ensar’a acı!”1
Durup dinlenmeden yapılan çalışma neticesinde Mescid-i Nebevînin inşâsı kısa
zamanda tamamlandı. Her türlü süsten uzak dört duvarı kerpiçten olan bu kudsî
mâbedin tavanı yoktu. Henüz Kâbe kıble olarak tayin edilmemiş bulunduğundan,
kıblesi Kudüs’e doğru idi. Dörtgen şeklinde idi ve üç kapısı ile bir de mihrabı
vardı. Mihrab yerine sıra halinde hurma gövdeleri dizilmişti. Minberi yoktu.
Sadece Resûlullahın hutbe irâd buyururlarken dayanmaları için bir hurma kütüğü
bulunuyordu. Sonraları Sahabîlerin arzusu üzerine üç basamaklı bir minber
yapıldı.2 Mescid-i Nebevî değişik tarihlerde tâdilatlar görerek bugünkü şeklini
almıştır.
Mescid-i Nebevî, sadece cemâatle namaz kılmak için kullanılmıyordu. Bunun
yanında Müslüman nüfusun dinî ihtiyaçları da burada karşılanıyordu. Ayrıca,
burada öğretim yapılıyor, elçi ve kabile temsilcileri de, ilerde görüleceği gibi
kabul ediliyordu.
Mescid-i Nebevînin yanına ayrıca kerpiçten, önce biri Hz. Sevde diğeri Hz.
Âişe’ye mahsus olmak üzere iki oda yapıldı. Odaların üzerleri hurma kütüğü ve
dalları ile örtüldü. Sonraları Resûl-i Ekrem başka zevceler alınca odalar
arttırıldı. Dördü kerpiçten olan odaların beşi ise taştandı. Hepsinin üzeri
hurma dallarıyla tavanlanmıştı.
Mescid-i Nebevî’ye bitişik odalar yapılınca Peygamber Efendimiz Ebû Eyyûb
el-Ensârî’nin evinden oraya taşındı.1
Hanînü’l-Ciz’ mûcizesi
Mescid-i Nebevî ilk yapıldığı sırada minbersizdi. Resûl-i Ekrem, hutbe irâd
buyurduklarında kuru bir hurma kütüğüne dayanırdı.
Uzun müddet böyle devam etti. Bilâhare, Ashabın isteği üzerine üç basamaklı bir
minber yapıldı. Artık Peygamber Efendimiz buraya çıkıp halka hitapta
bulunuyordu.
Resûl-i Ekrem, yapılan minbere çıkıp ilk hutbesini okuduklarında, hamile deve
ağlayışını andıran acı sesler ve ağlamalar duyuldu. Baktılar, ortalıkta ne
hamile deve ve ne de deve yavrusu vardı. Ağlayan o kuru direkti. Kütüğün deve
gibi ağlayışını Peygamber Efendimizle birlikte Ashab-ı Güzin de duyuyordu. Bir
türlü susmuyordu. Fahr-ı Âlem, minberden inip yanına geldi. Elini üstüne koyup
teselli edince sustu. Hatta hurma kütüğünün deve gibi sızlamasını işiten
Sahabîler de göz yaşlarını tutamamışlar, hüngür hüngür ağlamışlardı.
Evet, kuru direk Efendimizden uzak kaldı diye ses verip ağlıyordu. Üzerinde
yapılan “Zikrullah”dan ayrı kaldı diye hamile deve gibi enin ediyordu. Kuru
direği teselli edip susturan Resûl-i Ekrem Ashabına dönerek şöyle buyurdu:
“Eğer, ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resûlullahın ayrılığından
kıyâmete kadar ağlaması böyle devam edecekti.”1
Resûl-i Ekremin emriyle bu kütük, minberin altına kazılan bir çukura gömüldü.
Sonraları Hz. Osman devrinde Mescid yıktırılıp yeniden tamir edildiğinde Übeyy
bin Ka’b Hazretleri onu evine aldı ve çürüyünceye kadar sakladı.2
Kuru hurma kütüğünün, cemâatın gözleri önünde ağlayıp sızlaması Hz. Resûlullahın
parlak bir mucizesiydi. Evet, cin ve ins Peygamberler Peygamberini tanıdıkları
gibi, cansız kuru ağaçlar da onu tanıyor, vazifesini biliyor ve davasını
halleriyle tasdik ediyorlardı.
Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu mu’cizeyi talebelerine ders verirken, kendisini
tutamaz göz yaşları arasında şöyle derdi:
“Ağaç, Resûl-i Ekreme (a.s.m.) meyl ve iştiyak gösteriyor. Sizler o Resûle meyl
ve iştiyak göstermeye daha ziyade müstahaksınız.”3
Kuru, câmid ağaçlar Kâinatın Efendisine meyl ve muhabbet gösterirlerken, biz
şuurlu insanlar ona karşı lakayt davranırsak, acaba o kuru direklerden daha
aşağı bir dereceye düşmüş olmaz mıyız?
Ona iştiyak ve muhabbet ise ancak Sünnet-i Seniyyesine ittiba etmekle mümkündür.
Diğer bir rivâyete göre, kuru direk ağlayınca Resûl-i Ekrem Efendimiz elini
üstüne koydu ve “İstersen seni daha önce bulunduğun bahçeye göndereyim. Köklerin
tekrar bitsin, hilkatin tamamlansın, yaprak ve meyvelerin yenilenip tazelensin.
Ve eğer istersen, Evliyaullahın meyvenden yemesi için seni Cennete dikeyim?”
diye sordu.
Kuru ağaç, arzusunu şöyle dile getirdi:
“Beni Cennette dik ki, meyvelerimden Cenâb-ı Hakkın sevgili kulları yesin. Hem
orası bir mekândır ki, orada çürüme yoktur, bekâ bulayım.”
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem arzusunu yerine getirdiğini ifâde buyurdu ve sonra
da Ashabına dönerek şu dersi verdi:
“Ebedî âlemi, fani âleme tercih etti.”1
* * *
Ezan Okunmaya Başlanması
Hicretin 1. senesi: Milâdi 622.
Mekke’de iken Müslümanlar ibadetlerini gizlice yapıyor, namazlarını kimsenin
göremeyeceği yerlerde kılıyorlardı. Dolayısıyla orada namaza açıktan dâvet etmek
gibi bir mesele söz konusu olamazdı.
Ancak, Medine’de manzara tamamıyla değişmişti. Dinî serbestiyet vardı.
Müslümanlar rahatlıkla ibadetlerini ifâ ediyorlardı. Din ve vicdanları baskı
altında bulunmuyordu. Müşriklerin zulüm, eziyet ve hakaretleri de mevzu bahis
değildi.
Mescid-i Nebevî inşâ edilmişti. Fakat, Müslümanları namaz vakitlerinde bir araya
toplayacak bir davet şekli henüz tesbit edilmemişti. Müslümanlar gelip vaktin
girmesini bekliyor, vakit girince namazlarını edâ ediyorlardı.1
Resûl-i Ekrem bir gün Ashab-ı Kirâmı toplayarak kendileriyle nasıl bir dâvet
şekli tesbit etmeleri gerektiği hususunda istişâre etti. Sahabîlerin bazıları,
Hıristiyanlarda olduğu gibi çan çalınmasını, diğer bir kısmı Yahûdiler gibi boru
öttürülmesini, bir kısmı da Mecûsilerinki gibi namaz vakitlerinde ateş yakılıp,
yüksek bir yere götürülmesini teklif etti. Peygamber Efendimiz, bu tekliflerin
hiç birini beğenmedi.2
O sırada Hz. Ömer söz aldı:
“Yâ Resûlallah! Halkı namaza çağırmak için neden bir adam göndermiyorsunuz?”
diye sordu.
Resûl-i Ekrem o anda Hz. Ömer’in teklifini uygun gördü ve Hz. Bilâl’e, “Kalk yâ
Bîlâl, namaz için seslen” diye emretti.
Bunun üzerine Hz. Bilal bir müddet Medine sokaklarında, “Esselâ, Esselâ (Buyurun
namaza! Buyurun namaza!)” diye seslenerek Müslümanları namaza çağırmaya
başladı.1
Abdullah bin Zeyd’in rüyâsı
Aradan fazla bir zaman geçmeden Ashabdan Abdullah bin Zeyd bir rüyâ gördü.
Rüyâsında, bugünkü ezân şekli kendisine öğretildi.
Hazret-i Abdullah sabaha çıkar çıkmaz, sevinç içinde gelip rüyâsını Peygamber
Efendimize anlattı. Resûl-i Ekrem, “İnşaallah bu gerçek bir rüyâdır” buyurarak
dâvetin bu şeklini tasvip etti.2
Hz. Abdullah, Resûl-i Ekremin emriyle ezan şeklini Hz. Bilâl’e öğretti. Hz.
Bilâl, yüksek ve gür sadasıyla Medine ufuklarını ezan sesleriyle çınlatmaya
başladı:
“Allahü ekber, Allahü ekber!
“Allahü ekber, Allahü ekber!
“Eşhedü enlâilâhe illallah!
“Eşhedü en lâilâhe illallah!
“Eşhedü enne Muhammede’r-resûlullah!
“Eşhedü enne Muhammede’r-resûlullah!
“Hayye âle’s-salâh, Hayye âle’s-salâh!
“Hayye âle’l-felâh, Hayye âle’l-felâh!
“Allahü ekber, Allahü ekber!
“Lâilâhe illallah!”
Hz. Ömer de aynı rüyâyı görüyor
Medine ufuklarının bu sadâ ile çınladığını duyan Hz. Ömer, heyecan içinde
evinden çıkarak, Resûl-i Ekremin huzuruna vardı. Durumu öğrenince, “Yâ
Resûlallah! Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki, Abdullah’ın
gördüğünün aynısını ben de görmüştüm” dedi.
Biraz sonra birkaç kişi daha geldi, aynı rüyâyı gördüklerini söylediler.
Peygamberimiz birkaç kişinin aynı şeyi görmesinden dolayı Allah’a hamd etti.1
İslâmın ne derece fıtrî ve nezih bir din olduğunu bu dâvet şeklinin tesbitinden
de anlıyoruz. Ruhsuz, mânâsız, heyecansız ve tatsız çan çalmak, boru öttürmek
veya ateş yakmak nerede? Yeryüzünde “tevhid” ulvî hakikatını ilân eden, Resûl-i
Ekremin Peygamberliğini haykıran ve dolayısıyla îmân esaslarının tamamını halka
duyuran mânâ ve kudsiyet dolu “ezan” şekli nerede?
“Hukuk-u Şahsiyye (şahsi hukuk)” ve “hukuk-u umumiyye (umumî hukuk)” adıyla iki
nevi hukuk olduğu gibi, şer’î meseleler de iki kısımdır. Bir kısmı şahıslarla
ilgilidir, ferdîdir. Diğer kısmı umuma bakar, umûmîdir. Onlara “Şeâir-i
İslâmiyye” tâbir edilir.
Şeâir-i İslâmiyyenin en büyüklerinden biri de işte bu hicretin birinci senesinde
meşru kılınan ve “şehâdetleri dinin temeli” olan ezândır. Bediüzzaman Said Nursî
Hazretlerinin “Şeâir-i İslâmiyye” ile ilgili çok mühim izah ve değerlendirmeleri
vardır. Mektûbât isimli eserinin Yirmi Dokuzuncu Mektubunda şöyle açıklanır:
“Mesâil-i Şeriâttan bir kısmına ‘Taabbüdî’ denilir; aklın muhakemesine bağlı
değildir; emrolduğu için yapılır. İlleti emirdir.
“Bir kısmına ‘Mâkulü’l-Mânâ’ tâbir edilir. Yani; bir hikmet ve maslahat var ki,
o hükmün teşrîine müreccih olmuş; fakat sebep ve illet değil. Çünkü; hakiki
illet, emir ve nehy-i İlâhîdir.
“Şeâirin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyir edemez, taabbüdîlik
ciheti tereccüh ediyor, ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse, onu tağyir
edemez. Öyle de; ‘Şeâirin faidesi, yalnız mâlum mesâlihtir’ denilmez ve öyle
bilmek hatâdır. Belki, o maslahatlar ise, çok hikmetlerden bir fâidesi
olabilir.”
İslâmın mühim bir şeâiri olan ezânla ilgili olarak da şunlar söylenir:
“Meselâ biri dese: ‘Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır, şu halde
bir tüfek atmak kâfidir.’ Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı
ezâniyye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi, o maslahatı verse, acaba nev-i
beşer namına, yahut o şehir ahalisi nâmına, hilkât-ı kâinatın netice-i uzmâsı ve
nev-i beşerin netice-i hilkâtı olan ilân-ı tevhid ve Rububiyyet-i İlâhiyeye
karşı izhâr-ı ubudiyyete vasıta olan ezânın yerini nasıl tutacak?
“Elhâsıl: Cehennem lüzûmsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle ‘Yaşasın
Cehennem’ der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister.”1
* * *
Peygamberimizin, Ev Halkını Mekke'den Getirtmesi
Medine’ye hicret eden Peygamberimiz, hanımı Hz. Sevde, kızları Ümmü Gülsüm,
Fâtıma ve Zeynep ile nişanlısı Hz. Âişe’yi Mekke’de bırakmak zorunda kalmıştı.
Mescid-i Nebevî inşâ edilip bittiğinde Hâne-i Saâdet yapılınca, onları getirmek
üzere Zeyd bin Hârise ile Ebû Rafi’ Hazretlerini Mekke’ye gönderdi.
Bu iki Sahabî Mekke’ye giderek adı zikredilenleri alıp Medine’ye getirdiler.
Sadece, Hz. Zeyneb’i henüz Müslüman olmayan kocası müsâade etmediğinden
getiremediler. Fakat, bir müddet sonra o da Medine’ye hicret etmiştir. Kocası da
daha sonra Müslüman olmuştur.
Medine’ye gelenlerden Peygamberimizin ev halkı kendi odalarına, Hz. Âişe ise
babasının evine indi.1
Hz. Âişe’nin düğünü
Resûl-i Ekrem, Hz. Âişe ile Mekke’de nikâhlanmıştı. Fakat düğün tehir edilmişti.
Medine’ye gelinince hicretin birinci yılı Şevvâl ayında2 düğünleri yapıldı.3
Peygamber Efendimiz o sırada 55 yaşında idi.
Hz. Âişe’nin Resûl-i Ekrem yanında diğer hanımlarından farklı bir yeri vardı.
Amr bin Âs bir gün, “Yâ Resûlallah, halkın sana en sevgili olanı kimdir?” diye
sordu. Resûl-i Ekrem, “Âişe” diye cevap verdi. “Ya erkeklerden, yâ Resûlallah?”
diye sorusunu tekrarlayınca da Efendimiz, “Âişe’nin babası”1 buyurdular.
Hz. Âişe, ince bir kavrayış melekesine ve kuvvetli bir zekâya sahipti. Kısa
zamanda Hz. Resûlullahtan birçok hadis ezberledi, bir çok İslâmi hüküm öğrendi.
Bununla Ashâb-ı Güzîn arasında mümtaz bir mevkie yükseldi. Rivâyet ettiği hadis
sayısı 2210’dur. Bir çok Sahabî, Peygamberimizin çeşitli meseleler hakkındaki
tatbikatını ve İslâmı hükümleri ondan sorarak öğreniyorlardı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Dininizin yarısını bu humeyrâ kadından [Hz. Âişe]
öğreniniz” buyurmasıyla, Hz. Âişe’nin ilmî ehliyetini tebâruz ettirmiştir.
Ebû Musâ el-Eşârî’nin şu itirafı da aynı noktaya parmak basmaktadır:
“Biz Resûlullahın Ashâbı, bir hadis-i şerifi anlamakta güçlük çektiğimiz zaman
Âişe’den sorardık. Zirâ, hadis ilminin kendisinde mevcut olduğunu görürdük.”2
Hz. Âişe Vâlidemizin fıkıh ilmindeki derinliği İslâm hukukuna büyük faydalar
sağlamıştır. Kadınlarla ilgili birçok meselenin kaynağını o teşkil etmiştir.
Günümüz Müslüman kadınının hedefi, Hz. Âişe’ye her haliyle benzemeye çalışmak
olmalıdır.
* * *
Ashab-ı Suffa
Kıble, henüz Kâbe tarafına çevrilmeden önce idi. Mescid-i Nebevî’nin kuzey
duvarında, hurma dallarıyla bir gölgelik ve sundurma yapıldı. Buna Suffa
denilirdi. Burada kalan Müslümanlara da “Ashâb-ı Suffa” ismi verildi.
Mescid-i Şerifin Suffasında kalan bu Sahabîlerin, Medine’de, ne meskenleri, ne
de aşiret ve akrabaları, hiç bir şeyleri yoktu. Âileden uzak, dünya meşgale ve
gâilesinden âzâde ve tam mânâsı ile feragatkâr bir hayata sahib idiler. Kur’an
ilmi tahsil eder, Resûl-i Ekrem Efendimizin va’z ve derslerini dinleyerek
istifâde ederlerdi. Ekseriya, oruçlu bulunurlardı.
Vakitlerini Resûl-i Kibriyanın huzurunda geçiren bu mübârek zümre, Efendimizden
hep feyz alırdı. Resûl-i Ekremin medresesine Allah için nefsini vakfetmiş
fedakâr, ilim aşığı talebeler idiler. Peygamber Efendimiz tarafından tespit
edilen muâllimler, kendilerine Kur’an öğretirlerdi. Bunlardan yetişenler,
Müslüman olan kabilelere Kur’an öğretmek ve Sünnet-i Resûlullahı beyân etmek
için gönderilirlerdi. Bu cihetle de kendilerine “kurra” denilirdi. Suffa ise bu
itibarla “Dârü’l-Kurra” diye anılmıştır.
Sayıları 400-500 kadar olan mütevazi fakat feyizli bir hayata sahib bulunan bu
güzide Sahabîler, bir irfan ordusu idiler. Bütün mesâilerini Kur’an ve Sünnet-i
Resûlullahı öğrenmeye hasretmişken, gerektiğinde gâzâlara da katılırlardı.
İçlerinden evlenenler, Suffe’den ayrılırlardı. Fakat, yerlerine başkaları
alınırdı.
Bu güzîde Sahabîler ne ticâretle, ne bir sanatla meşgul olmazlardı. Mâişetleri
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ve Sahabîlerin zenginleri tarafından temin edilirdi.
Bu hususu, Suffa’nin baş talebelerinden biri olan Ebû Hüreyre Hazretleri
kendisinin çok hadis rivâyet etmesini garipseyenlere karşı verdiği cevapla pek
güzel ifâde etmiştir:
“Benim, fazla hadîs rivâyet edişim garipsenmesin! Çünkü; Muhacir kardeşlerimiz
çarşıdaki, pazardaki ticâretleriyle, Ensar kardeşlerimiz de tarlalardaki,
bahçelerdeki ziraatlarıyla meşgul bulundukları sırada Ebû Hûreyre, Peygamberin
(a.s.m.) mübârek nasihatlarını hıfzediyordu.”1
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ashab-ı Suffa’nın hem tâlim ve terbiyesi, hem de
mâişeti ile çok yakından ilgilenirdi. Onlarla daima oturur, sohbet eder,
alakadar olurdu. Zaman zaman da onlara, “Eğer, sizin için Allah katında, neyin
hazırlandığını bilseydiniz, yoksulluğunuzun ve ihtiyacınızın daha da
ziyâdeleşmesini isterdiniz”2 diyerek, bu meşguliyetlerinin son derece mühim ve
mübârek olduğunu ifâde buyururlardı.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, evvelâ bu mübârek cemaatın ihtiyacını gidermeye
çalışırdı. İcabında, Hâne-i Saâdetlerinin ihtiyaçlarıyla ikinci derecede meşgul
olurdu. Bir kere Hz. Fâtıma (r.a.), el değirmeni ile un öğütmekten yorulduğundan
şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde Efendimiz ciğerpâresini reddetmiş ve
şöyle buyurmuştu:
“Kızım! Sen ne söylüyorsun? Ben henüz Ehl-i Suffâ’nın mâişetini yoluna
koyamadım.”3
Bir gün, Ashab-ı Suffanın başlarına durmuş, hallerini tedkikten geçirmişti.
Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri görmüş, şöyle buyurarak
onların kalplerini hoş etmişti:
“Ey Ashab-ı Suffa! Size müjdeler olsun ki; her kim şu sizin bulunduğunuz hal ve
sıfatta ve bulunduğu durumdan razı olarak bana mülâki olursa, o benim
refiklerimdendir.”1
Resûl-i Kibriyâ Efendimize herhangi bir şey getirilince, “Sadaka mı, yoksa
hediye mi” diye sorardı.
Getirenler, “Sadakadır” cevabını verirlerse, onu el sürmeden Ashab-ı Suffaya
ulaştırırdı. “Hediyedir” cevabını verirlerse onu kabul eder ve Ashab-ı Suffaya
da ondan hisse ayırırdı. Çünkü; Kâinatın Efendisi, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)
sadaka kabul etmez, sadece hediye kabul ederdi. Bir gün adamın biri, tabakla
hurma getirmişti. Adama, “Sadaka mıdır? Hediye midir?” diye sordu. Adam,
“Sadakadır” cevabını verince, Peygamber Efendimiz onu doğruca Suffa Ehline
gönderdi. O sırada torunu Hz. Hasan, Peygamber Efendimizin önünde bulunuyordu.
Tabaktan bir hurma alıp ağzına götürünce, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz derhal
müdâhale etti ve onu ağzından çıkarttırdı. Sonra da, “Biz Muhammed ve ev halkı
[Ehl-i Beyti] sadaka yemeyiz, bize sadaka helâl değildir!” buyurdu.2
Şu âyetin Ashab-ı Suffa hakkında nâzil olduğu da rivâyet edilmiştir.3
“Sadakalar, kendilerini Allah yolunda hizmete adamış fakirler içindir ki, onlar
yeryüzünde dolaşıp hayatlarını kazanmaya fırsat bulamazlar. Onların hallerini
bilmeyen kimse, istemekten çekindikleri için, onları zengin sanır. Ey Habibim,
sen onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar insanlardan ısrarla birşey
istemezler. Ve siz her ne bağışta bulunursanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla
bilir.”4
Tam mânasıyla Allah yoluna kendilerini vakfetmiş bulunan bu güzide Sahabîler,
Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hiç bir nasihatını, hiç bir hitabesini
kaçırmazlardı. Dâima orada hazır bulunur, irad edilen hitabeleri ve öğütleri
hıfzedip diğer Sahabîlere de naklederlerdi. Bu bakımdan İslâmî hükümlerin
muhafaza ve naklinde Ehl-i Suffa’nın pek müstesna hizmet ve gayretleri vardır.
Kur’an nûrunun kısa zamanda âlemin her tarafına sürâtle yayılmasında bu ilim
heyetinin büyük payı vardır. Bu bakımdan İslâm tarihinde Ehl-i Suffâ müstesnâ
bir yer işgal eder.
Bir ilim müessesesi olan Suffanın, has bir talebesi Ebû Hüreyre kendileriyle
ilgili bir hâdiseyi şöyle anlatır:
“Açlıktan yüzü koyun yatıyordum. Bazen de karnıma taş bağlıyordum. Bir gün
halkın gelip geçtiği bir yol üzerinde oturdum. O sırada oradan Resûlullah
geçiyordu. Vaziyetimi anladı ve ‘Ey Ebû Hüreyre,’ diye seslendi.
“‘Buyur, yâ Resûlallah,’ dedim.
“‘Haydi gel,’ buyurdu.
“Beraber gittik. Eve girdi. Ben de girmek için izin istedim. Müsaade ettiler.
Ben de girdim. Bir kapta süt buldu. ‘Bu süt nereden geldi?’ diye sordu.
“‘Falâncalar hediye olarak getirdiler’ diye cevap verdiler.
“Sonra da, ‘Ey Ebû Hüreyre, Ehl-i Suffaya git, onları bana çağır!’ diye emretti.
“Ehl-i Suffa, İslâmın misafirleriydi. Ne âileleri, ne de mal mülkleri vardı.
Resûlullaha bir hediye geldiği zaman hem kendisine ayırır, hem de onlara
gönderirdi. Kendisine, ehline verilmesi için gönderilen sadakaların tamamını
onlara gönderir, katiyyen kendisine bir pay ayırmazdı.
“Resûlullahın Ehl-i Suffayı dâveti beni üzdü. Ben, bu kaptaki sütü tek başıma
içer de, bununla epeyce bir müddet idare ederim, diye umuyordum. Kendi kendime,
‘Ben elçiyim. Suffa ehli gelince onlara sütü ben taksim ederim’ dedim. Bu
durumda sütten bana hiçbir şey kalmayacağını biliyordum. Fakat, Allah Resûlunün
emrini yerine getirmekten başka çare de yoktu.
“Gidip, onları çağırdım. Geldiler. Müsâade isteyip oturdular.
“Peygamberimiz (a.s.m.), ‘Ebû Hüreyre, kabı al ve onlara süt ikrâm et’
buyurdular.
“Süt kabını alıp, dağıtmaya başladım. Herbiri kabı alıyor, doyuncaya kadar
içiyor, sonra arkadaşına veriyordu. Suffa ehlinin sonuncusu da içtikten sonra,
kabı Resûlullaha verdim. Aldı. İçinde sadece azıcık süt kalmıştı. Başını
kaldırarak bana bakıp gülümsedi ve ‘Ebû Hüreyre,’ dedi.
“‘Buyur, yâ Resûlallah,’ dedim.
“‘Süt içmeyen ikimiz kaldık,’ buyurdu.
“‘Evet, yâ Resûlallah’ dedim.
“‘Otur sen de iç’ buyurdular. Oturup içtim.
“‘Biraz daha iç’, dedi. İçtim. Yine içmem için ısrar etti. ‘Daha daha,’ diyordu.
Nihayet, ‘Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki, içecek yerim
kalmadı’ dedim.
“‘O halde bardağı bana ver’ buyurdu. Verdim. Allah’a hamd ve senâ etti. Sonra
Besmele çekerek geri kalanını da kendisi içti.”1
* * *
İlk İslâm Devleti
Peygamber Efendimiz, on üç senelik Mekke devrinde mesâisini tamamıyla îmân
esaslarını anlatmaya hasretmişti. Bu îmânî hizmet sayesinde bir çok kimse
İslâmın saâdetli sinesine koşmuştu. İmanlı insanların sayısı çoğalmış ve
Müslümanlar gözle görülür bir kuvvet haline gelmişlerdi. Ancak buna rağmen bu
devrede İslâm düşmanlarına karşı her türlü maddî mukabele yasaktı. Müslümanların
tek silahı vardı, o da sabırdı.
Fakat, Hicret ile yeni bir muhite gelinmişti. Şartlar tamamıyla değişmişti.
Müslümanlar îmânlarının gereği olan herşeyi serbestçe yapabiliyorlardı.
Hz. Resûlullahın Medine’ye gelir gelmez gerçekleştirdiği en mühim iş, daha önce
bahsedildiği gibi, Muhacirlerle Ensarı kardeş yapmış olmasıydı. Efendimiz
bununla Müslümanlar arasında kuvvetli bir ittifak kurmuş oluyordu. İslâmın ırk,
dil, sınıf ve coğrafî ayrılıkları tanımayan kardeşlik müessesesi böylece tarihte
ilk defa gerçekleşiyordu.
Ancak bununla herşeyin bitmediği muhakkaktı. Medine’de yalnız Müslümanlar
yaşamıyorlardı. Bu yeni muhitte Musevîler, müşrik Araplar ve bazı Hıristiyanlar
da vardı ve haliyle mütecânis olmayan bir manzara arzediyorlardı. Buna bir de
Arap kabileleri arasındaki tükenmek bilmeyen rekabet ve çatışmalar ile
Yahudîlerle Araplar arasındaki anlaşmazlıkları katarsak, bu yeni muhitin ne
büyük bir karışıklık içinde olduğunu kolayca anlayabiliriz.
Meselenin asla küçümsenmeyecek bir başka tarafı daha vardı: Mekkeli müşriklerin
her an Medine üzerine yürüyebilecekleri hususu. Aralarında devam eden soğuk harb
her an sıcak harbe dönüşebilirdi.
İşte Peygamber Efendimizin önünde böylesine mühim meseleler duruyor ve bunlar
hal çaresi bekliyordu.
Bu yeni muhitte, Müslüman olmayan unsurlarla anlaşmak, cemiyete bir
teşkilatlanma ruhu ve havası getirmek icab ediyordu. Adlî, askerî, siyasî bir
takım esasların tesbiti lüzumu vardı.
Henüz hicretin 1. yılı bitmiş değildi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün Medine
ahalisinin temsilcilerini Enes bin Mâlik Hazretlerinin evinde bir araya topladı.
Maksat, bazı içtimâi prensiplerin düzenlenmesi idi. Yapılan konuşmalar
neticesinde bu prensipler düzenlendi ve derhal yürürlüğe kondu. Mühim maddeler
yazıldı ve taraflarca imzalandı.
Bu maddeler Hz. Resûlullahın başkanlığında teşekkül eden İlk İslâm Devletinin
anayasasıydı. Hatta bu vesika, sadece ilk İslâm devletinin anayasası olmakla da
kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk anayasalardan birini teşkil
etmekteydi.
Bu anayasa ile Medine halkı artık diğer insanlardan ayrı bir millet teşkil etmiş
oluyorlardı.
Şehir devletinin anayasası
52 maddeden ibâret olan İslâm şehir devletinin ilk yazılı anayasasının 1. ve 2.
maddelerinde şöyle deniliyordu:
“1. Bu yazı, Resûlullah Muhammed (a.s.m.) tarafından Kureyşli ve Yesribli
mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla yine onlara sonradan katılmış
olanlar ve onlarla birlikte cihad edenler için tanzim edilmiştir.
2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir topluluk teşkil ederler.”1
Bu anayasaya göre Medine halkı, inanç farkı gözetmeksizin diğer milletlerden
ayrı bir “millet” teşkil etmekte ve ayrı bir topluluk hüviyetini taşımaktaydı.
Hz. Resûlullah, ayrıca Medine etrafında bulunan kabilelerle, özellikle
Mekkelilerin Şam ticâret yolu üzerinde ikamet etmekte olan kabilelerle derhal
dostluk tesis etme yoluna gitti ve onlarla anlaşmalar imzaladı.
Yine Müslümanlar, şehrin yerli halkı Yahudiler ve diğerleri ile münasebet
halinde bulunmak mecburiyetinde idiler. Bu sebeple, kurulan devletin
anayasasında onlara da haklar tanındı. Buna göre, onlar da Müslümanlar gibi yeni
devletin vatandaşları sayılıyorlardı:
“Muhammed’in (a.s.m.) büyük basiret ve siyasî inceliği Yahudilere bahşettiği
fermanda görülür. Bu fermanda diğer hususlar arasında onların da bizzat
Müslümanlar gibi yeni devletin vatandaşları olduğu, Yesrib’teki iki kabilenin
bir tek millet teşkil ettiği, suçların dinlerin ahkâmına göre cezalandırılacağı,
ihtiyaç hasıl olduğu zaman her iki tarafın (Müslüman ve Yahudîlerin) yeni
devleti müdafaâya çağırılacağı, gelecekte zuhûr edecek anlaşmazlıklar hakkında
Resûlullah tarafından karar verileceği yazılıydı.”1
Ayrıca bu anayasa metninde harple ilgili madde de ilgi çekicidir. Vuku bulacak
herhangi bir harpte, harp masraflarını kendileri karşılamak şartıyla Yahudiler,
Medine şehir devletinin müdafaâsına katılacaklardı.
Anayasanın 16. maddesine göre “tabi olmaları” şartı ile Müslümanların yardım ve
müzaheretlerine hak kazanacakları tesbit ediliyordu. Aynı zamanda dışarıdan
gelecek herhangi bir hücum karşısında da beraberce şehri müdafaâ edecekler, bu
hususta birbirinin yardımına koşacaklardır. Bu hücum ister Müslümanlara, ister
Yahudilere olmuş olsun, fark etmeyecektir.
Bu maddeler ışığında, Müslümanların ehl-i kitaptan olan Yahudilerle ittifakını
görmekteyiz. Burada ehl-i kitab olan Yahudî ve Hıristiyanlara tamamen bir din ve
inanç hürriyeti tanınmıştır. Böylelikle ehl-i kitab arasında kitapsız olan
müşriklere karşı hiç olmazsa asgarî müşterekte birleşme esası getirilmiştir ve
bunun için de Müslümanlarla birlikte Yahudiler ilk anayasada zikredilerek
bunların birlikte “tek camiâ” teşkil ettiklerinden söz edilmiştir.
Peygamber Efendimiz, Medine’de te’sis ettiği devleti düşmanlardan korumak için
buranın yerlileri olan gayr-ı müslim ehl-i kitapla siyasî ittifak ve andlaşmalar
yaptığı gibi, inanç yönünden de bir ittifakın sağlanmasını temine çalışmıştır.
Onları aralarında ortak bir kelime olan “tevhid” inancı üzere birleştirmek ve
şirk ehline karşı inananlar paktını kurmak istemiştir. Nitekim bu gayeyi Medine
içindeki ehl-i kitab için güttüğü gibi, ehl-i kitab olan dış devletler için de
takib etmeye çalışmıştır. Bizans İmparatoru Heraklius’a ve diğer Hıristiyan
prenslerine gönderdikleri davet mektubunda şu âyet-i kerime ile onlara hitab
etmiştir:
“De ki: ‘Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda
müşterek olan bir söze gelin! Allah’tan başkasına ibâdet etmeyelim, Ona hiçbir
şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim!’ Eğer
onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki: ‘Şâhid olun, biz Müslümanlarız.”1
Bizzat Resûl-i Ekrem tarafından yazılı anayasa ile himâye ve yardıma mazhar olan
kitap ehli ne yazık ki, andlaşmanın şartlarını bizzat kendileri bozmuş ve
lehlerindeki şartların ortadan kalkmasına böylece yol açmışlardır. Anlaşmada
şehir devleti içinde bulunanların birbirlerinin aleyhinde bulunmayacakları
şartı, birbirlerinin düşmanlarıyla anlaşmaya varmayacakları maddesi yazılı iken,
onlar (Yahudiler) Medine’nin müşriklerin taarruzlarına hedef olduğu çok nazik
bir sırada baş kaldırdılar, daha yeni yeni teşekkül eden ve yeni yeni yerine
oturan bir devletin aleyhinde tertipler düzenlemeye başladılar. Tabii ki, bu
doğrudan doğruya onları Müslümanların himâyesinden mahrum bırakıyordu.
Görüldüğü gibi bu anayasa, kurulan yeni bir devletin bir çok müessesesi
hususunda hükümler taşımakta, her meselede istikametli çizgiler çizmekteydi:
“Bu anayasa ile İslâm, hayatının yeni bir safhasına başladı. Madde ve cismaniyat
ile mâneviyatın karışması, ona kendine has bir çizgi getirdi. Mâneviyatı, hatta
ahlâkı tanımayan bir siyaset bizi maddeciliğe ve vahşi hayvanların hayatlarından
daha aşağı bir hayata götürür. Yaşadığımız dünyanın hâdiselerinden ayrı bir
maneviyat ise bizi melek mertebesinin üzerine çıkarabilir. Fakat, bu ancak son
derece mahdud bir zümre için mümkündür. İnsanların büyük ekseriyeti, böyle bir
ideolojiyi tatbik edenlerin çemberinin dışında kalır. Hz. Muhammed (a.s.m.)
bilhassa vasat adamı düşündü ve ona insan hayatının iki tarafını nasıl dengeye
getireceğini, madde ve mânâyı aynı zamanda içine alan bir terkip yapmayı
öğretti. Bu dinî doktrin herkese en az derecede lâzım olan bazı esas noktaları
seçer, fakat kendilerini mânevî hayata daha fazla verebilme tercihini fertlere
bırakır.
“Bu durumda Hz. Peygamberin Sahabeleri müstakil bir devletin idare edici
cemaâtı; Hz. Peygamber ise her sahada onun reisi oldu.”1
* * *
Müşriklere Mukabeleye İzin Verilmesi
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’de harb ve cihâda izinli değildi. Allah’tan
aldığı emirler gereği bütün mesâisini îmân esaslarını kalb, ruh ve akıllarda
tesbite hasretmişti. Va’z ve nasihatla, ikaz ve irşadla burada hizmetine devam
ediyordu. Bu devrede her türlü mezâlime karşı sabır ve sükûnetle harekete me’mur
bulunuyorlardı. Mekke’de, ilk zamanlarda nazil olan âyetlerde bu husus açıkça
görülür.
Zaten, İslâm hukukuna göre, insanlar arasında asıl olan sulh ve barış dairesinde
münasebettir. Harp ve cihada ancak zaruret hasıl olduğu zamanlarda müracaât
olunur.1 Cenâb-ı Hakkın, bir ana ve babadan yarattığı insanlar arasında bundan
başka da bir hak olamaz. İnsanların şubelere, kabilelere ayrılması ise neslin
tanınması ve temiz kalması gibi kendilerine mahsus ortak menfaâtlere binâendir.2
Peygamberimiz ve Müslümanlara, onca mezalim ve işkencelere rağmen Mekke’de harp
ve cihada izin verilmediği ve sabır ve teenni tavsiye edildiği gibi, Medine’ye
hicret vuku bulduktan sonra da hemen müsaade olunmadı.
Gerçi, İslâm Medine’de günden güne kuvvet kazanıyor ve sür’atle inkişaf
kaydediyor, Kur’an güneşi bütün haşmetiyle ruhları sarmaya başlıyordu. Ama yine
de Resûl-i Ekrem Efendimizin ve Müslümanların vaziyeti tam bir emniyet içinde
değildi. Medineli Müslümanlar, Efendimizi coşkun bir bayram havası içinde
karşılamışlardı, ama münafıklarla Yahudiler gönüllerinde müthiş bir kin ve
düşmanlık besliyorlardı. Her ne kadar Yahudîler Peygamber Efendimizle bir
anlaşma imzalamışlarsa da, bütün hal ve hareketleri bu anlaşmayı tekzib
ediyordu.
Münafıklar daha da tehlikeli bir durum arzediyorlardı. Peygamber Efendimizin
hicretinden önceye rastlayan günlerde, Hazreç Kabilesinin reisi bulunan Abdullah
bin Übeyy bin Selûl için süslü bir taç hazırlanmıştı. Bir devlet reisi
ihtişamıyla onu giymek üzere iken Hicret vuku bulmuştu. Bunun neticesinde kavmi
olan Hazreçliler tamamen Müslüman olmuşlardı. Haliyle bu gibi şeyler
unutulmuştu.
Abdullah bin Übeyy kavmine uyarak zahiren Müslüman olmuştu. Ama reislikten
mahrum kalmak acısı ile yan çizmiş ve bir münafıklar hizbi kurmuştu. Gizli gizli
nifak ve fesada başlamıştı. Hatta Peygamberimizin tebliğâtına, va’z ve
nasihatlarına müdahele etme cür’etini gösterecek kadar zaman zaman ileri
gidiyordu. Bu münafıklar zümresinin Müslümanlar arasına fitne ve fesad sokmak
için meydana getirdikleri hâdiselerden yeri geldikçe bahsedilecektir.
Ayrıca Mekke müşrikleri, Medine münafıkları ve Yahudilerini, hatta Medine
etrafındaki kabileleri devamlı surette tahrike çalışıyorlardı ve Mekke’de
söndüremedikleri nuru, akıllarınca Medine’de söndürmek için harekete
hazırlanıyorlardı.
Haricî ve dahilî bu kadar düşmana karşı sabır ve tahammül ile sulh dairesinde
davranmanın imkânı kalmamıştı. Müslümanlardan çoğu Kureyşlilere karşı çıkmak,
onlarla hesaplaşmak istiyorlardı. Ensarın ileri gelenlerinden biri olan Sa’d bin
Muâz Hazretleri bu arzusunu şöyle izhar ediyordu:
“Allah’ım! Bilirsin ki, senin uğrunda şu Kureyş kavmiyle mücâhede etmekten daha
sevimli bir şey yoktur. O Kureyş ki, Resûlünün peygamberliğini yalanladılar.
Sonunda da memleketinden çıkmaya mecbur bıraktılar. Allah’ım! Öyle tahmin
ediyorum ki, bizimle onlar arasındaki harbe müsaade edeceksin!”1
Görüldüğü gibi Medine’de Müslümanlar tam bir emniyet içinde değillerdi.
İşte bu sırada Peygamber Efendimize mukabele ve müdafaâ suretiyle savaşa izin
verildi. Konu ile ilgili nazil olan âyette şöyle buyuruldu:
“Kendilerine savaş açılan mü’minlere, zulme uğramaları sebebiyle cihad izni
verildi. Şüphesiz ki, Allah onlara yardım etmeye hakkıyla kàdirdir.
“Onlar, ‘Rabbimiz Allah’tır’ demiş olmalarından başka hiçbir sebep olmaksızın,
haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır...”1
Âyet-i Kerimenin ifadesinden anlaşıldığı gibi burada cihad izni kayıtlıdır ve
sadece “tecavüze maruz kaldıklarından ve zulme uğradıklarından” dolayı
verilmiştir. Yani, Müslümanlar herhangi bir tecavüzde bulunmayacaklar; şayet
zulme ma’ruz kalırlar veya üzerlerine yürüyen olursa, kendilerini müdafaa için
savaşacaklardır. Bu âyet ile, aynı zamanda İslâm muharebelerinin tecavüz değil,
müdafaa esasına dayandığı da ortaya çıkmaktadır.
Bu âyetler, Müslümanlara, saldıran düşmana karşı kendilerini koruma ve müdafaâ
etme meşru hakkını tanıyordu. Müslümanların siyasî durumu ve maddi gücü
düzeldiği ve ilk şartların kaybolduğu nisbette, nazil olacak âyetlerle bilâhere
cihad Müslümanlar üzerine farz kılınacaktır.2
* * *
Her Tarafa Seriyyeler Gönderilmesi
Mekkeli müşrikler herşeye rağmen, Peygamberimiz ve Müslümanların peşini bırakmış
değillerdi. Medine’deki Yahudî ve münafıklarla el altından gizli gizli
işbirliklerini sürdürerek İslâm nûrunu söndürmeye, Resûl-i Kibriyanın vücudunu
ortadan kaldırmaya matuf faaliyetlerine aralıksız devam ediyorlardı.
Medine’yi teşkilatlandıran Resûl-i Ekrem Efendimiz bunlara karşı tedbirler
almaya başladı. Düşman her türlü hile ve desiseye başvururken elbette tedbirsiz
kalınamazdı.
Peygamber Efendimiz, herşeyden önce iktisadî harp usûlünü tatbik etmek
istiyordu. Bu maksadla da Kureyşin Suriye’ye giden ticâret yolunu kontrol
altında tutmayı uygun buldu.
Düşündükleri bir diğer tedbir de, civarda yaşayan kabilelerle sulh anlaşmaları
yapmaktı. Böylece onları Mekkeli müşriklerin sinsî emellerine âlet olmaktan
kurtarmış ve Kureyşi tek başına bırakmış olurdu.
Bu maksat ve gayelerle henüz Hicretin ilk yılında etrafa seriyyeler1 göndermeye
başladı. Bu seriyyeler herhangi bir yere hücum etmek ve kan akıtmak maksadıyla
yola çıkarılmıyordu. Nitekim görüleceği gibi ilk seriyyeler, biri istisna
edilirse bir damla kan dökmemişler ve hiç bir kabileyi yağmalamamışlardır.
Yola çıkarılan bu seriyyelerin belli başlı vasfı Kureyşli müşrikleri iktisadî
baskı altında tutmak, onlara bu yolda bir nevi ihtarda bulunmaktı. “Eğer siz
şiddet siyasetinize devam ederseniz, biz de yapacağımızı biliriz. Can damarınız
demek olan ticaret yolunuz elimizdedir, aklınızı başınıza alın!” demekti.
Bu seriyyelerin gördüğü bir başka mühim vazife de, Medine’nin etrafını kontrol
etmekti. Herhangi bir tehlikenin söz konusu olup olmadığını, düşmanın ne gibi
hazırlıklar içinde bulunduğunu araştırıp haber almaktı.
İlk seriyye
Medine’ye hicretlerinden 7 ay sonra Ramazan ayında Resûl-i Ekrem Efendimiz,
amcası Hz. Hamza’yı Mekkeli muhacirlerden 30 kişilik bir süvarî grubunun
başında, Kureyş müşriklerinden üç yüz kişilik bir birliğin muhafazasında Şam’dan
Mekke’ye gitmekte olan ticaret kervanını gözetlemek için gönderdi.1
Süvari birliğinin içinde Ensardan bir tek Müslüman yoktu. Çünkü onlar, sadece
Medine içinde korumak üzere Peygamber Efendimize söz vermişlerdi. Bu sebepledir
ki, Resûl-i Ekrem, Bedir Muharebesine kadar Ensardan hiç kimseyi askerî
seferlere göndermemiştir.2
Medine’den yola çıkan Hz. Hamza, İys nahiyelerinden biri olan Seyfü’l-Bahre’de
içinde Ebû Cehil’in de bulunduğu Kureyş kervanı ile karşılaştı. Taraflar
çarpışmaya hazırlanırken, iki tarafın da dostu ve müttefiki bulunan Cühenîlerin
reisi Mecdiy bin Amr aralarına girip çarpışmalarına mani oldu.
Kureyş, kervanı ile Mekke’ye doğru yol alırken, Hz. Hamza da beraberindeki
Müslümanlarla Medine’ye geri döndü.3
Peygamber Efendimiz çarpışma çıkmamış olmasından memnunluk duydu.
Ubeyde bin Haris Seriyyesi
Hz. Hamza’nın Medine’ye dönüşünden sonra, Peygamber Efendimiz Şevval ayında
Ubeyde bin Hâris’i Nabiğ Vadisine gönderdi. Mâiyetinde, muhacirlerden altmış
süvari vardı.1
Nabiğ Vadisine giden Hz. Ubeyde, orada Kureyş müşriklerinden 200 kişi ile
karşılaştı. Birbirlerine hafif ok atışlarında bulundular. Müslümanların safında
ilk ok, Sa’d bin Ebî Vakkas Hazretleri tarafından atıldı. Allah yolunda atılan
ilk ok bu oldu.2 Bunun dışında herhangi bir çatışma olmadan iki taraf
birbirlerinden uzaklaştı.3
Bu arada Müslüman olan, fakat bir türlü fırsatını bulup Müslümanlar arasına
katılamayan Mikdad bin Amr ile Utbe bin Gazvan da bu durumu fırsat bilerek
müşrikler arasından ayrılarak mücahidlere katıldılar.4
* * *
Hicretin Birinci Senesinin Mühim Bazı Hâdiseleri
Ashabdan Es’ad bin Zürâre ile Gülsüm bin Hidm’in vefâtı
Gülsüm bin Hidm, Ensârın ileri gelenlerindendi. Oldukça yaşlanmıştı. Mescid-i
Nebevî yapıldığı sırada Kuba’da vefât etti.1
Hz. Gülsüm bin Hidm, Hicretten önce Müslüman olmuştu. Resûl-i Kibriyâ Efendimizi
Hicret esnâsında Kubâ’da evinde misafir etme şerefine ermişti. Peygamberimiz on
dört gün kadar evinde kalmıştı.
Es’ad bin Zürâre Hazretleri Akabe Bîatında Resûl-i Ekrem Efendimizle görüşen
altı zattan biri idi. Son Akabe Bîatında Ensarı temsilen seçilen 9 temsilcinin
arasında o da yer alıyordu.
Es’ad Hazretleri de, Gülsüm bin Hidm’in vefâtından kısa zaman sonra vefât etti.
Resûl-i Ekrem Efendimiz vefâtı esnasında yanında bulunuyordu. Onu yıkadı.
Kefenledi ve cenaze namazını kıldı. Sonra da onu Medine kabristânı olan Bakî’e
defnetti. Bakî Kabristanına Ensardan ilk defnedilen zat, Es’ad bin Zürâre
Hazretleridir.2
Abdullah bin Zübeyr’in dünyaya gelişi
Hicretin birinci yılının muhacir Müslümanları sevindiren bir başka hâdisesi Hz.
Zübeyr bin Avvam’ın Abdullah adında bir çocuğunun dünyaya gelişidir. Hz.
Abdullah, Medine’de Muhacir Müslüman âileleri içinde doğan ilk çocuktur. Annesi
Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Esmâ, Kubâ köyünde onu dünyaya getirmiştir.
Abdullah’ın doğumu muhacir Müslümanları son derece sevindirdi. Zira Yadudîler
onlara, “Biz, sizi sihirledik. Bundan böyle sizden erkek çocuk dünyaya
gelmeyecektir” diyorlardı. Muhacirler de bundan fazlasıyla üzüntü duyuyorlardı.
Abdullah’ın dünyaya geldiğini duyar duymaz, Yahudilerin bu sözlerini
yalanladığından dolayı, tekbirler getirerek sevinçlerini izhar ettiler.
Ona Abdullah ismini bizzat Peygamber Efendimiz verdi.
* * *
Ebvâ Gazâsı
Hicretin birinci senesinin son ayı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, ilk defa
muhacirlerden 60 kişilik bir kuvvetle yerine Sa’d bin Übâde’yi vekil bırakarak
Medine’den yola çıktı.1
Efendimizin bu gazâya2 çıkış maksadı, etrafa saldırıp halkı rahatsız eden Kureyş
müşrikleriyle karşılaşıp onlara göz dağı vermek, aynı zamanda Demre bin
Bekiroğullarıyla anlaşma yapmak isteği idi.3
Resûl-i Ekremin beyaz sancağını Hz. Hamza taşıyordu.
Peygamber Efendimiz bu gazâda müşriklerle karşılaşmadı. Ancak, yola çıkışının
ikinci maksadı olan Demre bin Bekiroğullarıyla anlaşmayı gerçekleştirdi.
Benî Demre reisi ile yapılan yazılı anlaşmaya göre:
1. Ne Peygamberimiz onlarla, ne de onlar Peygamberimizle herhangi bir çarpışmaya
girmeyeceklerdi.
2. Birisi diğerinin düşmanına gizlice de olsa yardım etmeyecekti.
3. İslâma karşı çıkmadıkları müddetçe Resûlullahtan yardım görecekler,
Peygamberimiz de onları düşmanına karşı yardıma dâvet ettiğinde icabet
edeceklerdi.4
Peygamber Efendimiz 15 gece sonra Medine’ye döndü.5
Civar kabilelerle yapılan bu dostluk anlaşmalarının büyük faydaları olmuştur.
Bilhassa, Mekkelilerin Şâm ticâret yolu üzerindeki kabilelerle yapılmış olması,
Kureyş’i iktisaden çökertme plânının bir tatbikatı idi.
Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz, Müslümanlara muâraza vaziyeti almamış, başka
kabilelerle düşmana karşı muvakkaten de olsa bazı anlaşmalara girmiştir.

Kaynak: Salih Suruç'un "Peygamberimizin Hayatı" isimli kitaptan alınmıştır.
|